Sabah sekize beş kala en üst kattaydım. Melis Hanım beni görünce başıyla kapıyı işaret etti, "Sizi bekliyor," dedi. Kapıyı çaldım, içeriden gelen tok "girin" sesiyle içeri adım attım.
Sarp Soykan kahvaltısını yapıyordu. Masasının üzerinde gümüş bir tepsi, tepsiden yayılan sıcak ekmek ve taze demlenmiş çay kokusu. Beyaz peynir, siyah zeytin, kaymak, bal, tereyağı, domates, salatalık. Her şey özenle dizilmiş, her şey yerli yerindeydi. Ama benim için ayrı bir tabak yoktu. Sadece bir fincan kahve. Sade. Masanın benim tarafımda, sanki saatlerdir beni bekliyormuş gibi duran buharı tüten bir fincan.
"Oturun."
Sesinde her zamanki o soğuk nezaket. Oturdum. Kahvemi elime aldım, ilk yudumu içtim. Tam kıvamında. Ne çok sıcak ne ılık. İçim ısındı, dışım hâlâ tetikteydi.
"Dün gece daireyi beğendiniz mi?"
"Sorunuzun cevabını bildiğinizi düşünüyorum."
Kaşları hafifçe kalktı. Ekmeğini bıçakla keserken durdu, başını kaldırdı. Beklemediği bir cevaptı. Çelik mavisi gözlerinde bir ışık parladı; rahatsızlık değil, merak. Belki de biraz hayranlık.
"Evet," dedi ağır ağır. "Biliyorum. Ama söylemenizi duymak istiyorum."
"Beğendim. Her şey tam istediğim gibiydi. Kitaplarım, kahvem, şampuanım." Duraksadım. "Babamın fotoğrafı."
"Güzel."
"Fazla güzel. Bazı şeyleri fazla beğendim."
"Ne gibi?"
"Fotoğrafımı. Eski evimden ben getirmedim. Kim getirdi?"
Sarp peçeteyle ağzını sildi. Yavaş hareket ediyordu. Tıpkı restorandaki gibi. Cevap vermeden önce karşısındakinin sabrını ölçüyordu. Sonra arkasına yaslandı, bir eliyle çatalını masaya bıraktı, diğer eliyle satranç tahtasının yanında duran kristal bardağa uzandı. Su içti. Bardağı masaya koyarken çıkan ince tınlama odada yankılandı.
"Asena Hanım, ben işe aldığım insanları araştırırım. Bu bir kurumsal politikadır. Neyi seversiniz, neyi sevmezsiniz, kahvenizi nasıl içersiniz... Bunlar detay." Gözlerini bana dikti. "Ve ben detayları severim. Detaylar kazandırır."
"Araştırmak başka, evime girmek başka."
Sustu. Ama gözleri susmadı. İçlerinde bir şey parladı; ne kızgınlık ne savunma. Kabul. Sessiz bir kabul.
"Beşiktaş'taki evinize giren bendim," dedi sonunda. Sesi alçalmıştı. "Fotoğrafı ben aldım. Eski evinizde kalsın istemedim. Kitap okumayı sevdiğinizi biliyordum, kitaplığı ona göre doldurdum."
"Neden? Neden bu kadar zahmet?"
Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Sırtı dönükken konuştuğunda sesi daha farklı çıkıyordu; odanın akustiğini kullanıyor muydu, yoksa yüzünü saklamak mı istiyordu, bilmiyordum.
"Çünkü siz artık benim çalışanımsınız. Ve ben çalışanlarıma bakarım."
"Bu bakmak değil."
Döndü. Yüzünde o gülümseme. Ama bu kez daha net, daha açık.
"Doğru," dedi. Başını hafifçe yana eğdi. "Bu sahip çıkmak."
Odanın içindeki sessizlik bir anda yoğunlaştı. Klimanın uğultusu, aşağıdan gelen trafik sesi, hepsi kayboldu sanki. Sadece o cümle kaldı. Sahip çıkmak. İnsan bir eşyaya sahip çıkar, bir şirkete sahip çıkar. Bir kadına sahip çıkmak ne demekti? Onun dünyasında bu ne anlama geliyordu?
"Ben sahip çıkılacak bir eşya değilim," dedim.
"Biliyorum. O yüzden hâlâ buradasınız. Eşyalar satın alınır. İnsanlar kazanılır." Tekrar masasına döndü, sandalyesine oturdu. "Şimdi, asıl konuya gelelim. Koral Tekstil dosyasını size vereceğim. Zor bir dava. Başarırsanız departmanda kalıcı olursunuz. Başaramazsanız..."
"Başarırım," dedim. Sözünü kestim.
Gülümsedi. Bu kez gülümsemesi biraz daha yukarı çıktı. Gerçek bir gülümseme değildi belki ama sahiden eğleniyor gibiydi.
"Başarırsanız," diye tekrarladı, "o zaman sizinle gerçekten satranç oynayabiliriz. Şimdilik izin verin de taşları ben dizeyim."