Koral Tekstil dosyası masamdaydı.
Kalın bir klasör, içinde yüzlerce sayfa. Finansal raporlar, ortaklık yapısı, borç dökümleri, banka yazışmaları. Hepsini tek tek inceledim. İki gün boyunca odamdan çıkmadım. Melis Hanım bir ara kapıyı çaldı, elinde bir fincan kahveyle girdi. Sade. "Bay Soykan, dosyayı incelediğinizi biliyor," dedi, gülümsedi. Her şeyi bilen o sakin gülümseme. Teşekkür ettim, çıktı.
Üçüncü günün sonunda bir şey buldum. Satın alınacak firmanın borç yapısı tanıdıktı. Faiz oranları, banka adı, haciz süreci, borçların vade yapısı... Aynı babamın şirketinde olduğu gibi. Aynı banka. Aynı dönem. Aynı faiz. Aynı son.
Soluklandım. Ellerim titriyordu. Pencereye yürüdüm, alnımı soğuk cama dayadım. Dışarıda İstanbul akşam oluyordu, Boğaz kırmızıya çalıyordu, minarelerin silüetleri turuncu gökyüzüne karşı kararıyordu. Ama ben başka bir manzara görüyordum. Babamın atölyesinin önü, haciz memurları, ağlayan işçiler, babamın çaresiz bakışı.
Dosyayı kapattım, açtım, yeniden kapattım. Bilgisayarın başına oturdum, şirketin kurumsal arşivine girdim. Erişim yetkim sınırlıydı ama hukuk departmanındaki herkesin görebildiği dosyalara bakabiliyordum. Son üç yıl içinde Soykan Holding'in satın aldığı ya da bünyesine kattığı firmaların listesini çıkardım. On beş firma. Hepsi son üç yılda borç batağına sürüklenmiş, hepsini Soykan Holding "kurtarmış." Hepsinin başında babam gibi gururlu, çaresiz patronlar vardı. Ve hepsinin dosyasında aynı banka, aynı faiz oranı, aynı haciz takvimi.
Tesadüf olamayacak kadar benzer.
On beş firma, on beş batış, on beş kurtarma. Bir satranç tahtasında on beş taş. Ve hepsini oynatan aynı el.
Telefonum titredi. Ekranda beliren isim midemi bulandırdı: Sarp Soykan.
"Dosyayı incelediniz mi?"
Sesi sakindi, her zamanki gibi. Ama bu sefer altında bir gerginlik mi vardı, yoksa ben mi öyle duymak istiyordum, emin değildim.
"İnceliyorum," dedim. "Koral ailesinin borç yapısı ilginç."
"Nasıl ilginç?"
"Sizin daha önce satın aldığınız firmaların borç yapısına benziyor. Aynı banka, aynı faiz oranı. Neredeyse aynı trajedi."
Kısa bir sessizlik.
"Devam edin," dedi.
Ama sesi değişmişti. Biraz daha soğuk, biraz daha dikkatli. Sanki bir satranç oyununda beklenmedik bir hamleyle karşılaşmış gibi. Ve o an anladım: bu dosyada benim bulmamı istemediği bir şey vardı.
"Devam edeceğim," dedim. "İyi akşamlar."
Telefonu kapattım. Ekran karardı. Kendi yansımamı gördüm; yüzümde daha önce tanımadığım bir ifade. Korkuyla karışık bir kararlılık. Kalbim hızlı atıyordu ama bu sefer korkudan değil, yaklaşan bir fırtınanın haberini almış bir kaptan gibi.
O gece uyuyamadım. Evin içinde dolaştım, kitaplıktan Kırmızı Pazartesi'yi çektim, sayfaları karıştırdım. Altını çizdiğim cümleler, gençlik heyecanıyla yazdığım notlar. Kitabı yerine koyarken, sayfaların arasından küçük bir kağıt düştü. El yazısı, mavi mürekkep. Sarp'ın yazısı.
"Bu kitabı okurken beni düşünmedin. Ama ben seni düşündüm. – SS"
Yatağıma döndüm, ışığı söndürdüm. Karanlıkta Boğaz'ın ışıkları tavanda dalgalanıyordu. Uyumadan önce son düşüncem şuydu: Babamın şirketini batıranın o olup olmadığını öğrenmek zorundaydım. Sırf babam için değil, kendim için de.