Doğan’ın Anlatımı
Bir çift ceylan göz titretti kalbimi. Şimdi onun kabullenmişliği ile ikimiz için yeni bir sayfa açılıyor. Her şey zor olacak, biliyorum; ama ben hiçbir zaman kolayı seçemedim ki. Benim işim olmazı oldurmak, imkansızı başarmaktı. Bir gönüle girmek ve onun uğruna mücadele etmek… Artık bir diğer hedefim de bu olacak. Madem bir yola baş koyduk, madem kader bizim formaliteden de olsa bir araya gelmemizi istedi, “nasip” der, boynumu eğerim. Tek merak ettiğim şey, benim gibi onun da kalbinde bir kıpırtı olmuş mudur?
Bazen öyle bir bakıyor ki, “Tamam Doğan, bu kız seni seviyor” diyorum; ama hemen sonrasında bana sert çıkıyor. Timdekiler sevgilileri ile kavga ettiğinde hep aynı cümleyi söylerlerdi: “Kadınları anlamak zor.” Bununla ilgili sorabileceğim kimse de yok. Hangisine sorsam alay konusu olurum. En iyisi zamana bırakmak.
Mustafa’nın odasında Nida ile yalnız kalmıştık ama maalesef ki Mustafa’nın odadaki kameradan bizi izlediğine adım gibi emindim. Nida’ya bunu söyleyemezdim. Ona karşı yumuşak ve sevgi dolu bir hareketim hemen alaya alınır ve günlerce bunun konusu olurdu. Onlara malzeme vermeden, bakışlarımla ona birçok şey anlatmak istedim ama beceremedim. Bir kadına nasıl sevgi dolu bakılır, bilmiyorum ki. Onun, bakışlarımın sert olması konusunda beni uyarması üzerine, daha dikkatli olmaya ve içimden geldiği gibi davranmaya karar verdim. İlk kez kalbimi yüzüme yansıtacaktım.
Onu telefonuma “Ceylan Gözlüm” diye kaydettim. Bunun bendeki yerini hiçbir zaman bilemeyecek olsa da o benim Ceylan Gözlüm’dü…
Bilgilerimizi kâğıda dökerken anlatacağım çok bir şey olmadığı için hızlıca yazdım ve uzun uzun onu izledim. Saçlarını kulağının arkasına kıstırışını, dikkatle kâğıda bakıp yazı yazarken ki yüz ifadelerini, arada kararsızlıkla dudağını büzdüğünü… Hepsinin en ince detayına kadar ezberledim.
Kâğıdı bana uzattı ve elime alıp katlarken saatime baktım. Geç kalıyorduk. Kameralar yüzünden belli edemediğim hislerimi birazcık bile olsa göstermek istiyordum.
Önden gidip kapıyı açtım ve ona biraz daha yaklaşıp, “Korkma. Ben yanındayken kimse sana dokunamaz. Her şey çok güzel olacak,” dedim.
Bu, benim için onunla aramdaki bir yemin gibiydi. O artık benim kaderimdi ve benim bir parçam gibi bana bağlıydı. Her ne kadar Mustafa’nın beni keten pereye getirmesiyle olsa da, ben onu ilk gördüğüm an anlamıştım aramızdaki bağı. Geriye sadece onun da anlaması kalmıştı.
Bu sözlerim üzerine gülümseyerek gözlerinin içine baktım. “Anla artık be kadın,” diyordu iç sesim.
Onun bakışlarının da aynı derinlikte, aynı hayranlıkla baktığını görünce içim titredi. Saçlarını okşayıp alnından öpmek ve sımsıkı sarılmak istedim. Saçlarının kokusunu burnumda hissederken, aramızda kilometrelerce mesafe varmış gibiydi.
Bir gün… Elbet bir gün içimden gelenleri de yapabileceğim. Zaman her şeyin ilacı. O da zamanla aramızdakinin basit bir formalite olmadığını anlayacak. Bakışları anladığını söylese de henüz çok erken. Üstelik o da benim gibi tecrübesizmiş. Mustafa, “İkinizin de hiç sevgilisi olmadığı için bilmezsiniz,” dediğinden bunu anladım. Bu bana büyük bir mutluluk verdi. Onun kalbi de benim kalbim gibi bir viraneymiş. Kimseyi almamış kalbine… İlk ve son olanın ben olmasını ve onun da benim kalbimin ilki ve sonu olmasını istiyorum. Mümkün mü? Bilmiyorum…
Bakışlarını bir süre sonra gözlerimden kaçırdı ve odadan dışarı çıktı. Onun çıkışıyla ben de yanında yürümeye başladım. Her ilerleyişimizde askerler bize bakıp aralarında fısıldaşırken, tam çıkış kapısında beni bekleyen timim apayrı bir yüz ifadesine bürünmüştü.
Bakışlarımı sertleştirdim ve duruşumu dikleştirdim. Biz kapıdan geçerken kendilerini gülmemek için zor tuttuklarını görebiliyordum. Muhtemelen Mustafa onlara bu evlilikten bahsetmişti. Bahsetmese şaşırırdım. Önce Nida’yı arabaya bindirdim. Ön koltukta oturan Mustafa’ya da, “Komutanım, timimle konuşup geliyorum,” dedim ve timin az önce bana bakışlarının hesabını sormaya gittim.
Yanlarına ilerlediğim sırada hepsi bir yerlere kaçıyordu ki bağırdım:
“İntikam Timi! Toplan!”
Ve hepsi kaçıştıkları yerden dönüp karşımda hazır ol vaziyetinde beklediler.
“Ben bir süre daha burada kalmak zorundayım. Siz burada kalamazsınız. Yerimizi tespit etmeleri an meselesi. O yüzden siz, yeni bir emir gelene kadar babamın yanına gidiyorsunuz ve burada olan hiçbir şeyi ona ima dahi etmiyorsunuz. Yoksa hepinizi yakarım…”
“Komutanım, yapmayın. Halil Amca bizim içimizden geçiyor. Başka yere gönderin ama oraya göndermeyin, n’olur…” dedi Kripto. Başına gelecekleri biliyordu.
Babamın, daha önce orada kaldığımız zamandan yaptıklarını biliyorlar. Gün aydınlanmadan uyandırır, inek ve koyun sağdırır, odun kırdırır, ot biçtirir ve tezek taşıtırdı. Bir de bizimkileri yapmamız yetmez, köydeki yaşlı olan, gücü yetmeyenlerin işini de bize yaptırırdı. Gerekçe olarak da “Eğitim her yerde. Formda kalmanız için yaptırıyorum,” derdi. Şimdi tim, onlara verdiğim cezanın farkında olarak babamın yapacaklarına katlansınlar bakalım. Tek korkum, birinin -özellikle Osman’ın- babama bu evlilik olayından bahsetmesi veya ağzından kaçırması. İşte o zaman benim de sonum gelir.
“İyi ya, ben de size arkamdan gülüşmelerinizin ve benim kalp ritim detaylarımı komutana vermenizin cezasını kesiyorum. Burada işim biter bitmez de yanınıza gelirim.”
“Komutanım, iki kişi olarak mı geleceksiniz, yoksa tek mi geleceksin?” dedi Osman gülerek.
Yanına doğru yaklaştım ve dibine kadar girdim.
“Kaç kişi geleceğimi değil de geldiğimde sana neler yapacağımı düşün,” dedim sert bir ifadeyle ve hemen sözünü geri aldı.
“Yani, şey, Komutanım… Binbaşım da sizinle gelecek mi diye sormuştum,” dedi R çizerek.
“Onu binbaşına sorarsın Osman. Kafama ördüğü çorapları bitirince senin başına örmeye başlaması için,” dedim.
“Emredersiniz, Komutanım!” dedi Osman.
“Ben gidiyorum. Siz de hazırlıklarınızı yapın ve hemen çıkın. Benimle irtibatta olun. En ufak bir gelişmeden dahi haberdar olmak istiyorum,” dedim.
“Emredersiniz, Komutanım!” dediler hep bir ağızdan.
Ve arkamı dönüp arabaya doğru ilerledim.
Şoför koltuğu boş olduğuna göre arabayı ben sürecektim. Ne ara bana verdiği kâğıdı okuyacaktım?
Arabaya bindiğimde Nida elindeki kâğıda bakıyordu. Mustafa ise bana döndü ve “Sana gönderdiğim resimleri neden Nida’ya göndermedin?” dedi.
“Vakit olmadı, Komutanım. Telefonuma bakamadım bile,” dedim, bir yandan kontağı açıp arabayı çalıştırıyordum.
“Tamam, arabayı sürmeden gönder resimleri. Sen de telefonun ekranına al, hemen seçtiğin bir resmi,” dedi. Açelesi neyse…
Telefonu elime aldım ve resimlere baktım. Gördüğüm manzara ile içim ısındı. Nida ile nikah resimlerimiz vardı. O kadar gerçek duruyordu ki, sanki bu anları gerçekten yaşamışım da anıları resimlerden izliyormuşum gibi hissettim. Sonra birkaç resim sonrasındaki günlük resimlere baktım. Resim açıldığı an istemsiz attığım kahkaha ile Nida’nın sert ve aynı zamanda utanan bakışları bana doğru döndü.
Mustafa resim olayından bahsettiğinde neden renkten renge girdiğini şimdi anlamıştım. Tüm resimlerde Nida dil çıkarmış ya da gözlerini şaşı yapmış. Ne kadar da sevimli görünüyor. Onun bakışlarıyla gülmemi durdurup hemen resimleri telefonuna gönderdim ve nikah resimlerimizden birini telefonumun ekran resmi yaptım. Bir kez daha ana ekrandaki resme bakıp gülümsedim ve arabayı hareket ettirdim.
“Nereye gidiyoruz, Komutanım?”
“Sen sür, ben sana tarif ederim,” dedi Mustafa.
Ben de anayola çıkıp düz bir şekilde sürmeye başladım. Arada dikiz aynasından Nida’ya bakıyordum. Telefonu elinde, suratı bir gülümsüyor, bir kıpkırmızı oluyordu. Fotoğrafları gerçekten de çok komikti. Benim gözümde bu, ona ayrı bir hava katmış ve onu şahsına münhasır kılmıştı. Herkes gibi değildi. O bambaşkaydı…
Ben arabayı sürerken Mustafa radyoyu açtı ve frekans değiştirerek bir kanal bulmaya çalıştı.
O sırada Şebnem Ferah’tan “Mayın Tarlası” şarkısı çıktı ve Mustafa yan bakışla bana bakarak şarkının sesini açtı.
Dikiz aynasından Nida’ya baktığımda göz göze geldik. Şarkı devam ederken ilk defa sözlere kulak kesildiğimi fark ettim.
“Size uygun bir şarkı bulur muyum diye bakıyordum ki, şansa bak. Siz de mayın tarlasında tanıştınız, değil mi?” dedi Mustafa kahkahalarla gülerken.
Ona sert bir bakış attım ve
“Nasip be Komutanım. Sizinle de dayımın evinde tanıştık ama o günden beri burnum boktan kalkmıyor,” dedim.
Gerçekten de öyleydi. Mustafa ile tanıştığımız günden beri bütün olaylar benim götümde patlıyordu. Nereye giderse beni peşinden sürükler, yaptığı her yaramazlığa beni de ortak eder ve kendi işin içinden bir şekilde sıyrılır, kabak benim başıma patlardı.
Büyüdüğümüzde de durum değişmedi. Karşı köyden bir kızla konuşmaya başlamış. Kızla buluşacakları bir gün ne yapıp edip beni de peşinden sürükledi. Kız, köyün en deli ve gözü kara ailesinin tek kızıydı. Onlar bahçede gizli gizli konuşurken ben de nöbet bekliyordum. Ama kızın abisi benim beklediğim yerden değil de, onların konuştukları taraftan gelince, ikisi de kaçışmaya başladı. Ben ne olduğunu anlayamadan Mustafa hızla kaçtı ve o sırada ayağı takılan kız benim üzerime kapaklandı. Sonuç; kızın abisi, kızın benimle sevgili olduğunu sandı ve beni bir güzel dövdü. O kadar dövdü ki, elimi kolumu kaldıracak halim kalmamıştı.
En komik tarafı ise, Mustafa az ileriden bize doğru gelip -sanki tesadüfen oradaymış gibi- kızın abisinin elinden beni kurtardı ve “Merak etmeyin, ben ona dersini veririm,” dedi, adamın yanından beni itekleyerek uzaklaştırırken.
Adamın bizi göremeyeceği mesafeye geldiğimizde de bana sarılıp, “Hayatımı kurtardın, halamoğlu. Söz, bir daha seni bu duruma düşürmeyeceğim,” dedi. Ve bu sözlerinin ardından, yediğim dayaktan her yerim ağrıyor demedim ve bu defa ben onu dövdüm.
“Öyle olsun, halamoğlu. Bu sözlerini unutma. Ben de not tutuyorum,” dedi sırıtarak.
Anayoldaki tadilat nedeniyle yan yola saparak yolumuza devam ettik. Mustafa’nın söylediği kestirmeden ilerlerken içimiz dışımıza çıkıyordu.
Aradan geçen yarım saat sonunda, biri arabanın önünde durmamızı işaret eden çırpınışlar sergiliyordu. Mustafa ile birbirimize baktık. Bir elim direksiyonda, bir elim silahımda arabayı sağa çektim. Mustafa da silahına uzanmış ve beklemedeydi.
Arabayı durduran köylü, durduğumuz için sevinçle yanıma doğru ilerledi.
“Komutanım, sizi Allah gönderdi. Karım doğuruyor. Köydeki ebe kadın 2 ay önce öldü. Hastaneye götürebileceğim bir arabam yok. N’olur karımı hastaneye yetiştirin, kurban olayım,” diye yalvarmaya başladı.
Adamın çaresizliğini her halinden anlayabiliyorduk. Biz daha bir şey söylemeden Nida arabadan indi ve adamın yanına doğru ilerledi.
O, adamın yanına yaklaşınca, ben de silahı kılıfına geri koyup hemen arabadan indim.
“Ne kadar süredir sancı çekiyor? Sancıları ne kadar sürede bir geliyor?” dedi Nida, adama bakarak.
“Sabah namazında başladı, ondan beri devam ediyor. Ne kadar sıklıkta geldiğini bilmiyorum. Ben anlamam ki.”
“Peki, kaçıncı doğumu? Daha önce doğum yaptı mı?”
“Evet, 3. doğumu olacak. N’olur hastaneye yetiştirelim,” dedi, bana doğru dönüp elimi öpmeye çalışarak.
Nida ise bana baktı ve az ileri gidip yanına gelmemi işaret etti. Yanına gittiğimde;
“Eğer üçüncü doğumuysa bebek doğmak üzeredir. Hemen hastayı görmeliyim,” dedi.
“Olmaz, kimdir necidir bilmiyoruz. Ya bizi pusuya düşürmek için bir oyunsa?” dedim şüpheli bir şekilde.
“Sana göre hepimiz teröristiz, değil mi? Görmüyor musun adamın çaresizliğini? Sen gitme, ben tek başıma giderim,” dedi ve sinirle adamın yanına gitti.
Yine yanlış anlaşılmıştım. Benim geçirdiğim tecrübeleri bilmediği için bu şekilde düşünmesi çok normal. Yaşadıklarımın yüzde birini dahi yaşamış olsa, insanlara olan güvenini çoktan kaybederdi.
“Evin buraya yakın mı?” dedi Nida, adama.
“Yürüyerek yarım saat mesafededir. 1 saattir buradayım. Sadece sizin arabanız geçti,” dedi adam. Ne kadar zor durumda olduğunu ve rol yapmadığını anlayabiliyordum.
Arabanın arka kapısını açtım ve adama, “Atla. Nida Hanım doğum doktoru. Karın iyi olacak, merak etme,” dedim. Ve adam Nida’ya dönüp elini öpmeye kalktı.
“Allah senden razı olsun, doktor hanım. Allah ne muradın varsa versin,” dedi. Ve Nida,
“Hadi, hemen yola çıkmamız lazım,” dedi.
Adamın tarif ettiği yönde arabayı sürdüm ve neredeyse unutulmuş bir köye geldik. Burada 10 ev ya vardı ya yoktu. Kadının durumundan olsa gerek, çocuklar küçük ve kapının önünde korkuyla annelerinin çığlıklarına kulaklarını kapatıyorlardı.
Adam Nida’ya odayı gösterdi ve kendisi bizimle dışarıda bekledi. O sırada aklıma gelen fikirle, torpido gözünde her zaman bulundurduğumuz çikolataları aradım. Yaklaşık 10 çikolata vardı ve oradaki çocuklara dağıttım.
Çikolatalarını yerken, annelerinin durumuyla ilgili korkularını biraz olsun unutmuşlardı. Adam önümüzde telaşla volta atarken aradan 5 dakika geçmiş ve kadının çığlıkları daha da yükselmeye başlamıştı.
Nida odadan kan ter içinde çıktı ve adama, “Bebek ters geliyor. Elimden geleni yapacağım ama eğer başarısız olursam hemen sezaryen olması lazım. Arabayı hazır bekletin,” dedi telaşla.
“Doktor Hanım, benim yapabileceğim bir şey var mı?” dedi adam çaresizce kıvranarak. İçindeki korkuyu bakışlarından görebiliyordum. Kaybetme korkusuydu bu…
“Hayır, içerideki kadınlar her şeyi hazırlamışlar. Siz arabayı olası bir durum için hazırlayın, bana yeter,” dedi ve tekrar içeriye geçti.
Onun bu sözleri üzerine ben de hemen arabaya geçtim ve arabayı çalıştırıp klimasını açtım. Sonra tekrar adamın yanına geldim ve onu teselli etmeye çalıştım. Ne kadar zor bir durumdu. Hem karısı tehlikede hem de bebeği. Adamın şu an içi kor alev gibi yanıyordur.
Yaklaşık yarım saat sonunda içerideki kadın çığlıkları birden durdu. Hepimiz bebek ağlama sesini bekledik ama gelmedi. Adam ağlamaya başlayınca, onu teselli etmek için sarıldım ve “Endişelenme. Karın da bebeğin de iyi olacak,” dedim; ama ben de çok korkuyordum. Tek tesellim, Nida’nın her iki tarafın hayatını tehlikeye atacak bir durum olsaydı kadını hastaneye götürtürdü. Demek ki halledemeyeceği bir durum değil.
Ben bu düşüncelerle cebelleşirken bebek ağlama sesi duyuldu ve adam bu defa sevinçten ağlamaya başladı.
“Allah razı olsun komutanım. Allah hepinizden razı olsun,” dedi sevinçle, bir bana, bir Mustafa’ya sarılırken.
Kapıdan çıkan Nida’nın iki kolunda da kundağa sarılmış bebek vardı. “İkiz miymiş?” dedim içimden. Nida kucağında bebeklerle bana bakıyordu. Onu bu şekilde görmek içimi ısıttı. Belki bir gün bizim de bebeğimiz olur. Kim bilir…
Bebeklerin yanına yaklaştım ve onların o masum yüzüne baktım. Dünyaya merhaba demenin ağırlığını yaşayan, saf ve temiz yüzleri vardı. Gözleri kapalı ve dudakları mama ararcasına sağa sola hareket ediyordu.
Adam da hemen Nida’nın yanına geldi ve sevinçle bebeklere baktı.
“Tebrik ederim. Bir kızın ve bir oğlun oldu. İkisi de gayet sağlıklı. Allah analı babalı büyütsün,” dedi Nida.
“Karım nasıl, doktor hanım?” dedi adam endişeli bir şekilde.
“Karın da iyi, merak etme. Biraz fazla kan kaybetti ama kan takviyesiyle kısa sürede kendini toparlar. Şu an durumu iyi ama tedbir amaçlı hastaneye gitmeleri gerekiyor. Biraz toparlansın, sizi hastaneye bırakırız.”
“Allah senden razı olsun, doktor hanım. Sen olmasaydın hem karımı hem bebeklerimi kaybedecektim. Allah ne muradın varsa versin,” dedi adam, neredeyse Nida’nın bacaklarına kapanacaktı.
“Cümlemizden. Hadi, sen bebekleri al da karının yanına git. Çok zor bir doğumdu, sana ihtiyacı var,” dedi ve adam bebekleri alıp karısının yanına gitti.
Ona hayranlıkla bakıyordum. Askerliği kutsal bilirdim ama sanırım dünyaya saf ve masum bir can getirmek ondan daha da kutsal.
Nida kapının önünde bana ters ters bakmaya başlayınca, onunla konuşmam gerektiğini anladım. Yanına doğru yaklaştım ve
“Özür dilerim. Sen haklıydın. Bu meslekte yaşadıklarım insanlara olan güvenimi yerle bir etti. Herkese şüpheyle bakmak zorunda kaldım. Sen olmasaydın bebekleri ve kadını kaybedebilirdik,” dedim. Bakışlarımı en yumuşak hale getirerek, duygularımı ve samimiyetimi anlamasını umarak bakıyordum ceylan gözlerine.
“Önemli değil. Görevimdi,” dedi imalı bir şekilde, kollarını bağlayıp yüzünü diğer tarafa dönerek.
Ben şu an trip mi yiyorum, bana mı öyle geliyor? Bana laf mı soktu?
Neden bu şekilde imalı konuştuğunu düşündüm. Aklıma gelenle küçük bir aydınlanma yaşadım. Şimdi anladım her şeyi. Yanımda Kerem olduğundan ve odadaki kameralar yüzünden ona özür dileğinde ve teşekkür ettiğinde “görevimdi” demiştim, bu onda ters tepki uyandırmış. Yani bu ne demek oluyor? Yani Nida ile benim için bir umut var mı?
Hemen tavrımı daha yumuşak hale getirdim ve onun henüz hiç tanışmadığı yanımı göstermeye karar verdim. Bu zamana kadar sert yanıma tanık olduğu için bana hisleri olsa bile bunu gösteremezdi.
“Bu konuda beni dinlemediğin için çok teşekkür ederim. İyi ki dinlemedin ve onların hayatını kurtardın,” dediğimde, bağladığı kollarını yana bıraktı ve bakışlarını bana döndü. Gözlerimiz yine birbirine kenetlendi. Zaman durdu. Rüzgâr bile aramızdaki bu çekimi herkese haykırırcasına esiyordu. Tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki
O sırada Mustafa bize seslendi;
“Geç kalıyoruz. Ben buraya gelecek araç ayarladım, yola çıktı bile. Gelip kadını ve bebekleri hastaneye götürecekler. Bizim hemen gitmemiz lazım,” dedi bağırarak.
“Hay ben senin sesinin ta…” diye binlerce küfür savurdum içimden. Bok vardı bu güzel anımı bozacak. Beş dakika sonra söyleyemiyordun? Ama ben biliyorum, bunu pisliğine yapıyor. Nida ne diyecekti acaba…
Karısının yanına giden, odadaki adama seslenmemle hemen dışarıya çıktı. Ona durumu anlattım ve başka bir aracın onları almaya geleceğini söyledim.
“Komutanım, isminiz nedir?” diye sordu. Bu ani gelen soruya anlam veremesem de cevapladım.
“Doğan. Neden sordun?” dedim meraklı bakışlarla.
“Kıza doktor hanımın ismini, oğlana da sizin isminizi koymak istedim. Sizin adınızı bilmediğim için sordum, komutanım. Kızımın adı Nida, oğlumun adı da Doğan olacak. İnşallah onlarda sizin gibi iyi insanlar olurlar” dedi adam, sevinçten yüzünde güller açıyordu.
Ben ise şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemedim. Beklemediğim bir durumdu. İçimde tarifsiz bir huzur oluştu. Nida’yla birbirimize bakıp gülümsedik. Bu bebeklere benim ve Nida’nın ismi verilecek ve onlar yan yana büyüyeceklerdi.
Biz de hep yan yana olur muyuz?