Yazar Anlatımı
Helikopterin kulakları rahatsız eden sesi, henüz aydınlanmamış dağın karanlığında inliyordu. Pervanesinden çıkan rüzgâr, havayı daha da sert hale getirmişti. Şahinler hızla helikoptere binerken, yanlarında getirdikleri örgüt üyesini onları rahatsız etmemeleri adına bayıltana kadar dövmüşlerdi. Baygın adamı omuzunda taşıyan Tokat, helikoptere son binen olmuştu. Adamı arka tarafa un çuvalı gibi fırlattıktan sonra koltukta yerini aldı.
Üsteğmen Hakan, helikopteri profesyonelce kalkışa geçirmişti. Helikopterin içi barut, ter ve kan kokusuyla ağır, ama bir o kadar da emek kokuyordu. Canlarını hiçe sayan bu yiğitler, vatan toprağının ne kadar kutsal olduğunun bilincindeydi.
Helikopterin motorundan yükselen ses, kulakların duyma yeteneğini zorlarken, tim bu şartlar altında bile bağırarak da olsa konuşmayı ihmal etmiyordu.
Jet, Tokat’ın kolundaki sargıyı hafif sıyırarak yarasını kontrol etti. Yüzünü buruşturup arkadaşına döndü.
“Ucuz atlatmışsın. Sıyırıp geçmiş. Birkaç güne bir şeyin kalmaz,” dedi sakince.
“Hissetmiyorum bile. Bu yara mı, allasen? Sinek ısırığı bu. Geçer, geçer,” dedi Tokat, dişlerini göstererek gülümsüyordu.
“Oğlum, şov yapma lan. Acıyorsa acıyor de. Uyuşturmadan diktirdin zaten,” dedi Jet. Ne kadar acıdığını az çok tahmin ediyordu.
“Şöyle söyleyeyim. En son kırık dizimle sırtımda 40 kilo yük operasyona devam etmiştim. O canımı fena yakmıştı. Acımıyor diyorum lan, neden anlamıyorsun?” dedi Tokat umursamazca.
Diğer koltukta Kripto, dizüstü bilgisayarıyla uğraşıyordu. Sayım verilerini ve diğer detayları raporuna ekliyordu. Üst düzey şifreleme ile kaydettiği raporun son kontrollerini yapıyordu. Karakola gittiklerinde tek yapması gereken, tekrar üzerinden geçip imza atmaları olacaktı.
Pusu, silahını göğsüne koymuş ve geriye yaslanmış, gözlerini dinlendiriyodu. İğne, silahının dürbününü siliyordu. Sağır da kafasını geriye yaslamış, bulduğu fırsatı uyuyarak değerlendiriyordu. Onun bu seste bile uyuyabilme potansiyeli vardı.
Demir ise camdan dışarıya bakıyor, zifiri karanlığın ardındaki dağları görmeye çalışıyordu. Her operasyon, ona yaşadığı acıyı hatırlatıyordu. Küçükken yaşadığı travma aklından hiç çıkmıyordu. Babasının sözleri kulağına küpe gibi yapışmış, içindeki intikam ve nefret duygusunu körüklüyordu. Karısının ölümünün ardından oğlunu intikam duygusuyla beslemiş, özel olarak yetiştirmişti. Babası da eski asker olan Doğan, Karadeniz’in hırçın dağlarını bırakıp güney doğunun sakin ama karanlık dağlarına ses olmuştu.
Her öldürdüğü düşmanda annesinin acısı bir damla da olsa dinliyordu. Görevini layıkıyla yerine getirmek, ona kendi içinde gurur veriyordu.
Piste iniş yaptıklarında, karakolun üzerindeki yazı tekrar dikkatini çekti Doğan’ın.
“Hudut Namustur.”
Vatan sınırlarını geçti mi düşman, artık her şey olabilirdi. Bu nedenle de sınır karakollarına daha çok iş düşüyordu. Onlar, namuslarını korur gibi koruyorlardı sınırlarını.
Tim karakola girdiğinde, heybetleri ile herkesin dikkatini çekiyorlardı. Yaptıkları operasyonun ağırlığı ve sonuçları hepsinin yüzünü güldürmüştü. Timin yanına hızla yaklaşan karakol komutanı Binbaşı Mustafa’yı görünce, tüm tim Doğan dahil hazır ola geçti.
“Rahat. Helal aslanlar. Yine yapmışsınız yapacağınızı. Var mı bir sıkıntı?” dedi Mustafa, ekibi kontrol ederken.
“Sağ olun Komutanım, sadece Osman’ın kolunda bir sıyrık var. Çok şükür hepimiz iyiyiz,” dedi Doğan ciddi bir ifadeyle.
“Oğlum, sevin lan. Bu durumda bile ciddi durma,” dedi Mustafa.
“Böyle iyiyim, Komutanım. Tüm düşmanlar bitmeden gülmez benim yüzüm,” dedi Doğan ve selam verip giyinmek için odalarına geri dönerken;
“Biraz dinlen, sonra raporu konuşalım. Mühimmatlar birazdan buraya getirilecek. Daha sonra da mühimmat bölüklerine sevki yapılacak,” dedi Mustafa.
Doğan ise arkasını dönmeden el işaretiyle “Tamam” demişti.
Arka taraftaki odalarına doğru yürüdü. Karakolda gezici timler için ayrılmış bir oda vardı. Bu odada yatakların yanı sıra banyo da vardı.
Diğerleri Mustafa Komutan ile sohbet ederken, Doğan duşun altında kendine gelmeye çalışıyordu. Gözünün önünde hâlâ aynı görüntü: Annesinin kanlar içindeki bedeni. Küçük kız kardeşini korumaya çalışırken sırtından vurulmuştu. Henüz üç aylık bir bebek olan kardeşi de annesinin göğsünden gelen kurşunla başından vurulmuştu.
Koyunları otlatıp evine gelen Doğan, gördüğü görüntü ile bir süre konuşamadı. Henüz 12 yaşındaydı. Ağlayamadı. İçine attı. Sustu. Üst mahalleden Zeliha karşılarında dona kalmış bir halde buldu Doğan'ı.
Karadeniz’in yaylalarına kadar sızan örgüt üyeleri, onlara büyük bir yıkım yaşatan Kıdemli Yüzbaşı Laz Halil’in evini basmışlardı. Bebeğini ve karısını toprağa veren Halil, şans eseri hayatta kalmış oğluna tutundu. Onu da kendi gibi gözü kara bir asker olarak yetiştirdi. Hilal bıyıklı, bozkurt sevdalısı Halil, bu olaydan sonra Kürtlerden de nefret etmişti. Oğlunu da aynı misyonla yetiştirmiş, “Sakın bana Kürt bir gelinle gelme,” diye de her fırsatta tembihlemişti. Oysaki Doğan aşk işlerine hiç bulaşmazdı. Kimseyi almamıştı gönlüne. Evlenmeyi düşünmüyordu. Tüm örgütlerin baş infaz listesindeyken, annesinin durumuna hiçbir kadını düşürmek istemiyordu.
Aklına gelen hatıralarla nefesi daraldı Doğan’ın. Kendini duştan dışarıya attı. Havlusuna sarılırken bir süre sessizce oturdu yatağının üzerinde. İçindeki karanlık dinmeyince hemen kıyafetlerini giydi ve kendini dışarıya attı.
Karakolun önünde sigarasını yakmış, derin bir nefes çekerken, yan taraftaki telsiz konuşmalarına kulak misafiri oldu.
“Oğlum, adam cır cır olmuş. Ne yapalım? Revire gidecek sonrasında. Ben nöbetçi çavuşa söylerim, yerine birini ayarlar. Sen biraz daha bekle,” dedi erlerden biri.
“Namaz kaçınca bir anlamı yok. Vakit geçiyor oğlum, vakit.”
“Tamam, ben hemen soruyorum çavuşa,” dedi Doğan’ın az ilerisinde, elinde sigarayla konuşan asker.
Doğan askerin yanına yaklaştığında, hemen asker hazır ola geçti ve;
“Emredin komutanım!” dedi.
“Bu namaza gidecek asker hangi bölgede?” dedi Doğan, onu dikkatle dinleyen askere.
“Delta bölgesinde, komutanım,” dedi asker.
“Tamam, ben gidiyorum nöbete. Sen de bir saate yerine nöbete gidecek asker ayarla,” dedi Doğan. Asker ise şaşkınlık ve endişeyle;
“Yapmayın komutanım, ikimiz de ceza yeriz. Yeni operasyondan gelmiş Şahinler’in komutanına nöbet tutturduk,” diye dedi korkuyla.
“Bu bir emirdir asker. Hemen telsizle nöbetçi askere haber ver, nöbeti bir saatliğine devralmaya gidiyorum. Bir saat süren var,” dedi elini omuzuna atarken.
“Emredersiniz komutanım!” dedi asker ve Doğan silahını alıp sınırın Delta noktasına doğru yürümeye başladı.
Onu görünce kurtlu gibi kıvranan asker, hemen öne atıldı.
“Özür dilerim komutanım. Hiç gerek yok, ben beklerim. Siz yorgunsunuz zaten,” dedi ve Doğan sert bir ifadeyle;
“Nöbeti devret asker ve asıl emrine itaat edeceğinin huzuruna çık,” dedi ve omuzuna dokundu.
Duydukları ile yüzü aydınlandı askerin ve;
“Emredersiniz komutanım!” dedi ve hızla görevi devredip namaza yetişmek için koşmaya başladı.
Bu yaptığı ile Doğan’ın içi huzurla dolmuştu. Az önceki düşünceler kafasından silinip gitmişti sanki. Üstelik uzun zamandır nöbet tutmamıştı. Nöbet, onun kafa dinlemesi için bulunmaz bir fırsattı. Aklına gelen türküyü içinden mırıldanırken dışından da söylemeye başladı. Dertlerini şarkıyla dışarıya vurmak bir nebze iyi gelmişti.
Bir yandan da artık hava aydınlanmaya başlamıştı. Mayın bölgesine doğru baktığı sırada, sislerin ardında bir hareketlilik gözlemledi. Hemen dürbüne uzandı. Düşman olduğunu düşünüp kulübeden hızla fırlayıp yavaşça düşmana doğru yaklaştı. Aralarında çok az bir mesafe kalana kadar onu fark etmeyen düşmana doğru tuttu silahını.
“Dur, yoksa ateş ederim!” ihtarıyla kız yönünü Doğan’a doğru döndü.
Doğan, karşısında perişan halde olan kızı görünce afalladı. Kız ellerini yukarı kaldırıp geriye doğru bir adım atmıştı ki, ‘tık’ diye bir ses duyuldu. Doğan hızla bağırdı:
“Mayına bastın, geri zekâlı! Sana dur demedim mi? Sakın kıpırdama! Yoksa burada oturur, paramparça olan bedenini zevkle izlerim,” dedi sert bir ifadeyle.
Kız, korkudan ve soğuktan tir tir titriyordu. Üzerinde sadece beyaz bir elbise ve babaannesinin ördüğü yelek vardı. Başörtüsü rüzgârdan savrulmuş ve dalgalı siyah saçlarını öne sermişti. Ceylan gözleri dolu dolu ve endişeyle toprağa bakıyordu. Korkudan komutanla göz göze gelemiyordu.
“Bana bak. Yüzüme bak. Sakın kıpırdama,” dedi Doğan ve onun bu emriyle kız bakışlarını Doğan’a çevirdi. Yüzünde maske yoktu Doğan’ın. Yakışıklı ve sert çehresine rağmen kız ondan deli gibi korkuyordu.
Destek istemek için telsizini eline aldı.
“Kale, Yüzbaşı Doğan konuşuyor. Delta noktasına acilen Cenk ve Kerem’i gönderin. Mayın vakası var.”
“Kale konuşuyor. Anlaşıldı komutanım. Hemen gönderiyorum.”
Cenk ekipmanlarını hazırlarken, Kerem de gerekli olacak tüm tıbbi malzemeleri alıp hızla Delta noktasına doğru ilerledi. On dakika sonra Doğan’ın yanına ulaşmışlardı.
Gördüğü manzara ile şaşkınlığını susturamadı Cenk. Genç ve güzel bir kız vardı karşısında. Perişan halde ve korkmuş. Ona silahını doğrultmuş ve vurmak için tek bir hareketini bekleyen komutanı da vardı manzarada.
“Komutanım, durum nedir?” dedi Cenk, harekete geçmeden önce.
“Bunu sınırdan geçmeye çalışırken yakaladım. Mayına bastı. Paramparça olmadan şu mayını etkisiz hale getir de hemen sorguya alalım. Bakalım kimin itiymiş,” dedi Doğan, Cenk’e bakarak.
“Ben kimsenin iti değilim. Lütfen. Lütfen beni sorgulamayın. Ben sadece evden kaçtım. Kurtulmamın tek yolu burayı geçmekti.”
“Sen tam bir aptalsın. Beynin mi yok, okuman yazman mı? Mayın uyarısını görmedin mi? Kaçacak daha iyi bir yer bulamadın mı?”
“Görmedim. Yemin ederim ki görmedim. Çok yorgundum. Kaçtığım fark edilmeden uzaklaşmak istedim. Yönümü kaybedince de buraya geldim,” dedi titreyerek.
“Tamam, şu titremeni bir durdur, yoksa havaya uçarsın. Neyse, birazdan asıl derdini anlarız,” dedi Doğan, hâlâ kıza inanmıyordu.
Kerem ise onun dikkatini dağıtmak için daha yumuşak konuştu kızla.
“Bacım, ismin ne senin?” dedi Kerem.
“Benim adım Nida. Kudani aşiretinin ağası Miran Ağa’nın kızıyım,” dedi, gözlerinden yaş süzülürken.
“Peki, neden buradasın? Sınır bölgesine nasıl girdin?” dedi Kerem sakince.
“Kayaların arasında bir geçit buldum. O geçit beni buraya çıkardı. Yemin ederim sınır olduğunu bilmiyordum. Sis nedeniyle yolumu kaybettim. Nusaybin’e arkadaşımın yanına gidiyordum. Oradan da İstanbul’a kaçacaktım.”
“Neden kaçtın evden?” dedi Kerem, sorguya çekiyor gibi değil de yardım ediyor gibi görünerek.
“Özel bir sebepten,” dedi, bakışlarını önüne düşürüp.
O sırada Sağır işini yapmış ve mayını etkisiz hale getirmişti. Son işlemi de bittikten sonra;
“Tamamdır komutanım. Mayın pert,” dedi ve Doğan’ın yanına doğru ilerledi.
“Şimdi yavaşça ayağını yukarı kaldır ve Cenk’in bastığı yerlere basıp yanımıza doğru gel,” dedi Kerem.
Nida, korkuyla ayağını yukarı kaldırırken nefes almayı dahi unutmuştu. Ayağını kaldırıp hemen Cenk’in bastığı toprağa koydu ayağını ve sevinçle ilerledi. Son adımdan sonra Doğan’ın yanına gelmişti ki, bakışlarındaki sertlikten öyle korktu ki, yaşadığı bu olayın üzerine oracıkta bayıldı.
Onu havada yakalayan Doğan ise söylenmeye başladı.
“Benim sınavım biter mi? Sabah sabah çattık,” dedi.
“Komutanım, kızı nasıl korkuttuysanız artık. Mayını geçti, size bakınca bayıldı,” dedi Cenk gülerek.
“Seni bir korkuturum, adını unutursun. Kerem, sen de baksana niye bayılmış. Davetiye mi bekliyorsun?” dedi Kerem’e bağırarak.
“Komutanım, korkudan bayılmış. Revire götürmemiz lazım. Serum takalım. Belli ki tansiyonu da düşmüş,” dedi Kerem.
“Tamam, alın kucağımdan, taşıyın karakola,” dedi Doğan.
“Valla komutanım, sizin kucağınıza düştü, siz taşıyın. Hem bizden daha güçlüsünüz,” dedi Kerem gülerek.
“Sizin dilinize düşende kabahat. Ben size yapacağımı bilirim,” dedi ve kızı kucağına aldığı gibi karakolun yolunu tuttu.
Komutanı kucağında kızla gören askerler, arkasından gizlice gülüşüyordu. Kızı revire doğru götürürken suratındaki öfkeden kimse sesini çıkaramıyordu. Sadece Mustafa Komutan yanına gelip onunla dalga geçebilmişti.
“Ooo Doğan Yüzbaşım, keklik mi avladınız?” dedi kahkahalarla.
“Komutanım, düşman mı ne olduğu belli değil. Buraya getirdim ama inşallah pişman olmayız,” dedi şüpheli bir şekilde.
“Oğlum, herkes düşman değildir. Görmüyor musun kızın çaresizliğini? Kim bilir neden kaçtı. Buralarda kızlar ya ölümden kaçar ya da zorla evlenmek istemediği için,” dedi sitemkâr bir şekilde.
“Siz bilirsiniz komutanım. Ben bunu revire bırakıp raporu imzalamak için geliyorum yanınıza,” dedi Doğan.
“Olmaz. Ben raporu sana gönderirim. Sen kızın başında bekleyeceksin. Sen buldun, sorumluluğu sana ait,” dedi Komutan Mustafa.
Tam o sırada bir patlama duyuldu.
“Baskın yedik, yatın yere!” dedi komutan ve Doğan kızın üzerine doğru kapanıp silahına dayandı.
Pozisyon alıp saldırıya geçen Şahinler ile düşmanın zerre şansı yoktu.