Doğan’ın Anlatımı
Bazen yaşarız da neyi, neden yaptığımızı bilmeyiz ya. Bende öyle bir durum yok. Ben on iki yaşımdan beri ne istediğini çok iyi bilen bir çocuktum. Tek isteğim vardı: İntikam…
Annemi ve kız kardeşimi yerde kanlar içinde gördüğümde, ben de oracıkta öldüm. O günden sonra bambaşka bir Doğan doğdu. Çocukluğumu o gün kaybettim. Acıması olmayan, gaddar birine dönüştüm. İçim cayır cayır yanarken, suratım sert ve korkusuz olmayı öğrendi. Zayıf noktamı kimseye göstermedim. Eğitimlerde nabzını kontrol edebilen, yüz ifadesi milim kıpırdamayan, duygusuz nadir askerlerdendim.
Babam ise annemin ölümünden hep kendisini suçladı. O olaydan kısa bir süre sonra da psikolojik sebeplerden dolayı erken emekli edildi. Yayla evine yerleşti ve orada baba oğul yaşamaya devam ettik. Beni de kendisi gibi asker olarak yetiştirdi. Tüfeği elime ilk aldığımda on iki yaşındaydım. Babam ilk domuz avına çıkardığında çok korkmama rağmen belli etmedim. Söylediğine göre o gün karar vermiş, benim çakı gibi asker olacağıma. Bir de babamın sürekli dilinde dolanan gelin lafı… Annemin yaşadıklarından sonra, ben bunun aynısını nasıl başkasına yaşatırım? Örgütün listesinde baş sırada yer alıyorum. Kurtlar sayesinde asıl kimliklerimize hiçbir şekilde ulaşamıyorlar. Yoksa çoktan babaanneme ve halama bulaşırlardı.
Evet, babam dışındaki diğer akrabalarım da babaannem ve halam. Halamın kocası ölünce, babaannem de onunla yaşamaya başladı. Yaşlı olduğuna bakmayın, yirmi yıllık gelinlere taş çıkarır. Yetmiş iki yaşında olmasına rağmen hiç yerinde durmaz; bahçeye ayrı koşturur, yemeğe ayrı koşturur. Halamla da hiç anlaşamıyorlar. Sürekli didişirler. Buna rağmen birbirleri olmadan yapamazlar. Ayrı kalamazlar.
Bu zamana kadar birçok arkadaşımı toprağa verdim. İçimi en çok yakanı sorarsanız Özkan derim. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ben derdimi bir tek ona anlatabilirdim. Ser verir sır vermezdi. Erzurumlu dadaş bir yiğitti. Bir ay sonra düğünü olacaktı ve düğününde horon tepecektim. Operasyona gideceğimiz sabah bambaşka uyandı. Sürekli gülüyordu. Benden helallik istedi, sanki hissetmiş gibi. Çok dikkatli olmamıza rağmen operasyonun bilgisi sızmış ve pusuya düşürülmüştük. İlk kurşunda canım kardeşimin şakağından içeri girdi. O an üzülemedim bile. Onu oracıkta bırakıp intikamını almaya gittim. O operasyonda ne kadar deliydim bilmiyorum. Bana öyle bir deli gücü geldi ki, elime geçeni parçaladım. İşim bittiğinde hepsini üst üste koyup ateşe verdim. Kardeşime kurşun sıkanı sona sakladım.
Tırnaklarından başlayarak yavaş yavaş kestim uzuvlarını. Bütün bildiklerini söyledi ama ben durmadım. O gün aramıza sızan bir ajan olduğunu öğrendim. Aynı karakolda yüz yüze baktığım, aynı masada yemek yediğim it. Onu öldürme şerefine nail olamadım. Askeri mahkemede yargılanıp hapse atıldı. O zamanki albayımız, adamı tecavüzcüler koğuşuna aldırmış. İki gün sonra intihar ettiğini öğrendim. Bizim bir söz var ya, adamın adı da Niyazi’ydi; tam ona uygun bir söz: “Ne şehit oldu ne gazi, bok yoluna gitti Niyazi.”
Şahinler’in içine girmemi sağlayan yegâne insan Yiğit Albay. Kendisi babamın silah arkadaşıdır. Aynı timde yıllarca omuz omuza mücadele etmişler. Babamla konuşup önce onun onayını almış. Çok tehlikeli bir görev olduğunu ve kabul edip etmediğini sormuş. Babam da direkt “Vatan sağ olsun” cevabını vermiş. Bunun üzerine bana reddetmemin mümkün olmayacağı bir teklifle geldi. Normalde de sürekli örgüt adamlarını avlıyorduk ama bu teklif bambaşkaydı. Direkt üst makamlardan gelen bu teklif, üyeleri değil, direkt başları hedef alıyordu.
“İntikam Timi sadece operasyon üzerine sahaya çıkacak. Uzun süren araştırma ve ince bir çalışma sonucu sıfır hata ile sürdürülecek bir operasyon olacak. Kimsenin kullanamadığı teknolojiyi kullanacaksınız. Kimsenin bilmediği sırlara ulaşacaksınız. İstihbarattan bilgiler size gelecek ve siz aksiyona geçireceksiniz.
Bu görev, iki uçlu bir görev olacak. Sizler Şahinler, onlar Kurtlar. Sahada benim belirlediğim ve sonsuz güvendiğim dört cengâver MİT ajanımız var. Onlar sırtlanların postunu giymiş kurtlar. Düşmanla iç içeler. Onlar gibi görünüyorlar. En büyük istihbaratlar onlardan gelecek. Kurtların kimliğini, operasyonel güvenlik nedeniyle ben ve üst makamlar dışında hiç kimse bilmeyecek. Siz dahil. Bu, onların ve ailelerinin can güvenliği için çok önemli.
Şahinler’in diğer üyeleri de yine bizim tarafımızdan seçildi. Hepinizin ortak noktası ise intikam arzunuz. Timdeki herkesin ailesi veya yakını örgüt tarafından yok edilmiş. Hepiniz derin araştırmalar sonucu özel olarak seçildiniz. Bilmediğiniz bir sürü elemeden geçip bu noktaya geldiniz. Profesyonel bir ekip çalışması göstermeniz gerekiyor. O yüzden de birbirinizle anlaşamama gibi bir durumunuz yok. Hepiniz birbirinizden sorumlusunuz.
Bir yıllık bir özel eğitim alacaksınız. Bu eğitim sırasında güzelce kaynaşın. Zorlu bir eğitim olacak ve bundan sonra en çok göreceğiniz yüzler birbirinizin yüzü olacak. Birbirinizden başka kimseye güvenmeyeceksiniz.” dedi ve tereddüt etmeden teklifi kabul ettim.
Aradan geçen bir hafta sonunda Şahinler’in diğer üyeleri ile tanıştım. Öyle bir tanıştım ki, bir tanesi ilkokul arkadaşım çıktı: Osman… O zamanlarda iri yarı biriydi ama şimdi maşallah, eli kürek kadar. Sonra sırasıyla Cenk, Rüzgâr, Kerem, Selçuk ve Arif ile tanıştım.
Hepsi birbirinden delikanlı, hepsi birbirinden cengâver, bir de deli.
Bir yıl boyunca eğitim aldık. Bu eğitim, Bordo Bereli eğitiminden de ağırdı. En çok psikolojik eğitimde zorlandık. Uykusuz kalıp zihnimizi canlı tutmak ve zayıf noktalarımıza basmalarına rağmen tepki vermemek… Bunun dışında hepimizin ayrı ayrı özellikleri varken, birbirimize eğitim verdik.
Örneğin keskin nişancımız Arif’ken, hepimize eğitim vererek bizi de en az onun kadar iyi bir keskin nişancı haline getirdi.
Selçuk bize yazılım eğitimi verirken sinir krizleri geçirdi ama onun kadar olmasa da kod nasıl yazılır öğrenmiş olduk. Yani bilgisayarı güzel kullanmayı öğrendik. Tamam, tamam, yazılımı hiçbirimiz öğrenemedik.
Osman ve Rüzgâr bize yakın dövüşün tekniklerini öğretti. Bunu zaten hepimiz biliyorduk ama bilmediğimiz daha kestirme yolları da bu şekilde öğrendik.
Ben ise onlara psikolojik sınavda duygularını gizlemeyi öğrettim. Zor oldu ama hepsine bunun püf noktasını öğreterek, herhangi bir durumda sanki orada değillermiş gibi davranmayı anlattım.
Cenk bize dağda, eldeki malzemelerle bomba düzeneği kurmayı ve düzenekli bombayı imha etmeyi öğretti. Her ne kadar onun kadar bilmesek de, zorda kaldığımızda kullanabilecek kadar bilgiye sahip olmuştuk.
İlkyardım eğitimi almamıza rağmen Kerem bize ihtiyacımız olacak kadar sağlık bilgisi verdi. Bu sayede hepimiz tek bir zihin olmuştuk.
Eğitim bitmiş ve sınavı hepimiz başarıyla bitirmiştik. Sırada, diğer ekip arkadaşımız olan Kurtlar’la tanışmak vardı. Ama tanıştığımız tek şey, özel bir telefondan gelen robotik bir sesti. Ne bu telefonu daha önce görmüştüm, ne de içindeki uygulamaları.
Bize verilen saatler, gözlükler, kulaklıklar, hatta tesbihler bile özeldi. Hepsinin bir işlevi vardı. Hiçbiri göründüğü gibi değildi. Örneğin kulaklıklar, birbirleriyle aralarında iki kilometre mesafe olsa ya da yerin yedi kat altında olsa bile çekiyordu. Benim en sevdiğim ekipman ise kamuflajın içine giydiğimiz, tül kadar ince çelik zırhlar. Çoğu standart mermi asla bu zırhı delemez. Ancak ağır silah mermileri zırhı delse de, bedeni en az zararla karşılaştıracak nitelikte. Zırhın kötü tarafı ise hepsi kısa kollu. Kolumuzdan vurulursak, gerçekten vuruluruz. Bu zırh öyle ince ki, varlığını unutup onunla uyuduğum günleri bilirim. Öğrendiğim kadarıyla asıl özü kenevir yapraklarıymış.
Selçuk’un söylediğine göre biz uzay teknolojisi kullanıyormuşuz. Bunlar her nerede üretiliyorsa, üzerinde hiçbir baskı ve ibare yoktu. Tek mühür, İntikam Timi’nin simgesi olan Hz. Ali’nin yılan dilli kılıcı Zülfikar’ın resmiydi.
Bir de bize özel verilen Yusufi’miz var. Yusufçuk böceğine benzer mini drone. Üst düzey bir teknoloji ile donatılmış. Düşman sahasına girdiğinde isterse görünmez olabilecek bir özelliği var. Bunun dışında çok uzağı bile görüp zumlayabilirken, gece görüş ve termal görüş özelliğine sahip. Hepimizin koca parmakları olduğu için, onu kırmadan kullanmak Rüzgar’a kaldı.
Hepimize özel bir çip yerleştirildi. Bu çip sayesinde vücudumuzdaki hastalık bile uygulamaya düşüyor ve bizi uyarıyordu. Bunun dışında olur da düşmanın eline düşersek, bu çip sayesinde yer tespiti ve bedenin sağlık durumu tespiti yapılabiliyordu.
Önce küçük istihbaratlarla çöktük örgütün üzerine. Kurtlar öyle bir nokta atışı yapıyordu ki, bize kalan tek şey en ince detayına kadar çalışmak ve zamanlamada milim şaşmamak.
İzinlerimiz belirsizdi. Bazen dört ay aralıksız çalışıp bir hafta izin yapabiliyorduk, bazen bir ay izin yapıp bir hafta çalışıyorduk. Bu tamamen Kurtlar’dan gelecek bilgiye göre değişiyordu. Aniden de göreve gidebiliyorduk.
Bu şekilde geçen iki yıldan sonra artık büyük operasyonlar için çalışmaya başladık. Son gelen istihbaratla ilgili iki gün sadece saha analizi ve bölgedeki piçlerin tespitini yaptık. Mağaraya gelene kadar elli piç avladık ki, bunu sessizce yapmamız gerekti. Düşman öyle bir plan yapmış ki, Kurtlar bilgi vermese, karakola gelen istihbarata göre mühimmatların geleceği yer bambaşka bir konumu gösteriyordu. Muhtemelen pusuya düşürülecektik.
Biz ise onlara sürpriz yapmıştık. Karakola gelen konum sınır hattını gösterirken, gerçek konum Cudi Dağı’nın zirvesiydi. O kadar mühimmatı oraya nasıl taşıdıklarını da yakaladığımız adamdan öğrendik. Tırnak çekme ve parmak kesme her zaman işe yarar. Benim tercihim her zaman çavuşunu kesmek olsa da, diğer arkadaşlar görecekleri manzarayı sevmedikleri için tırnaktan başlatıyorlar.
Ne diyordum… Dağın içine asansör sistemi kurmuşlar. Dağın ortasından tepesine doğru çıkan bir asansör sistemi. Buna giden tüneller.
Bir de elimize çarşaf gibi bir liste geçti. Örgüte yardım ve yataklık eden şahıs ve şirketlerin isimleri. Başta yurtdışı kaynakları olmak üzere sayısız iş adamları… Mühimmatın yanı sıra ele geçirilen nakit paraların haddi hesabı yoktu.
Operasyonu tereyağından kıl çeker gibi tamamladıktan sonra, benim mecburi akrabam Mustafa’nın karakoluna iniş yaptık. Kendisi anne tarafından akrabamdı. Dayımın oğlu. O yüzden benimle çok uğraşır ve babamı da hiç sevmez. Aslında sever ve hürmet eder. Sevmediği ise babamın ön yargıları. O ise düşmanı düşman bilir, onun dışındaki herkesi ırk ayrımı yapmaksızın dost. Babamın tüm Kürtleri düşman bilmesine de bu yüzden tahammül edemez. Benden üç yaş büyük olmasına rağmen iki tane çocuğu var. “Erken evlenen döl alır.” diye hep övünür. Sanki kendisi doğurdu.
Karakola geldiğimizde, yine her operasyon sonrası gibi anam geldi aklıma ve bunaldım. Kendimi dışarıya attım. Bir askerin namaza yetişme telaşını görünce içim bir tuhaf oldu. Operasyonlar yüzünden aksattığım namazlarım geldi aklıma. En kısa zamanda tekrar namazımı düzenli kılmaya Rabbime söz verdikten sonra askerin nöbetini devraldım.
Aklıma gelen türküyü dışımdan da söylemeye başladım:
Yollar seni gide gide usandım
Yollar seni gide gide usandım
Ayağıma diken battı gül sandım
Di yörü yörü de zalımın kızı
Ben keyifli keyifli türkü söylerken, sislerin arasında beyaz bir etek gördüm. Örgütün en sevdiği fistan giyinip saklanmaktı. Kadınlara hürmet ettiğimizi bildikleri için kadın kılığına giriyorlardı, itin soyları.
Hızla hareket edip sessizce yanına yaklaştım. Aramızda iki metre mesafe kalana kadar beni fark etmedi.
“Dur, yoksa ateş ederim!” ihtarımla bana döndü.
Gördüğüm manzara ile kalbime bir bıçak saplandı. O ceylan gözleri tıpkı anneme benziyordu. Ürkek ve savunmasız hali ile onu sarıp sarmalamak istedim. Güzel gözleri aklımı başımdan aldı. O beyaz teni, o kıpkırmızı dudakları, kömür karası saçları… İçimde bir şeyler kopuyordu benden habersiz ama hemen susturdum.
Korkusundan geri adım attığı anda mayına bastı. O kadar sinirlendim ki, bana bunu hissettiren bir kadının ölme ihtimali bile beni deliye döndürmüştü. Sinirden ağzıma geleni saydım. Çok mu ileri gittim? “Burada oturur, paramparça olan bedenini zevkle izlerim.” demeseydim iyiydi. Ne yapayım, çok korktum.
Normalde sınır görevlilerini çağırmam gerekiyordu ama ben Cenk’ten başkasına güvenemezdim. O bu konuda işinin ehli. Ne olur ne olmaz diye Kerem’i de çağırdım. Onlar gelene kadar gözümü kırpmadan izledim onu. Tüm yüzünü ezberledim. Kimdi bu yaralı ceylan? Beni neden bu kadar etkiledi?
Bu hislerimi bizimkilere çaktırmamam zor olacaktı. Ben daha önce hiçbir kadından etkilenmemiştim ki. Nasıl davranacağımı kestiremedim.
Kerem kızı konuşturduğunda ismini ve bilgilerini öğrendim. İsmi Nida… Ne güzel de ismi varmış. İşte büyük konuşmamın bedeli de geldi. Bu kız Kürt ve bir ağa kızı. Ağa beni öldürtmezse, babam beni kendisi öldürür. Bin kez tembih etti. “Sakın bana Kürt bir gelin getirme.” diye.
Mayından kurtulup da dibime geldiğinde göz göze geldik. Benim içim tereyağı gibi erirken, dışım Kars kaşarı gibi sertti. Gözlerime bakarken birden bayıldı. Hızla tuttum onu. Bu yakınlık aklımı başımdan aldı. Saçmaladıysam bundandır.
Onu kucağımda taşımak işkence gibiydi. Tüy kadar hafif olmasına rağmen, tüm hücrelerim tonlarca ağırlık taşıyormuşum gibi sarsılıyordu. Düşen başından görünen boynu beni tetikliyor, bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Şu an tüm bedenim alev alev yanıyor. Bana neler oluyor böyle? Bu kız bana ne yaptı?
Karakola geldiğimde henüz içeri girmemiştim ki, Mustafa beni deli etmek için fırsat kolladığından, bir de ona hesap vermek zorunda kalmıştım.
Duyduğumuz gürültü ile karakola baskın yapıldığını anladık. Hemen Nida’nın üzerine kapandım. Dudaklarım tenine o kadar yakındı ki, öpmemek için kendimle verdiğim mücadele, öldüreceğim piçlerden daha zordu. Hele o kokusu… Burnum çok iyi koku alır ama bu kokuyu tarif edemiyorum. Teninin kokusu mu?
Bu durumdan kısa süre içinde kurtulup, önce Nida’yı güvenli bir alana çektim ve sonra sistemli bir şekilde piçlerin içinden geçtik. Bize denk geldiklerine pişman olduklarına eminim.
Şimdi aklımızdaki soru: Bu piçler mühimmatın buraya getirildiğini nereden öğrendi? Rüzgâr kolundan yaralanmış, bir asker de patlamadan ağır hasar almıştı. Sinirim hat safhaya ulaşmıştı.
Nida’yı kucağıma alıp revire götürdüğümde, başına Rüzgar’ın koluna bakan Kerem’i bıraktım ve avladığımız itin yanına girdim. Birkaç işkence sonrası her şeyi döküldü. Üzerinde konumunu gösteren bir çip varmış. O çip sayesinde yerini tespit etmişler. Bizim de ifşa olmamız an meselesiydi. Hemen buradan gitmemiz gerekiyordu.
Onlara öyle büyük bir zarar verdik ki, tarihleri böyle bir zararı yazmamıştır. Peşimize düşeceklerdir. Daha durun, bu sadece başlangıç. Kökünüzü kazımadan rahat yok bize.