Çaresizlik

3007 Words
Nida’nın Anlatımı 2 gün Önce Hayat sürprizlerle doludur. Ne zaman ne yaşayacağımız bilinmez. “Bir anda değişir bütün işler” sözü tamda hayatın, bize yapacağı sürprizleri anlatır. Tüm yaşamımın koşturma ile geçtiğini düşünürsek benim bu sürprizlere herkesten çok açık olmam gerekirdi. Ama işte öyle olmuyormuş. O değişim suratına tokat gibi çarpıldığında gerçeklerle yüzleşmenin ne kadar ağır olabileceğini anlıyormuşsun. Yaşayarak öğrendim. Her zamanki gibi zor bir ameliyattan çıkmış ve dinlenmek için kafeteryaya inmiştim. Kahvemi almış, banklardan birine oturmuş artık son demlerini yaşayan güneşin yüzüme vurmasına izin veriyordum. Zor bir ameliyat demiş miydim? Zor olan kısmı bebeği son anda kurtarmanın telaşındandı. O bebek ölü doğsaydı kendimi asla affetmezdim. Çok şükür ki bunca yıllık meslek hayatımda her türlü imkansızlıklara rağmen bebeği yaşatmayı başarıyordum. O bebeği annenin göğsüne ağlarken verebilmenin mutluluğu. İşte bunu size hiçbir betimleme ile anlatamam. Yaşamayan da bilemez zaten, sadece anlayabilir, hissedemez… Kahvemden henüz bir iki yudum almıştım ki telefonum çaldı. Babam arıyordu. “Hayırdır inşallah” dedim korkuyla. Genellikle beni aramaz. Beni genelde annem ya da abilerimden biri arar. Üniversite okumak için evden gittiğimden beri babam sanki bana karşı eski sevgisini kaybetti. Abilerim olmasa gitmeme hayatta izin vermezdi. Hele ki babaannemin “Kız kısmı okur mu? Evlendiğinde kocana diplomanı pişirirsin” sözlerine rağmen. Abilerim sağ olsun “O normal bir kız değil. Ağa kızı. Tabii ki okuyacak ve doktor olup şanımıza şan katacak” sözleri ve babamı ikna çalışmalarıyla Ankara Hacettepe Tıp Fakültesinde okumaya başladım. Mezun olunca beni Şırnak’ta çalışmaya zorlasalar da ben, İzmir’de bir arkadaşımın babasının hastanesinde çalışmayı tercih ettim. Bunu neden mi istemiştim, çünkü oradaki katı kurallar ve düşünceler bana göre değildi. Her zaman büyük bir saçmalık gibi gelirdi. Babamın telefonunu açtığımda sesi ciddi ve kararlıydı. O kadar ki babaannemin öldüğünü düşündüm. Babaannem her ne kadar geri kafalı olsa da beni çok sever bende onu çok severim. Ölmesine dayanamam. İlk sorduğum soru “Birine bir şey mi oldu?” Babam ise bu sözümle bana kırıldığını belli etmek için “Kızımı illa bir kötü haber olduğunda mı arayacağım. Özlediğimden arayamaz mıyım?” dedi. Eskiden sevgisini belli eder beni dizinin dibinden ayırmazdı. Evden uzaklaştığımdan beri sanki babamla da uzaklaştık. Aramıza görünmeyen duvarlar girdi. Şimdi onun bana söylediği bu sözler kalbime hançer gibi saplandı. Bir süre daha konuştuktan sonra hemen Şırnak’a gelmemi istedi. “İzin alamam” desem de ısrar etti. Mecbur kabul ettim. Babamın gelmem için bu kadar ısrar etmesi bana normal gelmedi. Kesin bir şey var ama ne? Babamla telefonu kapatır kapatmaz, parmaklarım titreyerek annemin numarasını tuşladım. “Anne, babaannem... iyi mi?” diye sorduğumda sesim endişeli ve gergin çıkmıştı. Ben annemle konuşurken arkadan babaannemin sesini duyunca da rahatladım. Her şey yolundaydı. Belli ki babam beni özlemiş bunu daha fazla dile getirememişti. Kendisi de “küçüğün ayağına gitmek” sözü yüzünden yanıma gelemezdi. Hemen hastaneden 1 haftalığına izin alıp ilk uçakla Şırnak’a doğru yola çıktım. Şırnak’a vardığımda beni büyük bir heyecanla karşıladılar. İş yoğunluğumdan yaklaşık 2 yıldır Şırnak’a gelmemiştim. Kapıdan girdiğim gibi babaannem bastonuyla hızla yanıma koştu. Ben de koşup babaannemin boynuna sarıldım. Gözlerim dolu dolu oldu. İçim, sıcak çikolata gibi eriyor, her yerime yayılıyordu. Konak çalışanlarından biri hemen bir koyunu yatırıp kurban kesti. Kanını da alnıma sürdü. Bunu yapmasını babaannem istemiş. “Kaza beladan korusun diye” dedi saçlarımı okşarken. Beni gerçekten çok özlemişler. Böyle bir sevgiyle karşılanmak içimi büyük bir mutlulukla doldurdu. Geldiğimi duyan herkes ziyarete gelmek istemiş ama babam kabul etmemiş. “Kızımla baş başa bir gün geçirmek istiyorum” demiş. Büyük ve geniş bir masamız vardır. Tüm aile özel durumlar dışında hep bir arada yemek yeriz. Benim 4 abim var. Tek kız olarak büyüdüğüm bu evde el üstünde tutuldum. Bu kadar erkekle aynı evde büyümenin kötü yanları vardı elbette. Herkes benden hanım hanımcık olmamı beklerken, ben erkek gibi büyüyordum. Okulda arkadaşımın saçını çeken çocuğu döverek, ya da bana bilerek çelme takan kızı saçından sürükleyerek tepki veriyordum. Erkekler gibi futbol oynar, bebekler yerine arabalarla oynardım. Adımı Erkek Fatma’ya çıkarsalar da umursamadım. Liseye geçtiğimde de bu tavrım hiç değişmedi. Güzelleşmemle birlikte arkadaşlarımla haber gönderenler olmuştu. Bir tanesini bana mektup gönderdi diye dövmüştüm. Sonra diğerleri korkudan yanıma bile yaklaşamadı. 4 abim olduğunu ve babamın bir ağa olduğunu hesaba katarsak yanıma yaklaşmamaları da onların can güvenliği için en doğrusuydu. Beni geçseler onlara takılıp tepe taklak olurlardı. İstemeye gelecekler içinde annemi tembihlemiştim. Kim gelirse gelsin “Benim kızım evlenmeyi düşünmüyor” diyecekti. Aşk hayatımı sorarsanız kalbi kırık o kadar arkadaşım oldu ki, aşka hiç cesaret edemedim. Erkeklerde işimi hiç kolaylaştırmıyordu. Çevremdekilerin hepsi çapkın ve uçkurundan başka bir şey düşünmeyen kasıntılardan ibaretti. Genellikle de bana yaklaşan erkekleri buna pişman ederdim. Patronun yeğeni aynı zamanda arkadaşımın kuzeni olan Sinan’ı yanağımı okşadığı için dövmüş, gözünü morartmıştım. Pis züppe, kızlar peşinde pervane diye benim de öyle olacağımı sanmış ve bunun cesaretiyle bana dokunmaya kalkmıştı. Bunun sonunda hastaneden disiplin cezası alma durumunda kalsam da umurumda olmadı. Sağ olsun Kenan amca da beni haklı buldu ve hiçbir işlem yapmadı. Sinan bu durumu takıntı haline getirse de ben oralı olmuyordum. Sürekli odama gelen çiçek ve mücevherleri onun odasına geri gönderiyordum. Bakalım ne zaman vazgeçecek. 3 abim evliydi. Sadece benden 2 yıl önce doğan abim Berat bekardı. O da son konuşmamızda hayatında bir kız olduğunu ona çok âşık olduğunu söyledi. Kim olduğunu ısrarla sormama rağmen söylemedi. Berat abimin yeri bende hep bir başkaydı. En çok onunla dertleşir, tüm sıkıntılarımı bir tek ona anlatabilirdim. Yaşlarımızın yakın olmasından mı onun sırrımı asla anlatmayacağını bilmemden mi bilinmez bir tek onunla rahat rahat konuşabiliyordum. Konağa geldiğimde de evde yoktu. Nerede olduğunu sorduğumda ise şehir dışında olduğunu, birkaç güne geleceğini söylediler. 3 abim ve eşleri hep birlikte konakta yaşıyorlardı. Zorluklar ve anlaşmazlıklar olsa da bizim konakta hiçbir zaman fitne olmazdı. Eltiler kavga da etse annem “sarılın” dediği anda hiçbir şey olmamış gibi eski hallerine dönerlerdi. Annem gelinlerini çok sever asla da oğullarına gelinlerini ezdirmezdi. Bavulumu açtığım anda etrafımı saran 5 yeğenime hediyelerini verirken beni el birliği ile yatağa yatırıp gıdıklamaya başladılar. Babam odama gelip ellerinden kurtarmasa gülme krizinden altıma kaçırabilirdim. Evet ben aşırı gıdıklanan biriyim. Herhalde tek zayıf noktam da bu. Babamla odamda yalnız kaldığımızda gözlerinde bir hüzün gördüm. Nedenini anlayamadığım bu hüznü, bana olan özlemi sandım ve önemsemedim. Bana sarıldı, saçlarımdan öptü kokladı. Sanki son kez öpüyormuşçasına sevgisini göstermekten hiç çekinmiyordu. Bunun altında bir şeyler aramadım. Dedim ya her baba gibi 2 yıldır görmediği kızıyla hasret gideriyor diye düşündüm. Bilemezdim kaderin bana oynayacağı oyunu. Bilemezdim babamın beni düşmanının evine uğurlayacağı için son kez sarıldığını. Gece herkesle birlikte bende uyumuştum. Kâbus dolu bir rüyadan uyanana kadar... O kadar çok korkmuştum ki terler alnımdan boncuk boncuk akıyordu. Kalbim sanki göğüs kafesimde değil de ağzımda atıyor gibi hızlıydı. Boğazım kurumuş, yutkunamıyordum. Yanımdaki sürahi de suyun olmadığını fark ettiğimde üzerime babaannemin ördüğü krem rengi yeleğimi giyip mutfağa indim. Suyumu içerken annem ve babamın sessizce konuştuklarını duydum. İsmimin geçmesiyle konuşmalara kulak kabarttım. “Nasıl göndereyim ben o konağa kınalı kuzumu, bir yanımda Beratım, bir yanımda Nidam. Hangi parmağını keselim diye sorarsın Miran ağa. Bilsem kızımı orada el üstünde tutacaklar Nida’yı ne yapar eder ikna ederim. Bilirim orada kızıma bir gün huzur vermezler. Benim gelinlerime gösterdiğim sevgiyi vermeyi bırak, “okumuş kadın, ağa kızı” demez ırgat ederler yavrumu. Onlar bizim gibi değil Miran ağa. Onlar dağdaki itlerden farksız. Bu yüzden kanlımız değiller mi? Bizden aldıkları cana rağmen biz intikam almadığımız için durmaktalar. Berat ellerine öyle bir koz verdi ki, can almadan intikam alacaklar bizden” dedi annem ağlayan gözlerle. “Ben ne yapayım hatun. Elim kolum bağlı. Berat sevmiş. Kızı başka birine vermeye kalktıklarında dayanamamış kaçırmış. Bize söylese bir hal çare bulurduk. Ona da kızamıyorum sevdalık ne demek ikimizde iyi biliriz. Aşiret ölüm emrini verecekken son anda Mahmut ağa attı bu fikri ortaya. Başka türlüsü sanki mümkünmüş gibi. “Her iki taraftan kan dökülmeden temizleyelim bu işi” dedi. Sanki diğer türlü bu evden cenaze çıkmış olmayacak gibi. “Başka çare yok mudur Ağam. Kızımı onların eline vermeyelim.” Dedi annem çaresizce. “Yoktur hatun. Aşiretin hükmü bellidir. Nida, Siraç ile Berat da Dilan ile evlenecek bu şekilde kan davası da kalkacak. Başka türlüsü iki aşireti de kana boğar.” Dedi babam gözlerinde ilk defa göz yaşı gördüğüm dağ gibi babam çaresizlikle çökmüştü. Ben ise duyduklarımla bir süre kendime gelemedim. Aklıma ilk gelen kaçmaktı. Yolda ne yapacağımı düşünürdüm. Hemen sessizce odama gidip cüzdanımı ve telefonumu aldım. Cüzdanımın içine telefonumu da sığdırıp avucuma sakladım. Başıma da şal alıp arka bahçeden gizlice kaçtım. Hava soğuk ve rüzgarlıydı, ben ise montumu almayı akıl edemeyecek kadar kötüydüm. O Siraç şerefsiziyle evlenmek ölümden farksızdı. Varsınlar kaçtım diye benim de ölüm fermanımı versinler. En azından hayatla mücadele ederken ölürüm. Siraç gibi kendinden başka kimseyi düşünmeyen, her pisliğe bulaşan mafya tipli bir kıroyla evlenmekten iyidir. Bunca sene beklediğim nasibim onun gibi biri olamaz. Olsa da bekar ölür yine de evlenmem. Yürüdükçe aklıma gelen fikirle adımlarımı hızlandırdım. Buradan Nusaybin’e geçecektim. Orada hastaneden tanıdığım yakın arkadaşım Zeynep vardı. Tayini Nusaybin’e çıkmış 3 yıldır da orada çalışıyordu. Eğer ona ulaşırsam hastaneden maaşımın onun hesabına gönderilmesini ister ve yine onun kimliği ile bilet alır İstanbul’a kaçardım. Sonrasında da önüme ilk gelen Ortadoğu ülkelerine gider oralarda kendime yeni bir hayat kurardım. Kararımı vermiştim vermesine de herhangi bir araca binmeden Nusaybin’e kadar nasıl yürüyecektim. Üstelik hava gittikçe soğuyor ve ben titrememi engelleyemiyordum. Telefondan navigasyona bakıyordum. Çekmeyen noktalara geldiğinde o da bir işe yaramadı. Bende göz kararı zifiri karanlıkta yolumu bulmaya çalışıyordum. Dağın arasında bir geçit gördüm. Hem rüzgârdan korunmak hem de saklanmak adına bu geçidi kullandım. Sonunda dümdüz bir araziye çıktım. Aklımda annemin babamın çaresiz konuşmaları vardı. Tekrar tekrar dinlediğim bir bant kaydı gibi zihnimden silinmiyordu. Bir yandan da abime bir şey yapacak olmalarından ölesiye korkuyordum. Buna rağmen kendimi bile bile ölüme atamazdım. Kaçtığım için muhtemelen benim de ölüm fermanım verilecekti. Törenin hükmünden kaçmakta ölüm sebebiydi. Bana hep saçma gelen adet ve töreler artık daha da iğrenç gelmeye başlamıştı. Yoluma devam ettiğim sırada biri bağırdı. “Dur yoksa ateş ederim” duyduğum sesle arkamı döndüm. Az ilerimde duran bana doğrultulmuş silahlı adamı görünce istemsiz bir adım geriye gittim. Tam bir adım daha geriye gidecektim ki bir kez daha bağırdı bet sesiyle “Mayına bastın geri zekalı” dediği an diğer söylediklerini duymadım. Aferin Nida, töreden kaçtın mayına bastın. Hadi çık işin içinden çıkabilirsen. Acaba hangi cins mayın. En az hasarla atlatayım desem sol bacağım kesin kopar. Kafamda bu düşüncelerle hasar durum hesabı yaparken tekrar bağırdı “yüzüme bak” dedi. Korkudan kafamı kaldırdım. Bu adam kesin beni öldürür. Bu nasıl bir suratsızlıktır yarabbim. Soğuktan ayrı titriyorum, mayından ayrı korkuyorum. Bir de bu adam bana öldürecekmiş gibi bakarak hiç yardımcı olmuyor. Telsizle yardım çağırdığında isminin Doğan olduğunu öğrendim. Bunu aklımda tutmalıyım. Buradan kurtulursam bana geri zekâlı diyen bu askere beyin nakli yapmam lazım. İçimden “Allah’ım ölmek ve sakat kalmak için çok gencim. Ne olur kurtar beni bu dertten” diye Rabbime yalvarırken adam göz kırpmadan beni izliyordu. Asıl geri zekâlı kendisi. Beni düşman sanıyor. Bilmiyor tabi babamın komutanlarla ne kadar samimi olduğunu ve onlara defalarca yardım ettiğini. Kürdüz diye adımız çıkmış. O dağdaki adımızı lekeleyenlerden onlar kadar bizde nefret ediyoruz. Gelen askerlerle birlikte benden bakışlarını çekip onlarla konuşmaya başladı. Tam tahmin ettiğim gibi beni düşman sanıyor. Beyin yok ki. Kas yığını odun. Daha kadınlarla nasıl konuşacağını bilmiyor. Bir yandan mayının korkusu bir yandan soğuktan titrememe engel olamıyordum. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Sonradan gelen askerlerden isminin Kerem olduğunu anladığım adam benimle sakin sakin konuştu ve ona durumu anlattım. Buna rağmen bu kaz kafalı beni hala düşman sanıyor. Sınavın da böylesi. Mayınla uğraşan asker mayını iptal ettiğini söylediğinde emin olamadım ama denemekten başka çarem yoktu. Ayağımı yavaşça kaldırıp onun bastığı yerlere basmaya özen göstererek sevinçle çıktım mayın bölgesinden. Son adımı atmıştım ve kafamı kaldırdım. Adam bana öyle bir sert baktı ki ben ilk kez birinin bakışlarından korktum. Ben Nida Kudani, erkek gibi büyümüş ve hiçbir şeyden korkmamış biri olarak, Doğan denilen komutan bozuntusundan mıdır az önceki mayınla yaşadığım ölüm korkusundan mıdır bilinmez bilincimi kaybettim ve sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda, karakolun revirinde koluma serum bağlanmış bir şekilde yatıyordum. Dibimdeki sandalyeye oturmuş, ayaklarını uzatmış, kafasını arkaya doğru atıp şapkasını gözlerine kapatmış uyuyan bir asker gördüm. İnşallah bana bunları yapan asker değildir. Eğer o ise elimden çekeceği var. Önce babamı aramadıklarından emin olmam lazım. Ah salak kafam neden doğruları anlattım ki? Yalan söyleseydim ya. O zaman Miran ağanın kızı olduğumu nereden bileceklerdi ki. O an korkuyla yalan söylesem de ne kadar becerebilirdim bilmiyorum. Şimdi bir de bununla uğraş dur. Cüzdanımı ve telefonumu aradım ama bulamadım. Kesin mayın bölgesinde düşürdüm. Yatakta hafifçe doğruldum. Serumu çıkarıp sessizce odadan çıkacaktım ki gözleri kapalı ve uyuyor olmasına rağmen bana seslendi. “Bir yere mi gidiyorsun kürt kızı” Arkamı dönüp baktığımda gözlerine kapattığı şapkayı kafasına geçirmiş, bacak bacak üzerine atmış pis pis sırıtıyordu. Bu bana geri zekalı diyen kaz kafalı. “Sanane, sana hesap mı vereceğim. Mayın bölgesine yanlışlıkla girmiş ve ölümle burun buruna gelmiş birine düşman gibi mi davranılır. Sana askeriye de böyle mi öğrettiler.” “Evet aynen böyle öğrettiler. Geç yerine serumun daha bitmedi.” Dedi kafasıyla yatağı işaret eden, sert bir ifadeyle. Yanına yaklaşıp gözlerimi gözlerine diktim. Artık ondan korkmuyor ve mayın gibi bir tehlikede de değildim. Onun komutanlığı bana sökmez. “Başka bir emrin var mı paşam. Şimdi ben buradan komutanın odasına gidiyorum. İnşallah babamı aratmamışsındır. Eğer arattıysan elimden çekeceğin var. Sende arkamdan uslu uslu izliyorsun” dedim kararlı bir şekilde, işaret parmağımı da göğsüne vurarak. En azından ben kararlı olduğumu düşünüyordum. Bana cevap vermeden tek hareketle beni sırtına alıp yatağa yatırdı ve hızla yatağın kenarına kelepçeledi. Saniyeler içinde yapmıştı tüm bunları. Nasıl yaptı ya. Ben ne olduğunu anlayamadan kapıya gidip “Kerem!” diye bağırıp el işaretiyle gel yaptı. Koşarak gelen askere “Serumunu çıkardı. Tekrar tak da başıma bela olmasın” dedi. Bu gelen asker benimle sakin sakin konuşan askerdi. En azından onunla normal bir iletişim kurabilirdim. “Kerem’di sanırım. Bu kaz kafalı arkadaşınıza komutanla konuşmak istediğimi söyledim ama beni yatağa kelepçeledi. Bu dağdan gelme mağara insanı kılıklı arkadaşınıza anlattığım gibi size de söyleyeyim. Komutanla konuşmak istiyorum. Babamı aramamıştır inşallah” dedim bir ümit onun normal biri olduğunu düşünerek. Bir yandan koluma tekrar serumu takarken diğer yandan Doğan mıdır ne haltsa ona baktı. Sonra da bana dönüp “Özür dilerim ama buna yetkim yok. Kaz kafalı dediğiniz komutan, burada karakol komutanından sonra en yetkili kişi. O yüzden de onun izni olmadan maalesef görüşemezsiniz” dedi bakışlarını kaçırarak. “Ne demek görüşemem. Beni burada ne hakla tutuyorsunuz. Alt tarafı yanlışlıkla mayın bölgesine girdim. Bunun için suçlu konumuna düşürülemem. Bu mağara insanı beni ne hakla kelepçeler” dedim bağrışlarım odada yankılanıyordu. “Sakin olun lütfen. Az önce büyük bir korku atlattınız. Hem fazla hareket ederseniz canınız yanabilir. Kolunuzda serum var” dedi Kerem. “Ne veriyorsunuz bana! Ne var serumun içerisinde. Şişelerini görebilir miyim?” dedim endişeyle. Doğan denilen adamdan her şey beklenirdi. Bana ne kadar sert baktığını gördüm. “Sanki gösterse anlayacak. Sen bana sabır ver Allah’ım sınavlarım bitmiyor, bitmiyor” dedi öküz adam, ellerini iki yana açıp isyan edercesine. Kerem kenardaki masadan üç küçük şişeyi getirip avucuma bıraktı. B vitamin komplex, magnezyum ve c vitamini şişeleriydi. Çok yürüdüğüm için kaslarımı rahatlatmak için magnezyum gerekliydi. Verilenler vitamin ve doğru miktarda kullanılmış. “Teşekkür ederim verdiğiniz vitaminler için. Doğru miktarda kullanmışsınız. Ben olsam bir de sakinleştirici eklerdim. Malum kaz kafalı arkadaşınıza tahammül edebilmem için Midazolam almam gerekir” dedim Doğan odununa bakarak. Yüzündeki siniri ve bakışlarındaki sertliği gözlerinden okunuyordu. Bir de şaşkınlık. “Doktor ya da hemşire misiniz? “Dedi Kerem merakla. “Evet doktorum” dedim kaz kafalıya bakarak. “Aaa meslektaşız. Uzmanlık alanınız nedir?” dedi Kerem “Kadın doğum doktoruyum. Keşke beyin cerrahı olsaydım da kaz kafalı arkadaşınıza beyin nakli yapsaydım.” Dediğimde yerinden fırlayıp bana işaret parmağı ile tehdit eder gibi konuşmaya başladı. “Bana bak kürt kızı, ben olmasam şu an askerler parçalarını topluyor olurdu. Ettiğin hakaretleri yaşadığın korkuya sayıyorum ve unutuyorum. Babanı aratmadım. Aksine karakol komutanı arayacaktı da ben engel oldum. Cüzdanın ve telefonun da onun odasında. Serumun bitince gider derdin neyse anlatırsın. Şimdi sessizce serumunun bitmesini bekle. Yoksa bir daha seninle bu kadar sakin konuşmam” dediğinde bu defa ben utanmıştım. Doğru söylüyordu. O olmasaydı ben farkında olmadan mayına basacak ve patlayacaktım. Babamı aratmayacak kadar düşünceli olması beni şaşırttı. Bir mağara insanına göre bunu akıl etmesini beklemezdim. Tam bir şeyler söyleyecektim ki yuttum. Biraz mahcup, biraz sinirle arkamı dönüp serumun bitmesini bekledim. Yine yanımda oturmaya devam etti ama hiç konuşmadık. 15 dakika sonra serum bitmiş ve Kerem serumu çıkarmaya gelmişti. “Daha iyi misin?” dedi Kerem sakince. “İyiyim teşekkür ederim.” Dedim ve Kerem serumu çıkarınca iğne yerine bastırmak istedim ama elim kelepçeli olduğu için başarısız oldum. Sessizce kelepçeyi çıkarmasını bekledim. Bu sırada iğne yerine Kerem baskı uyguladı. Doğan ise hiçbir şey demeden sakince gelip kelepçeyi bileğimden çıkardı. Bende diğer elimle serum yerine baskı yapmaya başladım. Yataktan doğruldum ve kapıya doğru yürüdüm. Kapıya kadar gitmeme rağmen hiç ses çıkarmadı. Bu sessizliği kendimi daha da suçlu hissetmeme sebep oldu. İçimde bir yanım onunla hala tartışmak istiyordu ama adil olmak zorundaydım. Haklıydı. “Vicdan azabı çekmektense rezil olmak daha iyidir” dedim içimden ve arkamı döndüm. Yanına yaklaştım. Bakışları yerdeydi. Yüzüme bakmıyordu. “Özür dilerim sana söylediklerim için. Babamı aratmadığın ve beni mayından kurtardığın için teşekkür ederim.” Dedim. Sözlerimden sonra kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Bu bakış diğer bakışları gibi sert değildi. Bakışlarında hayranlık ve şefkat vardı. Bana öyle bakması kalbime ılık bir şey akıttı. Neden böyle bakıyor ki bana. Bakmasın… “Önemli değil. Görevimi yaptım.” Dedi soğuk bir şekilde. Ama bakışları ve sözleri birbirine çok tezattı. Bakışları bana böyle güzel bakarken. Dudakları buz gibi “görevimdi” diyordu. Omuz silktim ve “Olsun. Yine de teşekkür ederim. Hoşça kal” dedim buruk bir şekilde. Tekrar kapıya doğru yürüdüm ve koridorda gördüğüm bir askeri durdurup komutanın odasını sordum. Sağ olsun beni kapısının önüne kadar götürdü. Kapıyı tıklayıp, “gel” sesiyle içeriye girdim. Karşımda gördüğüm adamla şansıma bir kez daha sövdüm. Eyvahlar olsun. Bu devamlı bize gelen komutan, Mustafa abi. Babamı aramamış olması bir mucize. “Hoş geldin Nida. Bunca yıl sonra seni mayın tarlasında görmeyi beklemiyordum” dedi Mustafa abi. Masasında otururken, ellerini birleştirmiş, çenesine koymuş bana bakıyordu. Ben şimdi naneyi yedim sanırım. Kaçma ve kurtulma planlarım rafa kaldırıldı. Babamı aramasa bile abilerimi kesin arar. Yandın Nida hem de çıra gibi…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD