Yeni Görev ve Saplantı

3016 Words
Doğan’ın Anlatımı İnsan, bildiğini sandığı her şeyin aslında bir yanılsama olduğunu ne zaman anlar? Gözlerinin önünde duran gerçeği göremediğinde, en basit ipuçlarını kaçırdığında, etrafındaki herkesin senden bir adım önde olduğunu fark ettiğinde, ne hisseder? Rezan ağanın karşımda durup "Ben kurtlardan Ateş" dediği an, işte o an anladım. Aylardır beraber çalıştığımız, varlıklarını sadece robotik bir sesten ibaret olarak bildiğimiz, terör örgütüne en büyük zarar verecek istihbaratların sahiplerinden birisi, şu an karşımdaydı. Ve ben, tüm istihbarat eğitimime, tüm tecrübeme rağmen bunu görememiştim. Aslında Zülfikar kılıcı ambleminin çakmak ve yüzüğünde olmasından şüphelenmiştim ama bu herkeste olması muhtemel bir durumdu. Sorgulamamıştım. Ama şimdi öğrenecektim. Yiğit Albay'ın buraya kadar gelmesinin asıl sebebini, Siraç'ın sandığımdan ne kadar tehlikeli olduğunu ve en önemlisi benim bu görevdeki rolümün ne olacağı. Her şey çok ani gelişiyordu. Ben bir kurt ile tanışmanın şokunu henüz üzerimden atlatamamıştım ki Yiğit albayın sesiyle irkildim. “Sonunda gelebildin” dedi sert ve otoriter bir ses tonuyla. Hemen kendimi toparladım ve esas duruşa geçtim. “Geciktim, özür dilerim albayım” dedim, bakışlarımı Yiğit albayın gözlerine çevirmiştim. Yüzündeki ifadelerden bana ne kadar kızacağını hesaplıyordum. O sırada Mustafa odadan çıktı ve odaya başka bir asker çağırdı. Ben hala dimdik ve kaskatı duruyordum. Albay bana “rahat” dememişti ve o demezse ben kıpırdayamazdım. Mustafa, odaya başka bir askerle geldiğinde albay bana “Rahat ol Doğan, rahat ol” dedi gülümseyerek. Ufak bir baş selamının ardından yerimde kıpırdandım. “Hadi diğer odaya geçelim” dedi Mustafa diğerlerine bakarak. Biz kapıdan çıkmak üzereyken de diğer askere döndü “Özel ilgi alaka göster. Kendisi bir komutana sıkmaya kalktı” dediğinde askerin gözlerinde öfkeyle karışık bir ateş gördüm. “Emredersiniz komutanım” dedi yüzünde psikopat bir sırıtma ile. Rezan ağa ve Yiğit albay önde, Mustafa ve ben arkadayken, Mustafa kulağıma eğilip “Rezan ağa bana da sürpriz oldu halam oğlu. Bunu bende bilmiyordum” dedi yüzünde gerçekten de hala benim gibi büyük bir şaşkınlık taşıyordu. “Raşit konuşmuş mu?” diye sordum merakla. “Hayır ama Dişçi onu konuşturur merak etme” dedi kendinden emin bir tavırla. “Dişçi?” dedim tek kaşım havalanmıştı. İsmini ilk kez duyuyordum. Onların konuşturamadığı adamı konuşturacak kim olabilirdi ki. “Az önce çağırdığım asker. Özel eğitimlilerden. Kendisi diş doktoru ve can dostu şehit edildiğinden beri acımasız birine dönüştü. Birazdan öttürür adamı merak etme” dedi sırtıma dostane bir biçimde vurarak. Elimde telefon kayıtları vardı. Emri Siraç’tan aldığı açıktı. Onun tetikçisi olduğunu da biliyordum. Peki konuşması neyi değiştirecekti ki. Başka öğrenilmek istenilen neler vardı ki. “Telefonun yanındaysa burada bırak” dedi Mustafa tekrar yanıma yaklaşarak. “Hayır, albayla konuşacağım için yukarıda bıraktım” dedim sakin bir şekilde. Söylediklerimi anladığını başıyla onayladı ve “Artık bende sizin ekiptenim, hayırlı olsun halam oğlu” dedi pis pis sırıtarak. Mustafa’nın benimle çalışması sorun değildi. Şu an tek derdim görevime devam edebilmekti. Anlamadığım tek şey ise Mustafa karakol komutanıydı ve mecburen bu civarda çalışmalıydı. Bizim ekip ise geziciydi. Görev neredeyse biz oradaydık. Mustafa bu şekildeyken nasıl bizimle çalışabilirdi ki. Belki de istihbarat tarafında yer alacaktı diye geçirdim içimden. Az ilerideki bir odaya gittiğimizde, odada sadece bir dolap vardı. Oda neredeyse bomboştu. Mustafa, dolabın önüne geldi ve kapaklarını açtıktan sonra içeride kasa benzeri bir kutucuğa şifre girmeye başladı. Şifre sonrası dolabın içinden metal bir kapı yana doğru otomatik olarak açıldı. Burada bir dolap olduğunu ve içeride gizli bir oda olduğunu da ilk kez görüyordum. Bugün daha ne kadar şaşırabilirdim çok merak ediyordum. Herkes odaya girdiğinde bende arkalarından odaya girdim. Benden sonra Mustafa, önce dolap kapağını sonrada şifreyle odanın kapısını kapattı. İçeride çeşitli silahlar, mühimmatlar ve özel kıyafetlerin yanı sıra, yuvarlak bir masa ve etrafında sandalyeler vardı. Her sandalyenin önünde ise masada duran bir tablete benzer teknolojik cihazlar vardı. Hepsi sandalyelere oturunca Yiğit albay’ın sandalyeyi gösteren el işaretiyle bende yerime oturdum. Yiğit albay yayıldığı sandalyesinde dikleşti ve gözlerini tam karşısında oturan bana dikti. İçimden, “beni timimden ayırmasın” diye dua ettiğim sırada o gözlerime bakmaya devam ediyordu. Kısa bir iç çektikten sonra; “Bu günkü olanları senden beklemezdim Doğan. Sen ki görevine asla duygularını karıştırmamanla bilinen askerlerdendin. Ne oldu sana ne değişti” dediğinde bakışlarımı utançla önüme düşürdüm. Ne dese haklıydı. Yapmayacağım hataları yapmıştım. “Özür dilerim Albayım. Bir daha olmaz” dedim, içimdeki utanç, yüzümün kızarmasından daha ağırdı. “Bundan sonra hata yapamazsın” dediğinde gözlerimi önümden şaşkınlıkla albaya çevirdim. Bu ne demekti. Görevden alınıyor muydum? Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken, içimi ilk kez bir korku telaşı sarmıştı. Olmazdı. Beni görevimden alamazdı. Bunu bana yapamazdı. Bu benim için büyük bir utançtan ötesi olmazdı. Şahadet yemini etmiştim. Beni görevimden ancak ölüm ayırabilirdi. Şu an beni kesseler gözümü kırpmazdım ama duyduklarımla içim kan ağlıyordu. Yüzümde gördüğü telaştan dolayı konuşmaya devam etti. “Görevin artık daha da tehlikeli. Bu nedenle hata yapma lüksün sıfır. Senin hatan tüm operasyonu mahveder” dediğinde bu defa sevinçten ağlamamak için kendimi zor tuttum. Dışımdaki ifade değişmezken, içim bayram ediyordu. Görevden alınmamıştım. Dostlarımdan ayrılmamıştım. “Görev nedir Albayım” dediğimde sesim coşkuyla çıkmıştı. “Sana görevi ve düşmanını Ateş tanıtacak. O her şeyi detaylarıyla biliyor. Sonrasında ne yapacağımıza da ortak karar vereceğiz ama sana söyleyeceğim tek şey, sen artık bu operasyonda anahtar ve kilitsin. Ona göre davranacaksın” dediğinde başımı yukarı aşağı sallayarak sözlerini onayladım. Sonra da Ateş’e döndüm ve anlatacaklarını dinlemeye başladım. Her ne anlatırsa, benim için hafızama kazıyacağım detaylar olacaktı. Nida’nın Anlatımı İçim kıpır kıpırdı. Sanki bulutların üzerinde süzülüyor, aşağıdaki dünyaya çok uzaktan bakıyor gibiydim. Bugün benim en mutlu günüm ilan edilmişti. Artık benim de aşk hayatım vardı. Gerçi evlilik hayatımın aşk hayatımdan önce başlaması sıralamayı şaşırtmış olsa da sonuç olarak benim artık bir sevgilim vardı. Sevgilim aynı zamanda kocamdı. Biz Doğan ile evli olup, sevgili olmayı seçmiş iki şapşaldık. Öyle mutluydum ki hastanenin o kendine has, keskin kokusu bile bugün burnuma en güzel parfüm kokusu gibi geliyordu. Yatağın içinde öylece uzanırken, dudaklarımda engel olamadığım aptal bir gülümseme vardı. Akşamdan beri ateşim düşmüş, o ciğerlerimi söken öksürük yerini hafif bir hırıltıya bırakmıştı. Annemin evden termosta getirdiği o bol zencefilli, ballı kış çayından iki koca bardak içmiştim. İlaçların sersemliği geçmiş, yerine tuhaf bir enerji gelmişti. Kendimi gerçekten iyi hissediyordum. Ama içimde... Tam göğsümün orta yerinde adı konulamaz bir sıkıntı vardı. Sanki görünmez bir el kalbimi avuçlamış, hafifçe sıkıyordu. Oysa her şey ne kadar da güzeldi. Seviyor ve seviliyordum. Neden içimde böyle bir sıkıntı olduğuna anlam veremiyordum. Gözlerimi kapatınca Doğan’ın o sert ama bana bakarken yumuşayan bakışları geliyordu aklıma. İlk öpüştüğümüz o an... Allah’ım, içimdeki o cıvıl cıvıl çocuğu zapt edememiştim. Kalbim göğüs kafesime dar gelmiş, sanki binlerce kelebek aynı anda kanat çırpmıştı. O kadar sert, o kadar dokunulmaz duran o adamın, dudakları dudaklarıma değdiğinde hissettiğim o kor ateş... İlk defa birinin yanında kendimi bu kadar savunmasız ama bir o kadar da güvende hissetmiştim. Aşk dedikleri bu muydu? Birinin varlığıyla dünyayı fethedecekmiş gibi hissedip, bir bakışıyla dizlerinin bağının çözülmesi miydi? Bu heyecanı kana kana yaşamak isterken, o içimdeki uğursuz sıkıntı bir türlü peşimi bırakmıyordu. Doğan, Mustafa abiyle işlerini halletmek için giderken içimdeki korku daha da büyüdü. Sanki ona bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Annemler geldiğinden beri içimden gitmeyen bu his Doğan’ın gidişiyle daha da artmıştı. Yanımda olsaydı ve ellerini tutarak uyuyabilseydim ama onu işinden alı koyamazdım. Bu durumlara alışmam gerekiyordu. O bir askerdi ve hep ölümle burun buruna yaşayacaktı. Annem, can sıkıntısından örgü ile uğraşırken, abim de telefonda maç izliyordu. Ben ise sadece Doğan’ı düşünüyor, akşam geldiğinde onunla neler konuşacağımı, ona neler soracağımı düşünüyordum. Ne sorulurdu mesela. Arkadaşlarım burcunu sorarlardı. Uzun uzun çocuğun burcunun uyumu hakkında, karakteri hakkında konuşurlardı. Bana da bu hep saçma gelirdi. Bence en doğrusu tuttuğu takımı sormak. Eğer Galatasarayı tutmuyorsa bu bizim için büyük bir problem. Aynı evde iki düşman aile gibi olabiliriz. Ben bu detayları düşündüğüm sırada kapı açıldı ve içeriye genç bir erkek hemşire girdi. "Nida Hanım, kontrolleriniz başlayacak," dedi sakin bir ses tonuyla. Sonra annemle abime dönüp, "Yalnız doktor bey ve başhemşire hanım odada ve koridorda kimseyi istemiyor. Refakatçilerin bahçeye ya da kantine geçmesi gerekiyor. Kontrol biraz uzun sürebilir," dedi. Annem kaşlarını çattı. "Neden ki oğlum? Ben yanında dursam ne olur, bir zararım olmaz," diye itiraz edecek oldu ama hemşire kabul etmedi. Normalde bu durum sadece sabah kontrollerinde olurdu. Öğlen saatinde ekstra kontrol yapılmaz, yapılsa da refakatçileri odadan çıkaracak bir durum yaşanmazdı. Virüs bulaşmasın, odada insan sayısı az olsun diye yapılmış olabileceğini düşündüm. Abim de "Hadi ana, doktor işini yapsın, biz bir aşağı inip nefes alalım," diyerek annemi ikna etti. Onlar odadan çıkınca yatakta dikleştim, sırtımı yastığa yasladım. Doktoru beklemeye başladım ama sıkıntım katlanarak artıyordu. Sanki içimde bir ağırlık vardı ve patlamak üzereydi. Tam o sırada kapı tıklandı. "Gel," dedim, hemşirenin söylediği üzere doktorun geleceğini düşünmüştüm. Kapı açıldığında, önce kocaman bir demet kan kırmızısı gül girdi içeri. Güllerin hemen yanında, ayrı küçük bir buketin içinde ise o boynu bükük, hüzünlü Ters Laleler duruyordu. Bakışlarımı çiçeklerden çekip onları tutan ellere, oradan da o yüze çevirdiğimde kanımın donduğunu hissettim. Siraç... Kaşlarım kendiliğinden çatıldı, ellerim pikenin altındaki çarşafı sıktı. "Senin burada ne işin var?" diye dişlerimin arasından konuşmaya başladım. Öfkem yükseldikçe yükseliyordu. Buraya gelmeye, beni ziyaret etmeye nasıl cüret ederdi. Yüzümdeki sert ifadeye ve ona nefret dolu bakmama rağmen, o bunları umursamadan önce gül buketini önüme koydu ve sandalyeyi yanıma doğru yaklaştırdı. Gözlerinde o bildiğim karanlık ama bir o kadar da üzerime titreyen, hastalıklı bir şefkat vardı. Sakin ol gülüm," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Seni çok merak ettim. İyi olduğunu kendim görmek istedim," dedi çok düşünceli, çok kibar ve çok aşık görünerek. Üzerindeki lacivert ceketinin ön düğmesini açtı ve sandalyeye rahatça oturdu. Bu hali beni kandıramazdı. Ben onun ciğerini biliyordum. Yaptığı tüm pisliklerden haberdardım. 2 yıl önce yanıma gelip bana aşkını söylediğinde öfkeden gözlerimin renginin bile değiştiğini hissetmiştim. O günde elinde bu ters lalelerden vardı. O çiçeğin bendeki yeri ayrıydı ve bunun onu nereden bildiğini bilmiyordum. Yüzüne bir tokat atmak istedim ama elimi havada yakaladı. “Benimle evleneceksin ve seni dünyanın en mutlu kadını yapacağım” dediğinde ona nefretle bakıp suratına tükürdüm. Bunca pisliğin içinde ne mutluluğundan bahsediyordu. Çok geçmeden İzmir’e geri döndüm ama bir yandan da hacker bir arkadaşımın yardımıyla Siraç’ı araştırdım. Bize düşman aile olmasına rağmen, bana bunları söyleyecek özgüveni ve gücü nereden geliyordu. Araştırmalarım sonucunda onun nasıl bir adam olduğunu anlamıştım. Mide bulandırıcı ve korkunç biriydi. Onu gördüğümde midemde sadece tiksinme refleksim tetikleniyordu. Onunla tekrar karşılaşmamak adına da bir daha memleketime geri dönmemiştim. Söylediği şeyi yapmasından korkuyordum. Gözlerindeki o kendinden emin bakışı gördüğümde bunu anlamıştım. Bazen rüyalarıma giriyordu. Kâbus gibi evimin içinde geziniyor, saçlarımı öpüp gidiyordu. O dakikalarda panik atak krizleri gibi kısa süren bir sinir krizi ile baş başa kalıyor, bir süre nefes alamıyordum. “Sana bana “gülüm” deme hakkını kim verdi?” dedim nefret dolu bakışlarımı gözlerine dikerek. Bu sözüm üzerine gülümsedi. Tebessümünün arkasındaki karanlığı sadece ben mi görebiliyordum. “Gönlüm verdi. Sana “gülüm” dediğimde soğuyor, yoksa cayır cayır yanıyor” dedi gözlerime bakmaya devam ederek. “Gönlünü de al ve defol git Siraç. Midemi daha fazla bulandırma” dedim önümdeki gül buketini ona fırlatarak. Buket onun yüzüne çarpıp yere düştüğünde gözlerini kapattı ve sakince buketi yerden alıp kenardaki masanın üzerine bıraktı. Sonra elindeki tek dal olan ters laleyi kucağıma bıraktı ve sandalyesine geri oturdu. Kucağımdaki laleye baktığımda gözlerim doldu. Aklıma gelen sahne ve yüz ile yüzüme çöken acıyı gizleyemedim. Bu çiçeğin bendeki ismi Suna’ydı. Canımı acıtan, kalbimi kanatan ama çok değerli olan çiçekti. “Bilirim bu laleye kıyamazsın. Senin için anlamını da bilirim” dedi uzaklara dalarak küçük bir tebessümle konuşmasına devam etti. “Lise dönemlerindeydin. Çok yakın olduğun bir arkadaşın sevmediği bir adamla evlendirildiği için canına kıymak istemişti. Sen de onu ziyarete gitmiştin. Onunla avluda konuştuğunuz sırada kızın gözleri annesinin saksıda yetiştirdiği bu hüzün çiçeğine takılmıştı. Çiçeği kucağına alıp, “Eğer o adamla evlenirsem bende bu çiçek gibi boynumu bükerim. Bir daha nefes alamam. Bu çiçek benim ruhum gibi Nida, dik durmaya hakkı olmayan bir hüzün var omuzlarında” demişti ve sen de arkadaşına sarılmış onu teselli etmeye çalışmıştın. Sonra o arkadaşın tekrar canına kıymıştı ve ölmüştü. Mezarını ziyarete gittiğinde toprağına bu çiçeklerden dikmiştin. Biliyorum ki o çiçeğe her baktığında da arkadaşını hatırlıyorsun” dedi ve iç çekti. Siraç tüm bunları nereden biliyordu? Yüzümdeki şaşkın ifademi gizleyemiyordum. Parmaklarımın uçlarının buz kestiğinin farkındaydım. Tüm bunları biliyor olması beni ürkütmüştü. Bakışlarını lalelerden çekip gözlerime baktığında, yüzümdeki şaşkın ifadeden içimi okumuşçasına; “Bunları nereden bildiğimi merak ediyorsun dimi. Sen sevdamı dün başladı mı sandın. O sevda çocukluktan beri işte tam buradadır.” dedi elini kalbinin üstüne koyarak. “Ben o günden beri her an senin etrafındaydım,” dedi ve elime uzanmak istedi. Elimi çektiğimde de kendini hafifçe geri çekti. Laleye baktı bir süre ve sonra konuşmasına devam etti. “Bu çiçeği sana arkadaşını hatırla üzül diye getirmedim. Sana bu çiçeğin bendeki anlamı için getirdim,” dedi bakışlarını gözlerimden çekmeden konuşuyordu. “Senin başka bir adamla yalandan da olsa evlendiğini duyduğumda içimdeki sevda da aynen böyle boynunu büktü. Ne zaman ki sana tekrar kavuşurum, işte o zaman laleler boyun bükmez” dedi laleyi işaret ederek. Duyduğum cümle ile sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. Benim Doğan ile yalandan evlendiğimi nereden biliyordu. Üstelik aşiret toplantısında da her şeyin ispatlandığını öğrenmiştim. Böyle bir sözün arkasında elbet bir kanıt olmalıydı. “Ne saçmalıyorsun sen. Doğan benim kocam ve biz birbirimizi çok seviyoruz. Sen de evli bir kadının etrafında dolaşan bir itsin. Bundan fazlası olamazsın” dedim öfkeyle gözlerine bakarak. Bu konudaki şaşkınlığımı ve korkumu ona gösteremezdim, gösterdiğim an söylediklerinin doğru olduğunu ben ispatlamış olurdum. “Öyle mi?” dedi yüzüne tiksindiğim bir gülümseme yerleştirerek. “Ah be gülüm. Ben seni senden daha iyi tanıyorum haberin yok. Senin hiçbir zaman sevgilin olmadı. Yanına hiçbir erkek yaklaşmadı. Sence ben sevdiğim kadını başı boş bırakacak birine mi benziyorum” dedi gözlerinde kendinden emin bir ifade vardı. “Senin her adımını takip ettirdim. O adamla da kaçtığında tanıştığını da biliyorum. Benimle evlenmemek için böyle bir oyun oynadığını da biliyorum” dedi ve sandalyesini biraz daha bana doğru çekti ve daha yakınıma geldi. “Madem benim gülümün canı oyun oynamak istiyor, oynarız. Sen ancak benim olabilirsin. Seni benden başkasına yar etmem. Bu oyuna ona göre devam et” dedi sandalyede dikleşip daha rahat bir şekilde oturarak. “Hayal dünyanı da al ve defol git Siraç. Eğer gitmezsen avazım çıktığı kadar bağırıp bütün hastaneyi buraya toplarım. Rezil olmak istemiyorsan defol” dedim öfkeyle dolu gözlerimle ona bakarken. Sesim gittikçe yükseliyordu. “Sakin ol gülüm” dedi yandaki sürahiden bir bardak su doldurup bana uzattı. “İç bu suyu, biraz daha iyi hissedersin” dediğinde su dolu bardağı elinden nazikçe alıp içindeki suyu tek hamlede suratına döktüm. Gözlerini kapattı ve yüzünü cebinden çıkardığı bir mendil ile sildi. O kadar sabırlı, o kadar alttan alan bir tavrı vardı ki, bu hali beni öfkelendirmekten çok daha fazla korkutuyordu. “Buraya seni benim hastaneme götürmek için geldim. Burada sana iyi bakmıyorlar. O yüzden çok öfkelisin” dedi sanki suratına bir bardak su dökülmemiş, üzeri ıslanmamış gibi sakince konuşuyordu. “Öfkemi tetikleyen tek şey var o da sensin. Defol git” dedim gözlerine daha öfkeli bakarak. “Tamam gülüm. Buna da tamam. Sen ne istersen o” dedi ve ayağa kalktı. Tam bir adım atmıştı ki tekrar bana döndü. “Unutmadan söyleyeyim. Sen mutlaka biliyorsundur ama eğer ki dul bir kadın olursan, aşiret kararıyla benimle evleneceksin. Ben seni her halinle kabul ederim bu konuda bir sorun yok ama işte adama yazık olacak” dedi yüzüne psikopat bir gülümseme yerleştirerek. Ne! Hani her şey düzelmişti. Hani benim Siraç ile evlenme zorunluluğum kalmamıştı. Bunu neden bana kimse söylememişti. Dul kadın derken. Ne demek istemişti. Doğan’ı öldürmekten mi söz ediyordu. Yüreğime ağır bir taş oturdu. Onun benim yüzümden öldürülmesi. Daha yeni filizlenen aşkımın ölmesi. Doğan’ın bu dünyadan gitmesi. Buna dayanamazdım. Olmazdı. Olamazdı. Yanımdaki bardağı duvara fırlattım ve kolumdaki serumu çıkarıp ayağa kalktım. Siraç büyük bir dikkatle beni izlerken yerdeki cam parçalarından bir tanesini alıp boğazıma dayadım. Siraç, elimden cam parçasını almak için üstüme geliyordu ki “Yaklaşma!” diye bağırdığımda ellerini yukarı kaldırıp “Tamam gülüm. Durdum. Yeter ki o camı elinden bırak” dedi. Yüzünde ilk kez korku görmüştüm. Benim kendime zarar vermemden korkuyordu. “Eğer ki Doğan’a bir şey olursa, onun kılına dahi zarar gelirse, eğer o ölürse…” dedim titreyen sesimle. “İşte o anda bende ölürüm. Yemin ederim ki gözümü bile kırpmadan kendi canıma kıyarım” dediğimde gözlerinin dolduğunu gördüm. “Bu kadar mı nefret ediyorsun benden” dedi sesi çatallaşmıştı. “Evet Siraç. Senden iğreniyorum. Senin karın olmaktansa toprağın altında olmaya razıyım” dedim gözlerimi gözlerine dikerek. Söylediklerimle bana arkasını döndü ve başını öne eğdi. Yüzünü dönmeden. “Tüm dünyayı yakarım da bir sana kıyamam” dedi ve kapıya doğru adımladı. “Benim olacağın günü bekleyeceğim ve o adama sırf sen istedin diye dokunmayacağım” dedi ve kapı koluna uzandı. “Belki bir gün. Sevdamı anlarsın gülüm” dedi ve arkasını dönmeden odadan çıktı. Onun gidişiyle ayakta duracak halim kalmamıştı. Bacaklarım titreyerek yere yığıldım. Elim kalbime gitti. Kalbim korkuyla deli gibi çarpıyordu. Ne yapacaktım şimdi. Siraç’ın bana saplantılı bir aşk beslediğini artık öğrenmiştim. Beni çocukluktan beri takip edecek, tüm yaşantımı bilecek ve hayatıma müdahale edecek durumda olduğunu bilmiyordum. Tahminimden de fazlaydı bu. En önemlisi ondan kolayca kurtulabilmek artık hayal gibiydi. Aklıma gelenle hızla yerden kalktım. Başımın hafifçe dönmeye başlamasını umursamadan telefonumu elime aldım. Hemen Doğan’ı aramaya çalıştım. Duyduğum ses ile korkularım iki katına çıkmıştı. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” bant kaydını dinlerken korku içimde bir volkan gibi büyüyordu. Ona bir şey olma ihtimali beynimden hızla geçtiğinde kalbime bir bıçak saplandı. Tekrar aradım ve tekrar aynı bant kaydını dinledim. Ona ulaşamayınca Cihat abimi aradım. “Abi hemen odaya gelir misin? Çok acil” dedim ve telefonu kapattığımda kendimi yatağa bıraktım. O an elimden sızan kanı fark ettim. Serumu hızla çekmemden dolayı kan yavaşça parmaklarımdan aşağı doğru süzülüyordu. Odanın içi kan olmuştu. Boğazıma dayadığım cam parçasının tenime değen kısmında açılan kesikte, hafifçe kanamaya başlamıştı. Yanımdaki peçetelerden alıp boynuma bastırdım. Annemlerin bunu görmesini istemiyordum. Onlara Siraç'ın odaya geldiğini söyleyemezdim. Kimseyi üzmeye hakkım yoktu. Gözlerimi kapattım. Yorgun hissediyordum. Tükenmiş hissediyordum. Korkuyordum. Bu defa kendim için değil. Sadece Doğan için korkuyordum. Ona bir şey yapmayacağını söylemişti ama onun sözüne ne kadar güvenebilirdim ki. Belki de en doğrusu Doğan’ın benden uzak durmasıydı. Benim yanımdayken, sırf benimle evli olduğu için öldürülebilirdi. Ben buna dayanamazdım. Onu ne kadar sevsem de belki de en doğrusu onun iyiliği için benden uzak durmasıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD