Görev Neyse O

2366 Words
Doğan’ın Anlatımı Adalet, bir meyvenin olgunlaşması gibidir. Zamanını bekler, sabır ister. Aceleyle koparılan yeşil bir elma nasıl ekşi ve ham kalırsa, aceleyle alınan intikam da öyledir. İçindeki zehir, sadece düşmanı değil, seni de yavaş yavaş öldürür. Siraç’a duyduğum öfke, içimi yakan bir kor gibiydi. Ama onu şimdi, burada, delice bir hınçla yok etmek, her şeyi berbat ederdi. Sabretmeliydim. Tıpkı bir keskin nişancı gibi, en uygun anı beklemeli, kurşunum hedefi tam on ikiden vurmalıydı. Her şey, bir düzen içinde, vakti geldiğinde olacaktı. Mustafa’yla birlikte Nida’nın odasına doğru ilerlerken, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordum. Siraç’ın yüzü gözümün önüne geliyor, Raşit’in soğuk bakışları beynimi kemiriyordu. Ama koridorda attığım her adım, Nida’ya biraz daha yaklaştığımı hissediyordum. O, şu an içimdeki tüm karanlığı dağıtan tek ışıktı. Kapıya gelmemize az kalmıştı ki Mustafa beni durdurdu, elini omzuma koydu. “Artık sende evliler kervanına katılıyorsun halam oğlu. Şimdiden geçmiş olsun” dedi sırıtarak. “Niye geçmiş olsun lan. Ben halimden memnunum. Sen kendine bak” dedim rahat bir şekilde, omzundan elini hafifçe silkerek. Evlilikte korkulacak ne varsa. Babamın öğrenmesi dışında. Ona nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. “Seni de göreceğiz, seni de göreceğiz” dedi başını hafifçe sallayarak, gözlerinde alaycı bir ışıltıyla. Tecrübe konuşuyordu. Yengem ona çok bile dayanmıştı. Başkası olsa Mustafa’yı kapıdan içeri sokmazdı. İçeri girdiğimizde Nida, yastıklara yaslanmış, annesiyle sessizce sohbet ediyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı, içimi ısıtan gülümsemesiyle bana baktı. O bakış, bahçede üzerime gelen kurşunları, Siraç’ın beni öldürme planlarını, her şeyi unutturuyordu. Mustafa, önce Hicran annemin yanına gitti. Elini öperek, “Geçmiş olsun yenge” dedi. “Sağ olasın komutan. Buyurun şöyle oturun” dedi Hicran anne, eliyle Mustafa’ya sandalyeyi göstererek. Mustafa sandalyeye oturduktan sonra, Nida’ya döndü. “Geçmiş olsun. Doğan anlattı. Fena üşütmüşsün. Nasılsın, daha iyi misin?” dedi Mustafa, sesinde samimi bir ilgi vardı. “Şimdi iyiyim abi, çok teşekkür ederim. Sen nasılsın” dedi Nida, yüzünde minnettar bir gülümsemeyle. “Çok şükür biri benim halimi hatırımı sordu,” dedi Mustafa, bu sefer bana dönüp, kaşlarını kaldırarak sitemli bir şekilde. “Gör bunları Doğan. Gör de azıcık feyiz al.” Ulan, silahlı saldırıya uğrayan bendim. Adam bana iyi misin, yaralandın mı diye sormadan, kimin saldırdığını sordu. Şimdi de gelmiş bana sitem ediyor. Gerçi Mustafa, prensesi üzerimizden çıkarmadığımızı biliyordu. Yanına rahat tavırlarla geldiğim için de yaralanmadığımı anlamıştır. “Sen de azıcık insanlıktan feyz alsan keşke,” dedim bıkkın bir şekilde. O ise yüzünde beliren yaramaz bir çocuk ifadesiyle tekrar Nida’ya döndü. Bu yüz ifadesini tanıyordum. Altından mutlaka bir bokluk çıkardı. İnşallah Nida’ya konuşmalarımız ile ilgili saçma sapan bir şey söylemez diye içimden dua ediyordum. “Bu arada yengenin de çok selamı vardı sana,” diye söze başladı, sesini biraz daha yumuşatarak. “Hastanede olduğunu duyunca çok üzüldü. ‘Geçmiş olsun’ dediğini söylememi istedi. Seni çok merak ediyor. ‘Gelinimizi buraya getir de bir tanışalım’ dedi. Müsait olduğunuzda Doğan ve seni yemeğe çağırdı,” dedi samimi bir tavırla. İçimde bir şüphe uyandı. Mustafa’dan her şeyi beklerdim. Ne yapmayı planlıyor acaba diye içimden geçirmeye başlamıştım. Gözüm üzerindeydi, her hareketini izliyordum. “Aleyküm selam abi. Olur, neden olmasın? Değil mi Doğan?” dedi Nida, bakışlarını bana çevirerek. “Olur, benim için sorun yok,” dedim, başımla onaylarken, bir yandan da gözlerimi kısmış, dikkatli bir şekilde Mustafa’yı izlemeye devam ediyordum. Kafasındaki tilkileri görebilseydim keşke. “Şu hastane işi hallolsun geliriz inşallah. Benden de çok selam söyle yengeme,” dedi Nida, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle. “Tamam, siz geleceğiniz zaman haber verirsiniz,” dedi Mustafa. Tam o anda, cebinden gelen mesaj sesiyle irkildi. Telefonunu çıkarıp ekranına baktı ve yüzü bir anda değişti. Tüm rahatlığı kaybolmuş, yerini sert bir ciddiyete bırakmıştı. Hızla ayağa kalktı. “Hasta ziyareti kısa olur derler. Tekrar geçmiş olsun,” dedi ve hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Onunla birlikte ben de koridora çıktım. Tam kapıya geldiğimizde, beni kenara çekti ve kulağıma eğildi. Sesini iyice alçaltarak, “Nida yalnız değil. Annesi yanında. Benimle gel, önemli bir mesele var,” dedi Mustafa, bakışlarındaki aciliyet her şeyi anlatıyordu. “Tamam. Bekle, hemen geliyorum,” dedim ve içeriye döndüm. Önce Hicran annenin yanına gittim. Saygılı bir tavırla eğildim. “Anne, dışarıda halletmemiz gereken bazı işler var. Mustafa’yla birlikte gidip şunları bir yoluna koyalım. Akşama kadar dönemeyebiliriz. Ben gelene kadar Nida’nın yanında kalabilir misiniz?” diye sordum. Hicran Anne, şefkat dolu bakışlarla bana baktı. Elini uzatıp koluma hafifçe dokundu. “Tabii ki oğlum, ne demek. Ben zaten gitmeyecektim. Sen merak etme, kızımın yanındayım. İşini gücünü hallet, rahat rahat gel,” dedi, sesi güven vericiydi. Nida’ya döndüm. Bakışlarında derin bir endişe vardı. Mustafa’yla gidecek olmamdan mı, yoksa işimin tehlikeli olmasından mı kaynaklanıyordu bu endişe, bilmiyordum. Yanına oturdum ve elini avuçlarımın arasına aldım. Parmakları soğuktu. “Dikkat et kendine. Bir şey olursa mutlaka beni ara. Hemen gelirim,” dedim, ceylan gözlerine uzun uzun, sözümü vurgularcasına bakarak. “Ararım. Sende dikkatli ol. Çabuk gel, olur mu?” dedi, sesi hafifçe titriyor, üzgün bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. “İşim biter bitmez, hemen gelirim, merak etme,” dedim, ona doğru yaklaştım ve alnından öptüm. Dudaklarım tenine değdiğinde, gözlerini kapattı. Sanki bu temasın verdiği güveni içine çekiyordu. Tam kalkacaktım ki, elimi sıkıca tuttu, bırakmak istemiyormuş gibi. “Lütfen dikkatli ol. İçimde bir sıkıntı var,” dedi, gözlerimin içine dikerek, bakışlarında yalvarış vardı. “Merak etme,” dedim ona yumuşak bir gülümsemeyle. Tekrar eğildim, kulağına yaklaştım ve fısıldadım: “Sana hep dönerim.” Nida’nın yanakları hafifçe kızardı. Bana öyle bir baktı ki, annesi yanında olmasa ona sıkıca sarılırdım. Şimdilik, alnındaki öpücükle ve elimi sıkışıyla yetinmek zorundaydım. Avucumdaki elini hafifçe sıktım ve ayağa kalktım. Mustafa’yla koridorda hızla ilerledik. O zamana kadar ikimiz de konuşmadık. İkimizde sessizlik yemini etmiş gibiydik. Arabaya geçince Mustafa anahtarları tekrar bana attı ve “Sen kullan,” dedi, sesi düşünceliydi. Direksiyona geçtim, kemeri taktığım sırada, Mustafa’nın ciddi, hatta tedirgin bir şekilde yüzüme baktığını gördüm. Bu, onun için alışılmadık bir haldi. “Hayrola, çok özledin herhalde. Bakışlarını benden alamıyorsun,” dedim, gülümsemeye çalışarak gergin havayı dağıtmak için. “Zevzekliği bırak da Siraç ile ilgili planın ne, onu anlat,” dedi Mustafa, omzunu koltuğa yaslayıp bana döndü, yüzünde alaycılık namına bir şey kalmamıştı. Ne olmuştu da daha yeni konuştuğumuz meselenin detaylarını merak ediyordu. “Plan basit,” dedim, kontağı çevirip arabayı hareket ettirdim. “Bağ evine gidip Raşit itini sorguya alıyoruz. Konuşma kayıtlarını vs. de gösterip Siraç’ı köşeye sıkıştırıyoruz. O kayıtlar aşiret görürse tüm itibarı yerle bir olur. O kayıtlar benim şikayetimle işleme alınırsa hapse atılır. Eğer rahat durursa herkes rahat eder.” “Ne güzel de plan kurmuşsun sen öyle,” dedi Mustafa, başını iki yana sallayarak, sesinde açık bir kuşku vardı. “Siraç’ı tanımadığın çok belli. Tahmin ettim onu hafife alacağını, o yüzden sordum.” “Ne kadar da büyüttün o iti,” diye çıkıştım, bir elimi direksiyondan kaldırıp savurarak. “O şımarık bir ağa oğlundan fazlası değil, Nida’yı kendine takıntı yapmış, kaybedince de kendine yedirememiş. Hepsi bu.” “Değil işte,” dedi Mustafa keskin bir tonla, oturduğu yerde doğruldu. “Sana daha önce de anlattım. Siraç kilit kişi. Tahminimize göre Siraç, göründüğünden çok daha tehlikeli.” “Götümün tehlikesi,” diye mırıldandım, gözlerimi yoldan ayırmadan. “Hiçbir bok yapamaz.” “Birazdan sana telefon gelecek,” dedi Mustafa, iç çekerek koltuğuna geri yaslandı. “O anlatsın sana. Beni ciddiye almıyorsun. Belki onu dinlersin,” diye ekledi, sesindeki sitem ve endişe karışımı beni rahatsız etti. Ciddiydi. Mustafa’nın bu hali, olayın sandığımdan çok daha derin ve zor olduğunun bir göstergesiydi. Ama hangi işimiz kolay oldu ki? Aradan geçen iki dakikanın ardından, beklenen oldu ve telefonum çaldı. Ekrana baktığımda arayanın Yiğit Albay olduğunu görünce yutkundum. Arabayı sağa çektim ve hemen telefonu açtım. “Efendim Albayım,” dedim, sesimdeki resmiyetin altında hafif bir gerginlik vardı. “Bugün olan olaydan haberim var Doğan,” dedi Yiğit Albay, sesi her zamanki sakin tonundan biraz daha soğuk ve mesafeliydi. “Senin arayıp söylemeni beklerdim.” “Albayım, kişisel mesele olduğu için sizi rahatsız etmek istemedim,” diye açıklamaya çalıştım. “Senin kişisel meselen olamaz Doğan,” diye kesti, sesindeki keskinlik beni ürpertti. “Seni ve timini ilgilendiren en ufak detay bizi ilgilendirir. Anlaşıldı mı?” “Özür dilerim Albayım. Bir daha olmaz,” dedim, yutkunarak. İçimde bir şeyler düğümleniyordu. “Timini yanından göndermişsin. Silahsız geziyorsun, seni vuran adamı buluyorsun ama hiçbir şey yapmıyorsun. Hayırdır Doğan? Sen ne zamandır görevini, üstlerini yok saymaya başladın?” Soruları, her biri bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu. “Albayım, açığa çıkmak üzere olduğumuz için timi babamın yanına gönderdim. Eşim hastalanınca da…” diye söze girdim, ama o sözümü kesti. “Bana bahane anlatma Doğan. Ben sana açıkla diye söylemedim. Hatalarını kendi kulaklarınla duy diye söyledim.” Derin bir nefes aldı, sesi biraz daha yumuşadı, ama arkasından gelen cümle daha da ağırdı: “Gelelim asıl meseleye. Mustafa’nın karakolundayım. Hemen buraya gel. Mevzu derin.” Telefonu kapattığımda, avuçlarım terlemişti. İlk kez Yiğit Albay’dan böyle bir azar, böyle bir uyarı almıştım. Nasıl böyle hatalar yapabilmiş, nasıl bu kadar dağınık davranabilmiştim? Niyetim, işler yatıştıktan sonra timimin yanına dönmekti, ama olaylar bir türlü bitmek bilmemişti. Şimdi Albay’ın karakola kadar gelmesi hiç normal değildi. Görevden alınma, timimden uzaklaştırılma tehlikesi ile burun burunaydım. Bu, bana verilebilecek en büyük ceza, en ağır darbeydi. Arabayı tekrar çalıştırdığım sırada yanımdaki Mustafa’ya baktım. Sessizce oturuyor, camdan dışarıyı izliyordu. Muhtemelen benim sormamı bekliyordu. “Sen biliyor muydun?” diye sordum, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışan sakin bir ses tonuyla. “Neyi?” dedi, başını bana çevirerek, kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Yiğit Albay’ın senin karakoluna geldiğini.” “Herhalde, biliyorum” dedi, omuz silker gibi hafif bir hareket yaparak. “Mesaj geldi. O yüzden sana da ‘gel’ dedim zaten.” “Ne konuşacağını biliyor musun?” diye üsteledim, göz ucuyla onun yüz ifadesini okumaya çalışarak. Mustafa, uzun bir süre hiç konuşmadı. Derin bir nefes aldı ve sonra yavaşça, sanki her kelimeyi tartarak konuşmaya başladı; “Doğan… Siraç sadece şımarık bir ağa oğlu değil. O, bu bölgedeki karanlık işlerin bir nevi organizatörü. Silah kaçakçılığı, uyuşturucu, para aklama… Küçük bir çetebaşı değil. Adamın uluslararası bağlantıları var. Teröre yardım ve yataklığı saymıyorum bile. Bizim istihbaratımız onu uzun süredir izliyordu, ama kanıtımız yoktu. O kadar titiz ve temiz yapıyor işini. Seninle Nida’nın evliliği ve sonrasında yaşananlar Siraç’ı tetikledi ve hata yapmaya başladı. Yiğit Albay burada, çünkü artık Siraç meselesi sadece senin kişisel meselen veya Nida’nın güvenliği değil. Bu, bizim de ana görevlerimizden biri haline geldi. Seni vurma girişimi, onun damarına ne kadar bastığını gösterdi. Ama sen, arka planı görmüyorsun. Siraç’ı bitirmek istiyorsan, öyle adam kaçırarak yapamazsın bunu. O kaçırdığın adamda sana hiçbir bok anlatmaz” Her kelimesi, bir çekiç darbesi gibi indi kafama. Yanılmıştım. Mustafa haklıydı. Siraç’ı hafife almış, olayı sadece kişisel bir düşmanlık olarak görmüştüm. Arabayı yolun kenarına çektim. Motoru durdurdum ve direksiyona yaslandım. Başım dönüyordu. “Neden şimdiye kadar söylemedin?” diye fısıldadım, sesim boğuk çıktı. “Söyledim işte! Boşuna Nida’ya anlatırken bunu da söylemedim. Boşuna siz evlenin diye uğraşmadım. Nida’yı ancak sen koruyabilirsin. Sana sadece terörle bağlantısını anlattım. Bugün öğrendiklerimiz tahminlerimizin gerçek olduğunu gösterdi” diye çıkıştı Mustafa, sesi yükseldi. “Sen beni ciddiye almadın. ‘Götümün tehlikesi’ dedin! Yiğit Albay, senin bu işe fazla duygusal baktığını ve karar veremeyeceğini düşünüyor. O yüzden buraya geldi. Ya bu işi görevin olarak görüp emirlere göre hareket edeceksin ya da” Sesini alçalttı, “ya da görevden alınmayı göze alacaksın. Seçim senin Doğan.” Ortada bir seçim yoktu. Görev neyse onu yapacaktım ama görevin ne olduğunu henüz bilmiyordum. Timimi bırakmak diye bir seçeneğim zaten olamazdı. Biz bu yola yeminle girmiştik. Ne gerekiyorsa onu yapmalıydım. Yumruğumu sıkıp direksiyona vurdum. “Karakola gidiyoruz,” dedim, sesimdeki kararlılık bana bile yabancıydı. “Görev ne derse o” “Hadi öyleyse. Gidip albayı ikna etmeye çalış. Ama hazır ol. Sana çok kızgın,” dedi Mustafa. “Karakola gelmesinden anladım zaten. Basit bir şey olsa telefonda söylerdi. Bakalım neyse günahımız çekeceğiz cezasını” dedim kararlı bir şekilde. Arabayı tekrar çalıştırıp yola koyuldum. İçimdeki fırtına dinmemişti, ama yönünü bulmuştu. Hem görevim için hem de Nida ve onun güvenliği için savaşacaktım. Ama bu savaş artık sadece kişisel değildi. Görevimle, aşkım çakışmıştı. Ve ben, ikisini de kaybetmemek için elimden gelen her şeyi yapacaktım. Karakola girdiğimde üzerimdeki gerginlikten tüm kaslarım kasılmaya başlamıştı. Sırtımdan soğuk soğuk terler dökülüyordu. Yiğit albaydan ve babamdan çekindiğim kadar kimseden çekinmiyordum. Tanıdık yüzleri gördükçe selamlaştık. Mustafa odasına gitmeden önce kulağıma doğru yaklaştı; “Odaya git, bir gusül tazele. Malum senin durum vahim. Sonra da kamuflajını giy de gel. Albay seni bu kılıkta görürse “ağa mı oldun” diye dalga geçer. Üstelik bu kadar kızgınken bu kılıkta çıkmanı önermem” dedi. Haklıydı. Görevde olmadığım için kamuflajlı olmak zorunda değildim ama albayın karşısına da böyle çıkamazdım. Hemen kendime bir kamuflaj ayarlayıp, odaya gittim. Hızlı bir duş alıp, kamuflajlarımı giydim. Sonra da Mustafa’nın odasına doğru yürümeye başladım. Kapıyı tıkladığımda ses gelmedi. Tekrar tıkladım yine ses yoktu. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde oda boştu. Beni odada gören bir asker selam verip yanıma geldi. “Komutan nerede biliyor musun?” “Evet komutanım. Sizi alt katta bekliyorlar” dedi. “Sağ ol aslanım” dedim ve alt kata doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Neden alt katta toplantı yapıldığına anlam veremiyordum. Orada sorgu odaları ve hücrelerden başka bir şey yoktu. Işık gördüğüm bir hücreye doğru ilerlemeye başladım. Bağırma sesleri ben yaklaştıkça yükseliyordu. Hücreye girdiğimde ufak bir şaşırma yaşadım. Sorgu sandalyesinde Raşit vardı. Yiğit albay ve Mustafa tepesindeydi. Adamın ağzı yüzü kan içerisindeydi. Ben adamı paket yapmalarını idrak edememişken, arka taraftan karanlığın içinden bir ses geldi. “Hoş geldin Doğan” ses karanlığın içinden geliyordu ve ayak sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Gözlerimi kısıp daha dikkatli baktığımda başka bir şok daha yaşadım. Işığa doğru geldiğinde, “Beni hatırladın mı?” dedi gözlerime bakarak. Gördüğüm manzara ile ikinci bir şok yaşamıştım. Rezan ağanın burada ne işi vardı. “Hoş buldum Rezan ağa. Seni burada görmeyi beklemiyordum” dedim şaşkınlıkla yüzüne bakarak. “Ben senin olduğun her yerdeydim Doğan. Biz seninle aynı gemideyiz” dedi. Ben ise anlamamış bir ifadeyle yüzüne baktım. Bu ne anlama geliyordu. “Ne demek istediniz. Anlayamadım” dedim şüpheyle yüzüne bakarak. “Ben kurtlardan Ateş. Diğer ismimle Rezan Şemli” dedi bana elini uzatarak. Nasıl olur. Hiç görmediğimiz kurtlar bizimle iç içe miydi? Biz Rezan ağa ile kahve içmiştik. Resmen gözümün önündeki gerçeğe kör olmuşum. Ben bunu nasıl anlayamamıştım. Tabii ya. Çakmağında ve yüzüğünde Zülfikar simgesini görmüştüm. Oradan anlamam gerekirdi. Aşiret toplantısına onu Yiğit Albayın göndermesinden anlamalıydım. İçimde büyük bir heyecan yükselmişti. Diğer yandan Yiğit albayın söyleyeceklerinden de korkuyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD