Yeni Düşman

2912 Words
Doğan’ın Anlatımı Bahçede sigaramı içerken içimde kocaman bir huzur vardı. Nida'nın gülüşü hâlâ gözlerimin önündeydi. Herkes aşkı kendince tarif ederdi de bir ben anlayamazdım. Artık öğrendim. Aşk, ayakların yere basılıyken uçmakmış. Seni uçuran ise midende çırpınan kelebeklermiş. Kalbinin saniyede bilmem kaç atış hızını hissetmekmiş aşk. O kadar mutluydum ki “bugün başıma gelecek hiçbir olay beni üzemez” demiştim içimden. Ne güzel de büyük konuşmuştum. Hastaneye girmek için kapıya yöneldiğim an, sırtıma çarpan o darbe, bütün güzel duygularımın içine etmişti. Büyük konuşmamın bedeli hoş geldin. Üzerimdeki zırha hayatımı kurtardığı için bir kez daha teşekkür edip, kendimi duvarın ardına sakladım. Tekrar ateş edildiği sırada adamın yüzünü gördüm. Artık benden kurtuluşu yoktu. Şu an silahımın yanımda olmamasına içimden küfürler savururken, hemşireler etrafıma gelip “İyi misiniz beyefendi” demeye başladı. Bir bu eksikti. Etrafımda oluşturdukları kalabalığın arasından görebildiğim kadarıyla adamın kaçtığı yöne baktım. Hemşirelere “İyiyim ben” diyerek onları geçiştirdikten sonra aralarından sıyrıldım. Yanıma gelen hastane polisinin silahını kontrollü bir şekilde kılıfından hızla alıp, adamın kaçtığı yöne doğru ilerledim. Kuralları çiğnediğimin farkındaydım ama “zor anlarda kurallar çiğnenmek için vardır” dedim ve adamın peşine düştüm. Peşinden koştuğumu fark eden adamın da koşmasıyla aramızdaki mesafe daha fazla açıldı. Hızla koşmama rağmen ben yetişemeden siyah bir BMW’ye atlayıp kaçtı. Arabanın plakasını ezberleyip hemen telefonuma not ettim. Yetişememiştim ama bu benden kurtulduğu anlamına gelmiyordu. Nefesimi düzenlemeye çalıştığım sırada, silahını aldığım polis memuru arkamdan yetişti. “Teslim ol ve silahı yere at!” dedi sert ve tehdit dolu sesiyle. Silahı dikkatli bir şekilde yere bıraktım ve ayağımla hafifçe ona doğru ittirdim. Bir elim havada iken diğer elimle askeri kimliğimi çıkarıp, polis memuruna gösterdim. Silahını yerden alıp bana doğrulttuğu sırada kimliğimi ona uzattım. “Kusura bakma devrem, silahım yanımda yoktu. Adamı yakalamak için seninkini almak zorunda kaldım” Polis memuru, kimliğimi incelerken yüzündeki gerginlik biraz azaldı. Bana doğrulttuğu silahını, kılıfına sokarken yüz ifadesi hala sinirliydi. “Ne olursa olsun, başkasına zimmetli silah alınmaz kardeşim,” dedi. Sesinin tonu ilk cümlesindeki gibi tehditkâr değil, ciddi ve otoriterdi. “Haklısın devrem, olaylar anlık gelişti kusura bakma tekrardan” “Tamam birader. Sorun yok. Adamın suratını gördün mü? Tanıyor musun? Odaya gel de hem çayımı iç hem de biraz konuşalım” dedi elini omzuma atıp, samimi görünmeye çalışarak. Sonuçta meslektaş sayılırdık. İkimizde ölümle burun buruna yaşıyorduk. “Olur iki dakika telefon konuşması yapmam gerekiyor. Sonrasında bir çayını içer olanları anlatırım” dedim sakindim. Fazla sakindim. Yine kriz anlarındaki sakinliğimi elime almıştım. “Bekliyorum,” dedi ve mesafeli bir şekilde az ileride durdu. Hemen Selçuk’a konum attım ve plaka numarasını gönderdim. İletildi yazısını gördüğüm an aradı. “Komutanım, konu nedir?” “Selçuk, sana attığım plaka numarasını hemen araştır. Kime aitmiş öğren. Mobeseleri vs incele. Aracı takibe al. Gönderdiğim konumdaki hastanenin girişinde bahçeyi gösteren kamera kayıtlarına ulaş. Saat 09:15 civarı kamera kayıtlarını incele. Sol yanağında yara izi olan, otuzlu yaşlarda, esmer, siyah takım elbiseli bir adam. Kayıtları izlediğinde görürsün. Bana onu bul Selçuk!” dedim dişlerimin arasından konuşarak. “Tamamdır komutanım, peki adamı neden arıyoruz” “Beni öldürmeye çalıştığı için” Kısa bir sessizlik oldu telefonda. Selçuk söylediğimi idrak ettiği an telefonda sesi yükseldi. “Ne! Sen iyi misin Doğan” “Bağırma lan bağırma. Babam duyacak. İyiyim ben merak etme. Sırtımdan vuruldum ama prenses üzerimdeydi” Üzerimdeki çelik zırhın ismini, tül kadar ince olduğu için prenses koymuştuk. Bu tabir aramızda geçen bir konuşmadan kalmıştı. Bu zırh bize ilk verildiğinde Kerem incecik olmasından dolayı şaşırmış, “Oğlum bu ne lan. Tül gibi. Bizi bu mu koruyacak kurşunlardan. Ben bunu giyersem kendimi prenses gibi hissederim lan” dediğinde Osman zırhı üzerine giyip “Bak prenses benim üstümde.” deyip dalga geçmişti. O günden sonra da çelik zırhın ismi prenses kalmıştı. Dışarıda bu şekilde konuşmak da bizim açımızdan daha iyi oluyordu. Prenses üzerimde dersek güvendeyim, prenses yok dersek de savunmasızım demek oluyordu. Bu şekilde de durumu anlamamıza yardımcı oluyordu. “Kim saldırdı sana! Gelmemizi gerektiren bir durum var mı?” “Lan oğlum sessiz konuş. Bağırma kulağımın dibinde. Gelmenizi gerektirecek bir durum yok. Ben hallederim. Adamı ilk kez gördüm. Tanımıyorum. Kim olduğunu sen söyleyeceksin” “Tamam ben hemen hallederim” dedi ve telefonu kapattık. Beni bekleyen polis memurunun yanına gidip, “Hadi çayımızı içelim de sonra şu adamı bulayım” dedim ve birlikte odasına doğru giderken bir yandan da bahçede merminin kovanını ve çekirdeğini arıyordum. Bu silahın cinsini anlamam içinde delil olacaktı. Ben aradığım sırada poliste bana eşlik edip aramama yardım etti. Hem kovanı hem de çekirdeği bulduğumda ise bir mendil yardımıyla alıp cebime attım. Polis memuruna olan biteni bildiğim kadarıyla anlattım. Yaralanmadığımı söylediğim için bu konunun üzerinde fazla durmadı. O tutanak tutarken çayım geldi. Bir de çayımızı içerken sohbet ettik. İsmi Gürkan’mış. Üstelik bir de hemşerim çıktı. O da Trabzonluymuş ve 5 senedir burada görev yapıyormuş. “Adamı bulduğunda bana gel sisteme bakarız” dedi “Eyvallah devrem. Bundan sonrası bende” dedim ve çayımdan son yudumu alıp odadan çıktım. Nida’nın odasına doğru gittiğim sırada Selçuk aradı. Hemen bir sandalyeye oturup telefonu açtım. “Söyle Selçuk. Buldun mu?” “Ayıpsınız komutanım, benden kaçar mı? adamımızın ismi Raşit Korkmaz. Şırnak’ta yaşıyor ve suç kaydı kabarık bir arkadaş. Plakanın sahibi ise Gürkan Korkmaz. Adamın abisi. Telefon sinyaline eriştim ve canlı konumunu sana atıyorum” “Eyvallah Selçuk’um. Bir de telefon kayıtlarına erişirsen süper olur. Kimlerle konuşmuş, kimin itiymiş bir öğrenelim bakalım” “On beş dakikaya sizde komutanım. Başka isteğiniz var mı?” “Adamsın Selçuk’um. Gerisini ben hallederim. Bakalım hangi düşman çıkacak sürpriz yumurtamızdan. Sabırsızlanıyorum” “Komutanım size biz lazımız. Bizsiz olmaz. Gelelim artık nolur komutanım. Biz siz olmadan çok eksik hissediyoruz.” “Olmaz Selçuk. Siz babama lazımsınız” “Etma komitanum. Biz ettuk sen etma” “Şiveyle beni kandıramazsın Selçuk. Hallet şu işi göreyim seni” “Emredersiniz komutanım” dedi ve telefonu kapatıp adamın konumunu kontrol ettim. Konum hareket halindeydi ve durduğu anda bulunduğu konuma baskın yapacaktım. “Git bakalım piç kurusu nereye varacaksın” dedim ve bir yandan da Mustafa’ya mesaj yazıyordum. Durumu ona anlatmam gerekiyordu. Ayrıca onunla görülmesi gereken bir hesabım vardı. “Dayım oğlu silahlı saldırıya uğradım ve sırtımdan vuruldum. Konumu sana atıyorum. Silahım yanımda değildi ve adam kaçtı. Silahımı da konaktan alıp bana getirir misin? Kimseye de bu vurulma olayı ile ilgili bir şey söyleme” Mesajı görür görmez beni aramaya başladı ama ben meşgule atıp. “Müsait değilim dayı oğlu hastanedeyim. Acilen gelsen çok iyi olur” yazıp gönderdiğimde cevap attı. “Mesaj yazabildiğine göre domuz gibisin. Konağa gelmek üzereydim. Silahını unutmanın hesabını ayrıca sorarım. Birazdan geliyorum yanına bekle” yazmış. Mesajı görünce gülümsedim. Gel bakalım. Kim kime hesap soruyor. Ömrümü yedin ömrümü. Genlerimle aktarılan sınavım. Bir yandan hareket halindeki konuma bakıyor diğer yandan da Nida’nın odasına gitmeye çalışıyordum. Odanın kapısına geldiğimde bir süre sessizce Nida ve annesini izledim. Annesi Nida’ya zorla bir şeyler yedirmeye çalışıyor, Nida annesini doyduğuna ikna edemiyordu. Hafif öksürüp varlığımı belli ettiğimde Nida beni görünce kurtarıcısı gelmiş gibi sevinçle gülümsedi. Sonra annesine dönüp; “Anne vallahi doydum yeter. Siz gelmeden önce de yemiştim. Doğan sende bir şey söylesene. Yoksa annem bana mide fesatı geçirtecek” dedi Nida benden yardım istercesine. “Nida doğru söylüyor anne. Siz gelmeden önce kahvaltı yaptırmıştım” “Bak duydun. Asıl Doğan bir şey yemedi. Sen ona ver bunları” dedi Nida önündekileri toparlayıp annesine uzatırken. Bak şimdi, ben onu kurtarırken o annesini bana paslamıştı. Neyse ki yemekle aram iyi de bunu sorun yapacak değilim. Nida doğru söylüyordu. Yaşadığım durumlardan yemek yemeye fırsatım olmamıştı. Odadan çıktığımda da heyecandan midemde o kadar kelebek vardı ki, aç olduğumu hissetmedim bile. Hicran anne hemen börek tabağını alıp yanıma geldi ve elime tutuşturdu. “Bu da başımıza yeni adet çıktı. Aç aç gezilir mi hiç. Hadi hemen otur da bitir tabağını. Daha çok var” dediğinde Nida rahatlamış bir şekilde midesini tutuyordu. Böreği ağzıma attığımda ne kadar acıktığımı o an fark ettim. O kadar lezzetliydi ki sonrasında iki tabak daha yiyebilirdim. Ben yedikçe tabak yenilendi. İki tabak börek sonrası artık tıka basa doymuştum. Hicran anne öyle bir şefkatle tehdit ediyordu ki, son tabağı doymama rağmen zorla da olsa yemiştim. Anne ile yaşamak ve onun şefkatini hissetmek. Ben bu duygudan eksik büyümek zorunda kalmıştım ama evli olmanın güzel tarafı da bu sanırım. Kan bağın olmayan yeni bir annenin olması. Börek yediğim sırada yanımda bana tuhaf tuhaf bakan Cihat, doyduğumu anladığında kulağıma eğildi ve; “Enişte seninle biraz dışarıda konuşalım mı?” dedi. Başımla onay vermemin ardından birlikte koridora doğru ilerledik. Yüzünde endişeli bir ifade vardı ve ben bu ifadenin nedenini anlamaya çalışıyordum. Hayırdır. Bir sorun mu var?” dedim, Cihat'a dönerek. Yüzündeki endişeyi fark etmiştim. Cihat, gözlerini kaçırarak bir an düşündü sonra alçak bir sesle konuşmaya başladı. “Ceketinde kurşun izi var enişte. Annem görmesin diye yanında durdum. Bir şey mi oldu?” İçimden bir 'ah' çektim. O izi unutmuştum. “Bu aramızda kalsın,” dedim, sesimi iyice alçaltarak ve ona doğru eğilip. Bakışlarımla ciddiyetimi belli ediyordum. “Özellikle Nida’nın haberi olmasın.” Cihat ise gözleriyle onay verdikten sonra, yüzü korumacı bir ifadeye büründü. “Sen anlat hele. Nida’nın bilmesine gerek yok. Ben bilsem yeter.” “Hastanenin bahçesinde silahlı saldırıya uğradım,” diye açıkladım, olabildiğince sakin bir tonda. Ama Cihat'ın gözleri anında büyüdü, yumruklarını sıktı ve öfkeyle yerinden kıpırdandı, hemen iki omzundan tuttum, onu sabitleyip sakinleştirmeye çalıştım. “Merak etme sorun yok. İçimde kurşun geçirmez kıyafet var.” “Enişte kim yapar böyle bir şeyi?” diye hışımla sordu, sesini alçaltmakta zorlanıyordu. “Kim Miran ağanın damadına saldırmaya cesaret edebilir?” Ne kadar öfkeli olduğunu boynundaki damarın çıkmasından anlayabiliyordum. “Kim bilmiyorum. Adamı yakalamaya çalıştım ama kaçtı. Şu an takipteyim. Bilgileri elime ulaştı,” dedim, soğukkanlılığımı korumaya çalışarak. Ben anlattıkça Cihat’ın yüzü daha da geriliyor, kaşları çatılıyordu. “Sen niye bize haber vermiyorsun? Adamın bilgilerini bana göstersene belki tanıyorumdur.” “Yüzünü gördüm ama elimde bir görüntüsü yok. Adamın ismi Raşit Korkmaz. Abisinin ismi de Gürkan Korkmaz” dedim sakin bir şekilde. Cihat’ın ise duyduklarıyla rengi attı. Sanki yüzüne bir tokat atmışım gibi sendeledi. Telefonumdan konum takibine bakıp hareket halinde olup olmadığını kontrol ettim. Şu an konum sabitti. Ekranı ona çevirdim. “İşte şu an burada.” Telefonu elimden sakince aldı, haritadaki noktayı yakınlaştırdı. Tam olarak neresi olduğunu anladığında, başını yavaşça kaldırıp bana baktı. Yüzündeki şaşkınlık, yerini derin bir endişeye bırakmıştı. “Enişte,” dedi, sesi ciddi ve çatallı. “Gel seninle şuraya oturalım.” Koridordaki boş sandalyelere doğru ilerledik. Cihat'ın tavırlarındaki gerginlik beni de tedirgin ediyordu. Oturur oturmaz sordum; “Seni dinliyorum Cihat. Tanıyor musun bu adamı?” Başını iki elinin arasına aldı ve saçlarını karıştırdı. Derin bir nefes alıp bana döndü. “Tanıyorum. Konumun neresi olduğunu da biliyorum” dediğinde heyecanla ona döndüm ama neden bu halde olduğuna anlam veremiyordum. Sorar gözlerle ona baktığım için konuşmaya devam etti. Sanki kelimeleri ağzından zorla çıkarıyormuş gibi. “Konum, Azad ağanın bağ evi. Hani Berat ve Dilan’ı almaya gittiğiniz yer. Raşit’te Siraç’ın tetikçisi. Yani seni Siraç öldürmek istemiş.” İçimde hep bu yönde bir şüphe vardı. Düşmanlarım çoktu ama benim gerçek kimliğimi bilmedikleri için bana ulaşamıyorlardı. Şimdi burada saldırıya uğramam, yeni bir düşmanın eseriydi. O düşman da ellerimle öldürmek istediğim Siraç itinden başkası değildi. Öğrendiklerimle öfkeden deliye dönmüştüm. Yerimden kalktığım anda Cihat beni tekrar sandalyeye oturttu. “Enişte nolur sakin ol. Şu an bir şey yaparsan çok zor durumda kalırız. Yeni barış yapıldı. Üstelik Dilan var arada” “Napayım Cihat. Böyle beni öldürmesini mi bekleyeyim. Bugün Raşit yarın bir başkası. Kafasına koyduysa yaptıracak elbet” “Hayır Enişte. Sana söz veriyorum, bir daha sana zarar vermeye kalkmayacak. Ben konuşurum” Sinirimden gözüm döndüğü halde Cihat’ın söyledikleri doğruydu. Eğer ben Siraç’a bir atak yaparsam bundan en çok zararı Dilan görecekti ve biz başa saracaktık. Aklıma gelen fikirle Cihat’a döndüm. “Azad ağanın konağına ne zaman gidilecek” dediğimde Cihat afalladı. Neden sorduğumu anlamaz gözlerle bana bakarken. “Nida’nın hastaneden çıkmasını bekliyoruz. Neden sordun ki” dedi merakla. “Sen bu olayı unutuyorsun. Siraç’la ben konuşacağım. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranacağız” “Tamam enişte. Nasıl istersen” dediğinde telefonum çaldı. Arayan Mustafa’ydı. “Bahçede bekle beni. Geliyorum” dedim ve telefonu kapattım. Mustafa’yı, kamuflajlı kıyafetleriyle bir banka sere serpe uzanmış, güneşin tadını çıkarırken buldum. “Mahalle yanarken deli saçını tararmış,” dedim içimden. Şu adamın rahatlığı ne zaman bana da geçecek diye düşünmeden edemedim. Karşısına dikildim, gölgem üzerine düşünce gözlerini açtı. Beni baştan aşağı süzdü, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle. “Hoş geldin dayımoğlu,” dedim, elimi uzatarak. Silahımı istiyordum. Mustafa, ağır ağır doğruldu, belinden silahımı çıkardı ve havada tutarak bana uzattı. Bakışları ciddileşmişti. “Hiç hoş bulmadım halamoğlu. Silahını bırakmak nedir lan?” Sesinde hem kızgınlık hem endişe vardı. “Sana zimmetli o silah. Üstelik bu kadar düşmanın varken.” Silahımı belime takıp, ceketimle örttükten sonra yanına, banka oturdum. “Boşuna unutmadık herhalde,” diye mırıldandım. “Akşam Nida fenalaştı, onu hastaneye götürürken kendimi unutuyordum. Silahı unutmuşum, çok mu?” Dönüp ona baktım. Mustafa, başını iki yana sallayarak hafifçe güldü, ama gözleri hala sorularla doluydu. “Hayırdır, karı koca ölmeye çok meraklısınız herhalde. Biri hastalıktan gitmeye niyetlenmiş, biri kim vurduya gitmeye. Siz tam tencere kapak oldunuz hee.” “Kaçtığı gece fena üşütmüş. Onun acısı çıktı ama iyi şimdi,” diye cevap verdim, Nida dediğim an içimde bir sıcaklık hissettim. Artık ismini anmak bile beni etkiliyordu “Eee,” diye üsteledi Mustafa, banka daha da yaslanıp gözlerini kısarak. “Seni kim vurmuş öğrendin mi?” “Beni bu kadar sevdiğini bilmiyordum halamoğlu,” diye takıldım ona, dudaklarım hafifçe kıvrılarak. “Çok endişelendin benim için.” “Zevzekliği bırak da sadede gel,” diye çıkıştı Mustafa, ama gözlerindeki gülümseme gitmemişti. “Kim yaptı bunu sana?” “Siraç’ın adamı.” “Ulan var ya!” Mustafa, yerinden zıplayarak doğruldu, yumruğunu avucuna vurdu. “Adım gibi emindim onun yaptığından! Aşiret toplantısında boşanma gündeme geldiğindeki heyecanından anladım.” Banka geri yaslandı, tüm parçalar yerine oturmuş gibi başını salladı. “Seni ortadan kaldırınca boşanmaya da gerek kalmayacaktı ve Nida mecburen onunla evlenecekti. Bak sen bizim ibne Siraç’a.” “O ancak benimkiyle evlenir” dedim önümü göstererek. Mustafa, tavrımdaki ciddiyeti hemen anladı. Yüzündeki alaycı ifade silinip yerini meraka bıraktı. Bana döndü, kaşlarını çatarak sordu; “Ne yapmayı düşünüyorsun?” “Şu an için hiçbir şey yapmayacağım,” diye cevap verdim, bakışlarımı ondan çekip karşıya doğru baktım. İçimde kaynayan öfkeyi dizginlemeye çalışıyordum. “Bunu koz olarak kullanıp onu avucumda tutacağım. Barış yeni imzalanmışken elim kolum bağlı.” Omuzuma dostane, ama aynı zamanda anlayış dolu bir şekilde vurdu. “Sen en doğrusunu bilirsin, halam oğlu” dediğinde aklımdaki hesap sormayı devreye sokma kararı aldım. Mustafa’ya dönüp yüzümde samimi, biraz da sinsi bir gülümsemeyle sordum; “Rütbede miyiz dayımoğlu?” “Değiliz halamoğlu, değiliz,” dedi, rahat bir tavırla banka yaslanarak. Merakla gözlerini büyüttü. “Anlat bakalım ne anlatacaksın.” Tam o sırada, beklenmedik bir hareketle, suratına okkalı bir yumruk indirdim. Yumruğum çenesine isabet etti, onu bankın ucuna doğru savurdu. Şaşkınlık ve öfkeyle gözlerini kırpıştırdı, yanağını tutarak bana baktı. Şaşkınlık ve öfkeyle; “Delirdin mi lan sen. Niye vuruyorsun durduk yere” dedi sitemkâr şekilde. “Arkamdan iş çevirmenin bedeliydi,” dedim, sesimde açık bir sitem vardı. Ona doğru eğildim. “Ulan, az kalsın senin yüzünden kısmetim kapanıyordu.” “Ne saçmalıyorsun sen?” diye dişlerinin arasından konuştu, hâlâ neden bahsettiğimi bilmez halde. “Nida’ya, ona aşık olduğumu söylemişsin,” diye çıkıştım, hesap soran bir tavırla. Yüzündeki şaşkınlık, yerini mahcup bir sırıtmaya bıraktı. Acıyan yanağıyla gülmeye çalıştı. “Eee, yalan mı söylemişim? Değil misin?” “Lan oğlum hadi aşık dedin, Siraç itini niye karıştırıyorsun. Kız senin yüzünden ona sevdiğimi o kadar belli etmeme rağmen Siraç’ı yakalamak için onunla evli olduğumu düşünmüş ve kendini o şekilde koşullandırmış. İnandırana kadar göbeğim çatladı” Mustafa’nın ifadesi aniden değişti. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Elini kaldırdı, “Bir dakika, bir dakika,” dedi. “Ne dedin sen? Sen Nida’ya onu sevdiğini mi söyledin?” “Evet, söyledim,” diye onayladım “Eee, bu çok güzel haber!” diye heyecanla atıldı. Merakla bana sokuldu. “Ne dedi peki? O da seni seviyor muymuş?” “Evet, o da beni seviyormuş,” dedim ve bunu söylerken yüzümde istemsiz bir sırıtmanın yayıldığını hissettim. Durduramıyordum. Devam ettim; “Artık evli sevgili olduk.” dediğimde Mustafa duyduğu ile katıla katıla gülmeye başladı. Bir süre sadece onun kahkahalarla gülmesini izleyen gözlerim neredeyse kanamaya başlayacaktı. Gülmesi bitince konuşmaya başladı. “Oğlum evli sevgililik ne lan. Ya evlisindir ya da sevgili” “Bizim gibi damdan düşer gibi evlenince öyle oluyor” “Neyse, tamam,” dedi, nefesini düzeltmeye çalışarak. Gülmesini durdurmakta hâlâ zorlanıyordu. “Bu da bir gelişme.” “Öyle,” dedim, rahat bir şekilde banka yaslanıp, gökyüzüne bakarak. Mustafa, bir süre sonra toparlandı, konuyu değiştirdi. “Bu arada arabada ceket var. Sırtımdan vuruldum dediğin için sana konaktan ceket alıp geldim. Böyle kevgir gibi dolaşma ortalıkta” “Çok iyi düşündün. Anahtarı ver de gidip alayım. Emektarla mı geldin” dedim anahtarları avucuma bıraktığı sırada. “Evet evden direkt buraya geldim. Ceketi al gel de birlikte odaya çıkalım. Bende gelinimize bir “geçmiş olsun” diyeyim” dedi imalı surat ifadesiyle. Hemen ona döndüm, parmağımı tehditkâr bir şekilde sallayarak “Bana bak sakın! Nida’ya bu konu hakkında tek kelime etmeyeceksin” “Aklımdan bile geçmedi fesat herif” dedi masumiyet abidesi gibi ellerini havaya kaldırarak. Sonra, bir şey hatırlamış gibi; “Bu arada yengen Nida ile sizi yemeğe davet ediyor. Ne zaman müsait olursanız. Söylememi istedi” “Olur. Bira ara geliriz” deyip geçiştirdim. Arabaya doğru ilerlediğim. Ceketi değiştirip, Mustafa’nın yanına geri döndüm. İçimdeki öfke yerini sakinliğe bırakmıştı. Siraç’ı öyle bir köşeye sıkıştıracağım ki, bir daha bana bulaşmaya cesaret dahi edemeyecek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD