Bölüm On, Devil on My Shoulder - Billy Talent

1832 Words
Sevgili okurum onuncu bölüme başlamadan önce belirtmek isterim ki, bu bölümün başındaki mesajlar gerçekten aldığım mesajların aynısıdır, yalnızca küfürleri sansürledim fakat kullanıcı adları değiştirilmiştir, gerçek değildir. Kullanıcı 1: Karalamaya çalıştığın kadın milyonlara, milyonlarca güzel şey öğreten yazar. Sana inanacağımızı nasıl düşündün, anlamıyorum. Biz okuyucuları olarak yazarımızı cümlelerinden tanırız. Senin iki kuruşluk lafların ve iddiaların ile biz onun kalemini sorgulamayız. Ancak senin ruh hastası bir insan olarak ters psikoloji ile şöhret olma çabalarını iğrenerek izleriz. Yaptıklarının hiçbiri yanına kalmayacak, bunun intikamını senden alacağız. Telefonumun internetini açtığımda okuduğum ilk mesaj buydu. Bir insanın sözüyle başka bir insana acı çektirmek pek kolay, dinlemekten ve anlamaktan yoksunuz. Bir anda milyonların nefret ettiği kötü kadın olmuştum ve bu milyonlarca insanın arasından bir kişi bile bana neler olduğunu sormamıştı. Manipüle olmak için adeta oturmuş bekleyen bir insan güruhunun nefreti o gün hayatıma girmişti ve ben kendimi açıklamak için çırpınırken kimse beni görmemişti. Gecenin karanlığında yıldızların ışığından kaçmak için kanat çırpıp etraftaki her şeye çarpan yarasa gibiydim. Sesimi yalnızca kendim duyuyor ve çığlıklarımla kendi yolumu bulmaya çalışıyordum. Kanatlarımı her çırpışımda özgürlüğün kokusunu yaysam da kurtuluş mücadelemde esir kalmıştım. Bu mesajlar başlangıçtı. Geceden daha karanlık olan bir canlıyı ışığınızla eritecektiniz, kanatlarını kıracak ve yerde can verişini keyifle izleyecektiniz. Kan akıtmadığınız için kendinizi haklı görecektiniz, içimdeki kanamayı umursamayacaktınız. Donmuş duygularınızla hayat dolu duygularımı intihara itecektiniz. Gözyaşlarım gülüşünüz olacaktı ve ben artık size zaferi tattırmaktansa yok olmayı dileyecektim. Üzgünüm sevgili okurlarım ama en büyük dileğim bu kitabın içinize dondurucu bir pişmanlık işlemesi, sesimi hiçbir zaman duymadınız ama kelimelerim her okuyuşunuzda sağır etsin sizi. Kullanıcı 2: O*** sen kitap yazmakla alakalı ne bilirsin ki! Kullanıcı 3: Emek hırsızısın öbür dünyada bunun hesabını vermeyecek misin? Bu mesajları gördüğüm an dengelerin nasıl böyle değiştiğini düşünüyordum. Benim kitaplarımı başkası için koruyorlardı. Beni kendi kelimelerimi çalmakla suçluyorlardı. Elim titreyerek sonraki mesajı açtığımda bu mesajların ne kadar masum olduğunu anlamıştım. Kullanıcı 4: Acizce üstüne bahşettiğin bu başarı senin sadece öz saygının eksikliğini yansıtıyor, s*k kadar beynin ile insanları aptal yerine koyman senin aslında ne kadar da ilgiye muhtaç bir bencil olduğunu gösteriyor. Gerçek yazarın kim olduğunu herkes biliyor bu hareketin sadece güldürür ve gerçek yazarı yüceltir. “Gerçek yazar benim.” diye mırıldanırken gözümden bir damla yaş akmıştı ve ben o an gözyaşımın bile acıdığını hissetmiştim. Sanki bir bahar mevsiminde doğaya can veren yemyeşil bir yapraktım ve aniden esen rüzgâr benim canımı almaya yemin etmişti. Çaresizce titriyordum. Soğukta terliyor, gözlerimi sımsıkı yumuyordum. Yağmur sadece benim üzerime yağıyor ve fırtına beni tutunduğum daldan koparmak için elinden geleni yapıyordu. Çırılçıplak bir yapraktım; tek savunması sözcükleri olan ve sözcüklerini çalmakla suçlanan çırılçıplak bir yaprak. Kullanıcı 5: Ya beyni ancak çalmaya yetecek kadar olan o*** ç***, milletin kendi yeteneğiyle uğraşarak yorularak yazdığı şeyi sahiplenince o kişi olacağını mı sandın a*k? Amacın insanları kandırmak mı yoksa yeteneksizliğin ve pis karakterinle kendini kandırmak mı? Acınası haldesin, yaptığının hem etik hem de kanun yönü seni dibe çektikçe çekiyor. Umarım yaptığının ne kadar ezikçe olduğunu anlarsın çünkü bu hırsızlıkların en büyüğü, insanların hem emeğini hem de sende olmayan fikirlerini çalıyorsun. Hırsızlıkla suçlanırken kelimelerimin benden çalındığını daha net hissetmiştim. Güneş hiç ışığını Ay’dan sakındı mı? Ben neden adımı kitaplarımdan sakınmıştım? Kelimelerimin bir kimliği vardı ve bu kimlik bir kadının adının altında eziliyordu, bunu kelimelerime ben yapmıştım. Onları koruduğumu sanıyordum. Kitaplarım benim peri kızlarımdı ve ben onları rengârenk yaprakları olan çiçeklerin arasına saklamış, nefis kokuların içinde cesaretimi bulacağım günü beklemelerini istemiştim. Ben geri dönene kadar çiçekleri koparmışlardı, kelimelerimi kanatlarından tutup benden uzaklaştırmışlardı. Benim ruhumdan bir parçayı benden çalıp beni hırsız ilan etmişlerdi. O zamanlar, hayatımda ilk ve son defa hem övgünün hem de nefretin odağı olduğum mesajlar almıştım. Hem mağdur hem de suçluydum ancak insanlar mağduriyetimi görmüyordu. Sevgileri tarafından kullanılmışlardı. Şu an düşünüyorum da, onlar da acı çekmişti. Böylesi sevdikleri insan tarafından sayısız kez kandırıldılar. Yine de hiçbir şey bana yaptıklarını haklı çıkarmaz. Kandırılan her insan biraz da olsa kandırılmayı istemiştir. Buna ben de dâhilim, iradem doğruyu değil işine geleni seçtiği için defalarca kandırıldım ama kandırılmış olmamı hiçbir eylemimin bahanesi olarak kullanmadım. Hak etmediğim bu nefreti bana kusmalarının hiçbir açıklaması yoktu. Bu tür mesajları özelden göndermişlerdi, hesabım gizli olduğu için fotoğraflarımın altına yorum yapamamışlardı fakat Twitter gündemine iftiracı olarak yerleşmiştim. “Kendine gel hayatını mahvederim senin.” , “Tipinde meymenet yok yazdıklarından ne hayır gelsin senin.” gibi tehdit ve aşağılama içerikli yorumların yanında nasıl ulaştıklarını bilmediğim ev adresimi paylaşıp, “Ensendeyiz.” dedikleri yorumları da sonradan görmüştüm. O gece fazla okuyamamıştım bunları çünkü Ecrin telefonumu elimden almış olmalıydı. Belki sinir krizi geçirip her yeri dağıtmıştım, belki de şoktan oracıkta bayılıvermiştim; bilmiyorum. İnanın hatırlamıyorum. Zaten insanın hatırında kalan şeyler olaylardan ziyade duyguları olur ve ben o gün kaybolmuş hissediyordum, tercihlerimin boğazımı sıktığını ve başkasına hediye ettiğim başarımın ışığımı alıp götürdüğünü hissediyordum. Hani bir koku vardır ya, herkesin farklı duyduğu şu koku, yalnızlığın kokusu, burnuma yerleşmişti o gün. En iyi dostlarım olan yazılarım o gün tam anlamıyla koparılmıştı benden ve artık yapayalnızdım o andan itibaren. Klasik yazar dramatikliğimi beş sayfa boyunca okuttum size… Tamam, tamam geçiyorum olaylara. Kendime gelip yaşananları algıladıktan sonra –muhtemelen birkaç saat uyumuştum çünkü hava kararmıştı- ve ben Faruk ile görüştükten sonra havanın aydınlık olduğunu hatırlıyordum. Ya da bu ayrıntıları boş verin, o dönemdeki zaman algıma pek güvenemiyorum zaten montumu almış, kapıyı çarparak çıkmıştım. O ana kadar çıkarlarımızı korumak için Pelin Pelvin’den uzak durmuştum fakat kapısına dayanıp hesap sormama hiçbir şey engel olamazdı artık. Hatta peşimden gelen Ecrin’in önüme geçip tokadı geçirmesi bile kendime gelmemi sağlamamıştı. Olayı başından ve daha detaylı anlatıyorum hemen… Evden çıktıktan sonra Pelin Pelvin’in evine koşarak gitmeyi falan düşünüyordum. Öyle öfkeliydim ki bunu ancak kendimi yorarak atabilirdim. Yaşadığımız apartmanın bulunduğu sokak boyunca gerçekten koşmuştum. Kalbimin deli gibi çarpıp göğüs kafesimi zorlamasına ihtiyacım vardı zira ancak o zaman anlayabilirdim hala hayatta olduğumu. Arkamdan gelen Ecrin’in “Bekle Peri!” diye bağırdığını kesik kesik duyuyordum, sözcükleri rüzgârın uğultusunda ve benim soluk seslerimin arasında eriyip gidiyordu. Ecrin beni kolumdan yakalayarak durdurmasaydı sahiden Çengelköy’den Arnavutköy’e kadar koşacaktım galiba. Yolda yığılıp kalırdım ve öldüğümü sanan insanlar önce korkar, sonra üzülür, ardından unutup giderdi. Beni kendine çektikten sonra sarılmış, “Sakin ol…” diyerek yatıştırmaya çalışmıştı. “Hadi evimize gidelim, sakin sakin ne yapacağımıza karar verelim.” “Ne sakini ya!” diye bağırarak kolumu Ecrin’den kurtulmuştum. “Nasıl yapar bunu? Nasıl bana yıkar her şeyi? Bana nasıl iftiracı diyebilir, kendisi iftiracı!” “Evet…” demişti iki elini havaya kaldırıp beni yatıştırmaya çalışırken. “Kendisi iftiracı ve sen bunu çok rahat bir şekilde kanıtlayabilirsin.” “Herkes ona inanır…” diye mırıldandım gözyaşlarımı tutamazken. “İnanıyorlar da zaten…” “Elinde ikinizin de imzasının olduğu sözleşme var. Seninle defalarca telefonla iletişime geçti. Bunların hepsi kanıt.” diyerek oldukça mantıklı konuşuyordu ancak o an istediğim şey kesinlikle intikam değildi. Pelin Pelvin’in yakasına yapışmak ve yaptığı açıklamadaki her bir kelimeyi ona yedirmek istiyordum. “Bunun hesabını bana verecek!” dediğimde taksiyi durdurmak için kaldırdığım kolumun gölgesinin, arkamdaki sokak lambasının ışığıyla Ecrin’in suratına vurduğunu nedense çok net hatırlıyorum. Cebimde bir kuruş bile yokken taksiye binmiş, Ecrin’in parası olup olmadığını hiç düşünmemiştim bile. Pelin Pelvin’in evine doğru giderken sürekli bacaklarımı sallıyor, tırnaklarımı yiyerek kanatıyordum. Bu esnada Ecrin’in, “Onun evine gidince ne olacak, biraz akıllıca davran. Haklıyken haksız durumuna düşeceksin.” temalı konuşmasını duymuyordum bile, bu sürecin sonunda sevgili arkadaşım, “Ben sana bunları söylemiştim ama dinlememiştin.” diye sitem etmeseydi muhtemelen bu kelimelerden haberim dahi olmayacaktı. Taksiye evin olduğu sokakta duracağı yeri tarif edecektim fakat Pelin Pelvin’in yaşadığı evin gazetecilerle dolu olduğunu gördüğümde sokağın başında arabayı durdurmuştum. Bir saniye bile beklemeden taksiden indiğimde Ecrin de peşimden geliyordu. Beni tekrar kolumdan yakalamış ve sesini kısık tutmaya çalışarak, “Aptal mısın kızım sen!” diye azarlamaya başlamıştı. “Resmen kendini yem edeceksin, hemen şu an taksiye biniyorsun ve kimse seni görmeden gidiyoruz.” “Bana hesap…” diye bağırıyordum ki bir elini ensemin arkasından diğerini de ağzımdan bastırarak beni susturmaya çalışmıştı. İki elimle de bileğini tutup çekiştirirken hala bağırmaya çalışıyordum. Şoförden de de rica minnet yardım alarak beni taksiye sokmayı başarmıştı fakat ertesi sabah haberlerde yer almama engel olamamıştı. Ahu ağzıma yiyecek bir şeyler sokmaya çalışırken Ecrin aptallığımı yüzüme vurmak istercesine son ses açtığı televizyonun sesiyle beni çekiştiren sabah programlarından birini izletiyordu. Pelin Pelvin’in evinin olduğu sokağın başında taksinin önündeki cebelleşmelerimiz magazinciler tarafından yakalanmıştı. “Kapat artık şunu.” derken sesim yorgun çıkıyordu. Gece bir saat bile uyuyamamıştım ve uzun süredir doğru düzgün bir şeyler yemiyordum, buna rağmen vücudum yine iyi ayakta duruyordu. Sanırım beni stresim ve öfkem ayakta tutuyordu ve bu bana inanılmaz hasar veriyordu. Ufacık bir fısıltıyı bile büyük bir gürültü olarak algılıyordum, benim hakkımda konuşulan televizyon programını son ses dinliyor olmanın bana neler hissettirdiğini siz düşünün. Ecrin beni duymazdan gelse de Ahu kumandaya uzanıp televizyonu kapatmıştı. “Sinirliydim…” diyerek kendimi savunmaya çalışmıştım. “Kontrol edemedim kendimi.” Ecrin, “İyi bok yedin…” demişti öfkeyle. “Hey…” Ahu, Ecrin’e susmasını işaret eden bir bakış attıktan sonra, “Olan oldu artık…” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Şimdi sakinleştin, güzelce düşünüp yapabileceğimiz en iyi şeyi bulalım.” “Dava açacağız tabii ki.” dedi Ecrin net bir şekilde. Dirseğimi köşesine oturduğum kanepenin başına dayayıp başımı elimin üzerine yatardım. “Dava açarsam delil olarak koyacağım her şeyle gizlilik sözleşmesini ihlal edeceğim. Her şekilde zararda olacağım.” “Şu an çok mu kârdasın sanki… Zaten Pelin çoktan dava açmıştır sana.” “Sanmıyorum…” derken boğazımdan kuruluktan kaynaklı bir hırıltı çıkmıştı. Ahu bunu anlamış olacaktı ki kalkmış, iki dakika sonra suyla geri gelmişti. Suyumu içtikten sonra, “Bana açabileceği dava iftirayla ilgili olur, elimde onu çürütecek kadar delil olduğunu biliyor.” “Gerçekten…” demişti Ahu, “Hangi akla hizmet böyle bir şey yaptı ki? Senin susacağını falan mı düşündü?” Bilmediğimi belli edercesine omuz silktiğimde, “Şimdi bizim avukat bulmamız mı gerekiyor?” sorusunu eklemişti. Ben bu soruyu cevapsız bırakıp odama gitmeyi planlıyordum fakat Ecrin, “Avukatımız var.” dediğinde kaşlarımı çatarak ona dönmüştüm. Soran bakışlarıma karşılık, “Barış Bey’in kartı çantamda. Ara onu.” demişti. “Barış Bey kim?” sorusunu sorduğumda göz devirmişti ama ben sahiden o an Barış’ı hatırlayamamıştım. Fazlasıyla yorgun olmama karşın karmakarışık duygulara sahiptim ve ne düşüneceğime karar dahi veremiyordum. Neyse ki Ecrin bana olan öfkesine rağmen sabırla, “Barış Akay…” diye açıklamıştı. “Faruk Akay’ın kuzeni.” Bu açıklamayla birlikte kaşlarımı kaldırırken onunla karşılaştığımız anı düşünüyordum. “Olur da işler düşündüğünüz gibi gitmez ve bir avukata ihtiyaç duyarsanız…” dediğinde nasıl da umursamaz ve küçümsercesine “Hiç sanmıyorum.” diyerek sözünü kestiğim o anlar gözümün önünde tekrar tekrar canlanıyordu. Omuzlarımı düşürüp, “Umarım gün içinde müsaittir de randevu verebilir.” diyen Ecrin’i dinliyordum. “Ne duruyorsun Peri, arasana hemen.” Sanırım o an bana ağır gelen şey laflarımı yiyecek olmam değil, böyle bir şeye sahiden ihtiyaç duyacak olmamdı. Herkesin bir gün savunulmaya ihtiyacı olacaktır sözünü o gün çok iyi anlamıştım. Ecrin ile paylaştığımız odaya gidip yatağının üzerindeki çantasını açarken stresimin beni içten kemirdiğini hissediyordum. Ön gözdeki kartviziti aradıktan sonra telefonumu eşofmanımın cebinden çıkarmış ve numarayı yazmıştım. Aramak için tuşa basarak hayatımdaki birçok şeyi başlatmıştım; hakkımı almak için açtığım savaş, kendimi bulmak için çıktığım yol ve hiçbir şeye değişmeyeceğim bir aşk hikayesi…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD