Akay Yazılım’ın önünde taksiden inmiş, aşina olduğum koridorları Ecrin ile yürümüştük. Faruk ile o an ne konuşacağımı bilmiyordum. Sadece beni aramasının bir nedeni olduğunu düşünmüş ve şüphelilerin arasında olduğu için yüz yüze konuşmak istemiştim. Faruk’un asistanı Emir Bey, beni gördüğünde tanımış; Faruk’un misafirinin olduğunu, bir saat kadar beklememiz gerektiğini söylemişti. Benim için bunda bir problem yoktu fakat Ecrin’in burada bulunmasının ana sebebi hesap sormak olduğu için problem çıkarmış, hatta bilerek Faruk’un odasının kapısına doğru bağırarak konuşmuştu. Elbette ki bu olaylı diyaloğun sonucunda filmlerdeki o sahneyi yaşamıştık. Faruk kapıyı açmış, “Ne oluyor?” diye sorarak başını çıkarmıştı. Beni gördüğündeyse kapının arkasından çıkmıştı.
Hafif bir gülümsemeyle, “Hoş geldiniz.” derken elimi sıkmıştı. Ardından Ecrin’e yönelmiş, tokalaşmak için elini uzatırken kendini takdim etmişti. Ecrin Nemrut suratında mimik oynatmadan formalite icadı adamın elini sıkarken kendini kısaca tanıtmıştı.
Faruk bu tavrı hissetmiş olsa da her zamanki samimi yapısından vazgeçmemiş, bana dönerek tatlı bir dille konuşmuştu. “Aramıştım ama müsait değildiniz sanırım.”
“Ben de bu konu için gelmiştim zaten. Müsaitseniz konuşabilir miyiz?” derken işaret parmağımı odasına doğrultmuştum.
“Tabii…” demişti kapıyı sonuna kadar açarken.
Odadan içeri girdiğimde gerçekten Faruk’un misafiri olduğunu görmüştüm. Bu misafiri sekizinci bölümde size uzun uzun anlatmıştım. Açıkçası odaya girdiğim ilk saniyelerde küçük orta sehpaya doğru eğilmiş, dirseklerini dizlerine yaslayarak önündeki dosyaları inceleyen Barış ile hiç ilgilenmemiştim. Bizi gördüğünde ayağa kalkmıştı.
Faruk kendi koltuğuna yerleşirken, “Kuzenim aynı zamanda avukatım Barış Akay.” demeseydi bakışlarım onunla hiç buluşmayacaktı büyük ihtimalle. Onu samimiyetsiz bir gülümsemeyle selamlayıp tokalaştıktan sonra tam karşısına oturmuş ve bakışlarımı Faruk’a çevirmiştim. Neyse ki yanıma oturan Ecrin, “Memnun olduk…” demişti de çok kaba görünmemiştik.
Faruk beni ve Ecrin’i de tanıttıktan sonra kuzenine hitaben, “Seninle sonra devam edelim mi?” dediğinde dudaklarımdan alaycı birkaç kıkırtı kaçmıştı.
Ellerimle dudaklarımı örterken, “Pardon…” demiştim. “Kalmasında bir sakınca yok, nasılsa herkes öğrendi. Konuşmamız da çok uzun sürmez muhtemelen.” diye devam ederken sinirden kaynaklı olsa gerek tuhaf bir üslubum vardı. Barış bu üslubumu garipsemiş olmalı ki arkasına yaslanıp kaşlarını kaldırırken, “Neyi herkes öğrendi?” sorusunu merakla sormuştu. O an stresten onu incelemediğim için mimiklerini net hatırlamıyorum ama kaşlarını kaldırdığı için alnı karışmış olmalıydı. Üzerinde yanlış hatırlamıyorsam lacivert bir takım vardı, ceketini yanındaki koltuğa katlayarak koymuş, gömleğinin kollarını dirseğine kadar kıvırmıştı. O anı hayal etmeye çalıştığımda alnının üzerine düşmüş birkaç tutam saçın uzun kirpiklerine değmek üzere olduğunu görüyorum.
“Bugün haberleri okumadın mı?” diye soran kişi Faruk olmuştu. Barış’ın aksine bol ve rahat bir tişört tercih ettiğini hatırlıyorum. Yanlış hatırlıyor olamam çünkü Faruk’u hayatım boyunca en fazla beş kere falan takımla görmüşümdür.
Barış, “Okudum.” demişti gayet masum bir şekilde. Kıstığı gözleriyle haberlerde görüp de hatırlayamadığı şeyin ne olduğunu düşünüyor gibi görünüyordu. Şu an bu manzara bana fazlasıyla tatlı ve ilgi çekici geliyor lakin o an zaman kaybı gibi geliyordu bu yüzden, “Beyefendi magazin okuyacak biri gibi durmuyor, açıklamaya çalışmak yerine konuya geçebilir miyiz?” diye sormuştum.
Ben olsam bu tavrıma karşılık, “Haspama bak…” der, çeker giderdim. Barış bana bir süre dik dik bakmıştı. İlk karşılaşmamızda bana kıl olduğunu hiçbir zaman kabul etmiyor fakat bence onu çok sinir etmiştim. Faruk, benim kaba tavrımı alttan almakla birlikte Barış’ın gönlünü de hoş tutmak için, “Peri Hanım yazar fakat kitaplarını başkasının adına yazıyor. Arada gizlilik sözleşmesi falan var, sen daha iyi bilirsin. Bugün Pelin Pelvin’in kitaplarını Peri Hanım’ın yazdığıyla ilgili bir haber yayımlandı.” diyerek kısa bir açıklama yapmıştı.
Önce, “Pelin Pelvin’in kitapları mı?” diye şaşırdı. Bana hayretle bakıp, “Gerçekten siz mi yazmıştınız?” sorusunu sorarken bu durumu enteresan bulduğunu ses tonuyla belli etmişti fakat ben yine ilgisizce başımı sallamıştım ve Faruk’un oyalanmasından bıkıp, “Sen mi sızdırdın basına?” diye açıkça sormuştum.
Bunu pat diye sormam iç çekmesine sebep olmuştu. “Başa döndük, yine kendimi açıklamaya çalışacağım sanırım.”
Omuz silkerken, “Aslında yapmadım desen de inanırım.” demiştim. Eğer Ecrin, “Nasıl yani?” diyerek araya girmeseydi, Faruk yapmadığını söyleyecekti ve konu orada kapanacaktı. Saçını kulağının arkasına sıkıştırırken sahte bir gülümsemeyle, “Durumu sizden başka bilen biri olmadığı için öyle kolay inanamayız aslında Faruk Bey.” demişti. “Peri stresten ne düşünmesi gerektiğini kestiremiyor.”
Faruk, “Aslında… Bana siz de önceden biliyormuşsunuz gibi geldi?” derken doğrudan Ecrin’e bakıyordu.
Arkadaşım birkaç saniye afallasa da bunu belli etmeyecek kadar hızlı bir sürede toparlandı, “Pardon, biliyorsam bunu nereye bağlayacaksınız acaba?” diye sormuştu.
“Biliyorsanız, benden başka bilenler de varmış demektir.”
Ecrin sinirle güldükten sonra, “Siz bana ne demeye çalışıyorsunuz?” demişti.
Faruk ise hafifçe gülümseyerek, “Siz bana ne demeye çalıyorsunuz?” demişti.
Ecrin cevap verecekti ki boğazımı hafifçe temizlemiş, bedenimi Ecrin’e dönmüş ve yalnızca onun duyabileceği şekilde, “Olayı kızıştırmaya hiç gerek yok, sus bence.” diye fısıldamıştım.
Tabii ki beni dinlememişti.
“O halde olayı bilen iki kişi vardı. Haberi ya siz sızdırdınız ya ben. Hadi kendimizi aklamaya çalışalım. Mesela çıkarlardan başlayalım. Ben en yakın arkadaşımı ifşalayarak ne gibi bir çıkarım elde edebilirim? Siz küçük sırrını tesadüfen(?) öğrendikten sonra iş teklifi için peşinden koştuğunuz yetenekli bir yazarı ifşalamaktan ne gibi bir çıkar elde edebilirsiniz?”
“Siz buraya suçlu bulmaya mı geldiniz, konuşmaya mı geldiniz?”
“Sizinle tanışmaya geldim…” dedi, pervasızca arkasına yaslanıp arsızca gülerken. “Varsa bir sade kahvenizi alırım.”
Faruk, arkadaşımın bu tavrına karşı şaşırdığını saklayamamıştı. Başını iki yana sallarken sabır dilercesine gülmüştü. “Acaba biz ikimiz baş başa mı konuşsaydık?” diye araya girdiğimde Ecrin’e ima ile bakmış ve tavrının hoşuma gitmediğini göstermeye çalışmıştım. Bu konuda onu suçlamıyorum, hatta Faruk da ilerleyen zamanlarda onun bu tavrını hoş görüyor. Faruk’un samimiyetine benim kadar kolay inanmaması çok doğal, üstelik bütün bunlar hayatıma Faruk girdikten kısa bir süre sonra yaşanmışken… Yine de o an hayatımızda ilk defa ben ebeveyn o ise sınıf arkadaşıyla kavga etmiş ergen gibi davranıyordu.
“Siz bir şey içer misiniz?” sorusunu bana ve kuzenine bakarak soran Faruk, telefona uzanmıştı.
Ben, “Su alabilirim.” derken Barış gülerek, “Ben de alırım bir sade kahve.” demişti. Ardından ortamı yatıştırmaya çalışırcasına bana dönmüş ve ılımlı bir tonda konuşmuştu. “Pelin Hanım ile bu konu hakkında konuştunuz mu?”
“Aramalarıma ve mesajlarıma geri dönmüyor, ortalık karışıkken yanına gitmenin doğru olmayacağını düşündüm.”
Anladığını belirtircesine başını salladıktan sonra, “Sizin yaptığınızı düşünüyor olabilir mi?” diye sormuştu. O ana kadar bu ihtimal hiç aklıma gelmemişti. Bu yüzden birkaç saniye afallasam da, “Ben neden böyle bir şey yapayım ki, arada sözleşme var. Böyle bir durumda en büyük hasarı ben alırım.” cümlelerini düzgün bir şekilde kurmuştum. Yine de bunları sesli olarak söyleyince içime bir korku salınmıştı. Sahiden benim yaptığımı düşünüyorsa şu an en iyi avukatlarla hayatımı karartacak görüşmeler yapıyor olabilirdi.
“Bana sorarsanız olayı bilenlerin sayısı oldukça sınırlı olduğu için sizden şüphelenmesi çok normal.”
“Ben yapmadım.” diye kendimi savunma ihtiyacı duymuştum. “Öyle bir şüphesi olursa kendimi açıklayabilirim.
“Buna eminim…” demişti içimi rahatlamak istercesine gülerken. “Yine de olur da işler düşündüğünüz gibi gitmez ve bir avukata ihtiyaç duyarsanız…”
“Hiç sanmıyorum.” diyerek sözünü kesmiş olsam da, “Bana ulaşabilirsiniz.” sözcükleriyle cümlesini noktalamıştı.
Şaşkınlıkla, “Nasıl?” diyerek araya giren kişi Faruk’tu. Bu kelimeyi boş bulunarak dillendirdiği, yerinde dikleşip, “Yani…” diye başlayan cümlesini, “Birkaç saat önce artık dava almayacağını söylemiştin.” sözcükleriyle açıklamasından belliydi.
Barış çapraz bir gülüşle, “Finali enteresan bir dosyayla yapmak istedim.” dediğinde ona ne kadar irrite olduğumu size anlatamam sevgili okurlarım. Evet, burada sinir olacak hiçbir şey yoktu fakat o anki duygu durumumu sorgulamamalısınız bence, kelimenin tam anlamıyla dengesizdim ve benim için çok ciddi bir meseleyi oyun gibi görüp eğlenceye aldığını düşünmüştüm.
“Gerek yok.” derken ki tavrım oldukça sertti.
Barış bunu umursamayıp, “Pekâlâ…” dese de yan koltuktaki ceketinin iç cebinden kartvizitini çıkarmıştı. “Fikrinizi değiştirirseniz bana buradan ulaşabilirsiniz.” Buna da gerek olmadığın söyleyecektim fakat Ecrin öne atılıp kartı almış, teşekkür etmişti. Bu sırada içeceklerimiz gelmişti. Suyumdan büyük bir yudum aldıktan sonra burada daha fazla oturmak istemediğime karar verip Faruk’a son sorularımı sormaya başlamıştım. “Sen yapmadıysan beni neden aradın?”
Faruk hiç beklemeden, “Haberleri görünce şaşırdım ve nasıl olduğunu merak ettim.” demişti.
“Sen beni neden merak edesin ki? İş teklif ettin, reddettim. Benimle irtibata geçmen için neden bir sebep olsun?”
“Bir, iş teklifim hala geçerli ve bunun için uzun süre peşinden koşacağım çünkü taktım seni kafaya…” diyerek oldukça açık bir cevap vermişti. “İki, seni insan olarak sevdim. Kötü bir günde olduğunu biliyorken arayıp destek olmak istememin neresinde kötü bir şey var?”
Ecrin kahvesinden küçük bir yudum almadan evvel, “Fazla iyi bir davranış ve fazla iyi görünen her şeyin altında biraz kötülük vardır.” diyerek araya girmişti.
Faruk, Ecrin’e cevap vermek yerine konuşmasını sürdürmüştü. “Üçüncüsü de, neler olduğunu merak etmiştim. Pelin Hanımla aranızın limoni olduğunu burada karşılaştığınızda anlamıştım zaten. Neler olduğunu anlatırsın diye düşünmüştüm.”
“Anladım.” demiştim. “Teşekkür ederim, vakit ayırdığın için.”
Ayağa kalktığımda o da ayaklanıp, “Rica ederim, ne demek. Ne zaman istersen.” demişti. Birkaç formalite sözcüğün ardından Barış’a da baş selamı vererek odadan ayrılmıştık. Dönüş yolunda Ecrin’in çok saf olduğumla ilgili yakınmalarını dinlemiş, Faruk’a bu kadar kısa sürede güvenmemin mantıksızlığına değinip durmasını kulak ardı etmeye çalışmıştım. İçgüdülerime güvenirdim; zaten okudukça göreceksiniz, baskılardan ve adaletsizliklerden kurtulduğum zamanlarda duygularının kontrolünde olan, hissetmek için yaşayan bir insana dönüşürüm. O an da hislerime kulak verip Faruk’a güvenmeyi tercih etmiştim.
Yol boyunca Pelin Pelvin’i defalarca aramış, sayısız mesaj göndermiştim fakat hepsi yanıtsız kalmıştı. Barış’ın aklıma soktuğu, “Sen de potansiyel şüphelisin.” konusu zihnimi oldukça meşgul ediyordu. Zaman geçtikçe ona ulaşma çabamın sonuçsuz kalması sinirlenmeme ve endişelenmeme sebep oluyordu.
Taksi evimizin önünde durduğunda inip inmemek konusunda kararsızdım. Kendimi taş kaldırımlı yollara bırakıp nereye çıktığını bilmediğim sokaklarda yürümek bu gibi durumlarda rahatlamamı sağlayan bir terapiydi benim için fakat o gün kendimde bu gücü bulamamıştım. Hatta apartmana girip asansörün çalışmadığını gördüğümde Ecrin’in kolunu sıkıca kavrayıp bütün ağırlığımı ona yükleyerek çıkmıştım merdivenlerden.
Kapı, zile bastığımız an açılmıştı. Muhtemelen pencerenin başında yolumuzu gözleyen Ahu, geldiğimizi gördüğü an kapının ardında dikilmeye başlamıştı. “Hoş geldiniz.” demişti tatlı bir gülümsemeyle. Ona cevap vermeyip odama yönelirken vestiyere bıraktığı tepsiyle peşimden geldiğini görmüştüm. “Sabahtan beri hiçbir şey yemedin, bayılacaksın açlıktan…”
“İstemiyorum.” diyerek onu reddetmiş, odamın kapısını o gelmeden kapatarak ısrarlarının önünü kesmiştim. Daha doğrusu kestiğimi sanmıştım. Hemen arkamdan kapıyı açarak içeriği girdiğinde içimden geçen şey, lanet kapının lanet kilidini neden çevirmediğimdi.
“Tamam, bunu buraya bırakıyorum. Canın istediğini yersin, tamam mı?” diye sorarken tepsiyi çalışma masama bırakmıştı. Başımı olumlu anlamda salladıktan sonra, hafifçe gülümseyerek, “Teşekkür ederim.” demiştim.
Ahu’nun da bana Gökçe kadar kırgın olduğunu tahmin edebiliyordum, büyük ihtimalle onlardan hiçbir şey saklamadığımı düşünüyorlardı. Yine de Gökçe’nin aksine benim duygularımı ve yaşadıklarımı ön plana koyarak bana yaklaşması duygulanmama sebep olmuştu. Onunla da benzer bir tartışmaya girseydik muhtemelen evi terk eder, sinirimi sokaktaki herhangi bir şeyden çıkarmaya çalışırken nezaretlere düşerdim.
Gülümseyip parmak ucunda yükselmiş ve bana sarılmıştı. Birkaç saniyenin ardından kollarını bedenimden çekerken, “Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.” diyerek odadan çıkmıştı.
O gün, saatlerin nasıl geçtiğiyle ilgili hiçbir fikrim yok. Kollarımı bacaklarıma dolayıp öylece otururken akrep ile yelkovanın yerinde saydığına emindim. Zamanın kaybolduğu bir ülkenin kraliçesi olduğumu hayal etmiş, zamanı geri getirmeyi isteyip istemediğimi düşünmüştüm. Tırnaklarımı yerken kanatmış, canımın acısıyla uyanır gibi olmuştum fakat düşüncelerimi uykuda bırakmak o an yapabileceğim en mantıklı şey olduğu için bu defa da sahiden mutlu sonla biten bir masalın prensesi olduğunu hayal etmiştim. Gerçeklerle ilgili aklıma gelebilecek bütün can yakıcı olayları hayal dünyamdan topladığım toprakların altına gömüyordum.
Elbette bu hayattan kopmam uzun soluklu olmadı.
Dediğim gibi, eve geldikten sonra kaç saat geçti, o arada neler yaptım; hatırlamıyorum. Ecrin, “Bunu görmen gerekiyor!” diyerek odamıza girdiğinde havanın kararmış olduğunu hatırlıyorum. Bana doğru uzattığı telefondan yayılan ışık gözümü aldığı için yüzümü buruşturmuştum. Onu geri çevirmemi engelleyen şey ekranda Pelin Pelvin’in i********: hesabını görüyor olmamdı.
Benimle hiçbir şekilde irtibata geçmeyen kadın, on dakika önce milyonu aşan takipçisinin olduğu hesabında bir hikâye paylaşmıştı. Ecrin’in elinden telefonu öyle hızlı almıştım ki, arkadaşım birkaç saniye neye uğradığını şaşırmıştı. O ana dair çok fazla şey hatırlamıyorum. Bu yüzden size ayrıntı veremeyeceğim. Duygularımı anlatmaya da gerek duymuyorum. Pelin Pelvin’in yazdıklarını okuduğunuzda neye uğradığımı az çok anlayabileceksiniz zaten:
“Öncelikle şu zamana kadar sessizliğimi korumama rağmen benden desteğini esirgemeyen çok kıymetli meslektaşlarıma ve siz değerli okurlarıma teşekkür etmek istiyorum. Kitaplarımı benim yazdığım konusunda hiçbirinizin şüphe duymadığını biliyorum, bunu bana hissettirdiğiniz için minnettarım. Şu zamana kadar birçok konuda haksız ithamlara maruz kaldım fakat bu… Duymayı asla hayal dahi edemeyeceğim suçlamalar; neyle muhatap olduğumu anlamam inanın saatlerimi aldı, gerçekten çok şaşkınım. Başarının mutluluğu ve gururu beraberinde getirmesi gerekir, hasetiyle bunları kirletmeye çalışan insanlara izin vermeyeceğimi bilmenizi isterim. Olayda adı geçen şahsı daha önce hiç görmedim, tanımıyorum. Onunla ilgili söyleyeceğim tek şey attığı iftiranın yanına kalmayacağı. Gerekli işlemlerin başlatılması için avukatlarımla görüştüm ve bu konuyla ilgili konuşacağım tek yer artık mahkeme salonudur.”
Evet, sevgili okurum… Böylelikle Pelin Pelvin olayı kendi lehine çevirmiş, beni kitlesinin nefretiyle baş başa bırakmıştı.