İnsanların haksızlıkları kınama sebebi haksızlığa uğramaktan korkmasıdır ve bir düşünüre göre haksızlık etme fırsatını bulan herkes haksızlık eder.* Bu sözün doğruluğunu küçücük bir kız çocuğuyken öğrenmiştim. Ecrin ve annesi Nuran abla o zamanlar elimden tutmasaydı şu an çok farklı biri olarak çok farklı hayatlar yaşıyor olabilirdim. Bu konuları size anlatmaya hazır değilim, zaten anlatmak için girişini yaptığım konu da bu değildi. Hayalet yazarlığa on altı yaşında, hayalet yazarlığın ne olduğunu bilmeden başlamıştım, daha açık bir dille söylemem gerekirse kandırılmıştım. Gözyaşlarıyla dolu bir çocukluğun ardından içine kapanık bir ergenlik geçirmiştim. Bakmayın bazı fırlama hareketlerime, biz de zamanında az ağlamadık yorganımızın altında…
Lisede en arka sırada oturur ve sadece Ecrin ile konuşurdum. O dönemlerde de yazdığımı bilen tek kişi oydu. Yazdığım bir hikâyeyi benden gizlice okul dergisinin editörlüğünü yapan edebiyat öğretmenimize götürmüştü. Allah var, o adamı da hiç gözüm tutmazdı zaten. Palavracının tekiydi. Hikâyemi ülke genelinde çok bilinen bir dergiye kendi adıyla gönderirken o dergiyi okumayacağımı ve kendi yazdığım yazıyı tanıyamayacağımı sanacak kadar da saftı ya da bu ihtimali hiç umursamamıştı bile.
Derginin o ayki sayısını okuduğumda soluğu Ecrin’in yanında almıştım. Ecrin o kadar sinirlenmişti ki ona yediği haltlar yüzünden kızamamıştım bile. Öğretmenimize(!) hesap sormaya gittiğimizde çok öfkeliydik, konuşmanın sonundaysa çok iyi fırsatlar yakaladığımızı sandığımız için sırıtıyorduk. Adam öyle kolpacıydı ki iki ergeni manipüle etmesi saniyelerini almıştı. Reşit olmadığım için ve ailemin izin vermeyeceğini bildiği için kendi adıyla yayınladığını, gelen bütün yorumları bana okutmak için biriktirdiğini söylemiş, hikâyeme gelen geri dönüşleri bana okutmuştu. O an kelimelerimin birilerine ulaşabileceğini fark ettiğim ilk andı, yazdıklarımın buruşturulup bir sobada yanmayı hak etmediklerini fark ettiğim andı. Yorumların her zaman iyi olmayacağını göstererek birkaç tane de çirkin üsluplu geri dönüşleri okuttuktan sonra benim çok yetenekli olduğumu ama çok küçük olduğumu söyleyerek konuşmaya başlamış, bir şekilde konuyu yazdıklarımı başkasının adıyla yayınlarsam hem para kazanabileceğime hem de okurların yorumlarıyla beslenebileceğime getirmişti.
Şu an yirmi dört yaşındayım ve dönüp baktığımda böyle bir manipülasyona kanabilecek kadar aptal olduğu için on altı yaşındaki Perihan Güneş’ten nefret ediyordum. Platon’un, “İyi insanlar gençliklerinde saf olurlar, kötülere çabuk kanarlar, çünkü içlerinde kötülerin davranışlarını anlamayı kolaylaştıracak örnekler yoktur.” cümlesini kendime teselli olarak kullanmaya karar verdiğimden beri on altı yaşındaki halime karşı biraz daha ılımlı yaklaşmaya başladım.
Şöyle de bir şey var ki; o zamanlar kandırılmam, hatta defalarca dolandırılmam şu anki ben olmamdaki en büyük etkenler. Ayrıca on altı yaşındayken küçük ve çaresizdim. Hiç sevilmeyen bir çocuk, ailesi tarafından sevgi gören bir çocuğu uzaktan seyrederken kıskanmasına ve gözlerinin dolmasına rağmen dudağının kıvrılmasına engel olamaz, tadamadığı şeyi görmek bile onu mutlu edebilir. Benimki de o hesaptı sanırım, hayatımda ilk defa karşıma bir fırsat çıkmıştı ve bu bana büyülü görünmüştü. Elbette ki artık büyülü görünmüyor, İlk Bilet’i yazıyor olmam da bunun en büyük kanıtı.
Bana haksızlık etme fırsatını yakalayıp haksızlık etmekten çekinmeyen insanlar yüzünden ben utanmamalı veya korkmamalıyım, ödenecek bir bedel varsa bunu canı yanan değil can yakan öder. Bu yüzden dergide yayınlanan hikâyemin, yani yayınlanan ilk yazımın fotoğrafını bu sayfaya ekleyeceğim.
SOKAK LAMBALARI
Onun gözlerine hiç bakmamıştım, göz rengini bilmiyordum fakat kahverengi olduğunu hayal ediyordum. Koyu renk bir çamur olmalıydı gözleri, attığım tek adımla ona çekilmiş olmamın başka bir açıklaması olamazdı. Sesini hiç duymamıştım lakin gırtlaktan gelen hırıltılı bir sesi olduğunu düşünüyordum; bilge bir mizaç, sert bir ton…
Yalancı bir pikap mutluluğun müziğini çalarken doğmuş olmalıydı, çok da yaşlı sayılmazdı.
Hissediyordum; savaşçıydı, hani öyle zoru görünce vazgeçenlerden değildi.
Sevilmek istiyordu sevmeyi unutanların arasında.
Herkesin hayran olduğuna burun kıvırır, herkesin unuttuğuna âşık olurdu.
Hayalet gibiydi, kimse tarafından tanınmazdı. İnsanlar okyanustu, o abis. Kendi dibini göremez olmuştu insanlar. Gerçi, o da görünmeyi tercih etmezdi tahminimce. Bana da göstermemişti kendini. Ben onun kelimelerine dalmıştım, onu cümleleriyle tanımıştım.
İlk defa, “Keşke yıldız olsam!” diye haykırdığımda yazmıştı bana.
Demişti ki: “Yıldızlar bizim gibi doğar, büyür ve ölür. Tek farkları parlak olmaları mı? Sokak lambaları da parlak ancak hiçbir zaman yıldızlar kadar sevilmediler.”
Bir önceki paragrafta yazdığım, ödenecek bir bedel varsa bunu canı yanan değil can yakan öder, cümlesi bana ait değil. Bu bölümde size bu cümlenin sahibini anlatmak istiyorum. Biliyorum, bir an önce olaylara geçmek ve aslında neler yaşandığını okumak istiyorsunuz ama ben bu kitabın her satırını yaşamak ve içimden geldiğince yazmak istiyorum ve şu an içimden gelen şey Barış’ı yazmak.
Hikâyeye bu kadar geç dâhil olduğu için bana çok kızacak büyük ihtimalle, bu yüzden onu övebildiğim kadar öveceğim bu bölümde. (Hayır, halk arasında bu yaptığıma yağ çekmek falan demiyorlar Barış, yanlış biliyorsun.)
Barış’ın, bana ihtimallerden korkmamayı öğreten kişi, diyerek size anlatabilirim. Omzunu silktikten sonra gülümseyerek sağ yanağındaki gamzesini çukurlaştırırken, “Bu dünyada ölüm var, az düşünüp çok yaşayacaksın.” deyişi hala gözümün önünde.
Tanışıklığımızın ilk zamanlarında uzun kirpikleri, gözlerini her kırpışında dikkatimi çekerdi; kehribar gözlerinin içi öyle gülerdi ki onun bu dünyadaki en hayat dolu insan olduğunu düşünürdüm. Kumral saçlarındaki kıvırcığa yakın dalgalar onu tatlı bir adam yapsa da o zamanlar yakışıklılığı ve karizmatikliği hep daha ön plandaydı. Bunun sebebinin mesleğinden dolayı sürekli giydiği takım elbiseler olduğunu düşünürdüm. Doğrusu erkeklerde eşofmanı yani salaş ve rahat giyimi her zaman daha çekici bulmuşumdur fakat Barış’ı elimde olsa takım elbiseleriyle uyuturdum.
Onu takımlarıyla çok beğendiğimi bildiği için tek elini cebine sokup arkasındaki masaya yaslandığı ve kaşlarını kaldırıp sırıtarak bana baktığı gün, “Sen de kendini fazla abartıyorsun!” diye çıkışmış olsam da ortada abartı falan yok sevgili okurum, Barış gerçekten yakışıklı bir adam. Ama hiç kimse onu yakışıklılığıyla anmaz çünkü her şeyden önce Barış iyi bir adam.
Adalet duygusunun her şeyden baskın olması onu benim gözümde sarsılmaz bir insana dönüştürüyor. Hataları var ama cezasını çekmekten korkmadığı için her zaman çok cesur. Tonlarca kusuru var ama bunlarla eğlenebildiği için çok güçlü. Korkuları var ama bunları zayıflık olarak görmediği için çok başarılı. Kin güdüyor, öfkeleniyor ve nefret ediyor ama her şeyden çok sevdiği için hep yüzü gülüyor. Sürekli yüzü güldüğü için de insanları gülümsetebiliyor. Beni çok ağlattığı dönemler de oldu ama beni ağlatmasına rağmen ondan bahsederken hala mutlu hissediyorsam bu Barış’ın fevkalade bir insan olmasından kaynaklanıyor.
Barış Akay, Faruk Akay’ın kuzeni ve en yakın arkadaşı. Onunla tanışmama vesile olduğu için Faruk’a minnettar olduğumu belirteyim de Faruk bu satırları okurken kendisine çok az yer verdiğim için başımın etini yemesin.
Faruk ile bağlantısının dışında Barış çok başarılı bir avukat. Onunla tanıştığımız dönemde yirmi yedi yaşındaydı ve bu kadar genç olmasına rağmen işi bırakmayı düşünüyordu. Neden mi? Çünkü onun için paradan, kariyerden, gelecekten, her şeyden önce hayatı yaşamak gelir. Böyle anlattığımda size çok ütopik geliyor olabilir, öyle zaten arkadaşlar. Kendisine kalan büyük bir miras ve kıyıda köşede birikimi olduğu için işi bırakma gibi kararları daha kolay alıyordu tabii ama bence asıl ütopik olan başarıya ve güçlüye tapılan bir toplumda bunların hepsini elinin tersiyle itebilecek cesareti gösterebiliyor oluşu.
Avukattı ama bu mesleği prestijli olduğu için seçmemişti. Hatta Platon’un, “Bir şehirde düzensizlikler, hastalıklar çoğaldı mı bir sürü mahkemeler, hastaneler açılır. Bir sürü hür insan da bu işlere hevesle atıldı mı, avukatlık ve hekimlik de o şehirde şanlı, şerefli meslekler haline gelir.” sözüne sonuna kadar katılır, avukatlığın saygın bir meslek olmasının düzenin ne kadar çarpık olduğunu vurguladığını bu yüzden ironik olduğunu bana ve çevresindeki insanlara pek çok kez söylemiştir. Ayrıca bir bilgi daha, bu bölümde Platon’dan sıkça alıntı yapmamın sebebi, Barış’ın Platon’a çılgınca bir sempati duymasından kaynaklanıyor.
Zaten bütün bunları okuyacaksanız, onun hayatımdaki yerini anlayacaksanız ama ben bu satırları onun için yazmayı vefa borcu olarak görüyorum. Bana ne kadar değerli olduğumu gösterdiğin için, gözyaşlarımın yaşanmamış ihtimallere harcanmayacak kadar kıymetli olduğunu anlattığın için, ilk gerçek okurum olduğun için, yaptığın bütün fedakarlıklar için, yaşamanın somut objelerden bağımsız bir eylem olduğunu gösterdiğin için, kimsenin görmediği sokak lambasının daha güzel olduğunu gören o küçük kıza tekrardan kavuşmamı sağladığın için, en çok da huzur veren bakışların ve her şeye rağmen gülen gözlerin için teşekkür ederim. Seni seviyorum, bunu sana ne kadar sık söyledim bilmiyorum ama keşke daha sık söyleseydim. Belki de söyleyemediğim her an için bir kâğıda 100 kere seni seviyorum yazmalıyım.
Ya da… Belki de bu bölümü sana ithaf etsem de mutlu olursun. Ah, sen her zaman mutlusun zaten. Daha mutlu olman ve bu konuda sınır tanımaman dileğiyle, bu bölümü sana ithaf ediyorum.
Sevgili okurum, daha onunla tanışmadan onunla ilgili övgüleri okudun. Özür dilerim, kendimi tutamadım. Aslında bu bölümde onunla ilk karşılaştığım zamanları okuyacaktınız fakat gayet normal bir tanışma hikâyemiz olmasına rağmen çok heyecanlandım. (Buraları okuduğunda kesin çok şımaracaksın Barış, rica ediyorum yaşından utan ve biraz olgun davran.)
Bu bölümü yazarken klavyeme ufak gözyaşları düştü sevgili okurum. Merak etmeyin, bu defa mutluluktan.