Bölüm Yedi, Lonesome Town-Ricky Nelson

1874 Words
EDEBİYAT ÖĞRETMENİ P.G.DEN BÜYÜK İDDİA: PELİN PELVİN’İN KİTAPLARINI ASLINDA BEN YAZIYORUM! Yaşı yaşıma yakın olan sevgili okurlarım… Bu manşete aşina olduğunuza eminim, bu manşet sonrası Pelin Pelvin’in davranışlarını hatırladığınızı düşünüyorum ve hiçbirinizin bu manşeti gördüğümde benim ne hissettiğimi düşünmediğinizi biliyorum. Daha doğrusu, düşünmemek değil de… Umursamamıştınız. Size kırgın değilim ama sizi affetmeyeceğimi açıkça belirtebilirim. Hayır, hayır… Amacım duygu sömürüsü yapmak değil. Bu yüzden kitaba nasıl devam edeceğimi bilemiyorum. Diğer kitaplarımı (Şu an yalnızca Pelin Pelvin’in adıyla yayımlanan kitaplarımı biliyorsunuz) okuduysanız üslubumun ne kadar farklı olduğunu fark etmişsinizdir. Duygulara önem verir ve kalemimle içinize işlemek için elimden geleni yaparım ancak İlk Bilet’in sizi ağlatacak bir kitap olmasını istemiyorum. Daha çok… Gerçekleri suratınıza tokat gibi çarpan realist bir kitap olsun istiyorum. Aslında yapmak istediğim şeyin bu olup olmadığından da emin değilim zira bir tokat ilk saniyelerde çok acı verir, zamanla uyuşukluk hissine dönüşen bu acı yavaş yavaş azalır, sızıdan ibaret olur ve kaybolur ama iz bırakmaz. Vazgeçtim. Sözcüklerimin sizin için bir tokat olmasını istemiyorum. Sadece bu kitabın kapağını kapattıktan sonra çevrenizde benim hissettiklerimi hisseden ne kadar çok insan olduğunu görün, hatta okuduklarınızın aynını hayatınızın bir döneminde kendinizin de yaşadığını fark edin. Netice de, insanların size zarar vermesini engelleyebilmek için kendinize verdiğiniz zararları fark etmeli ve onları engellemelisiniz. Bu nasihati acı çektiğim günlerin ardından edindiğim tecrübelere dayanarak sizinle paylaşıyorum. Yaşadıklarımın en güzel yanı acı çekmiş olsam bile bu süreçte çok fazla tecrübe edinmiş olmam. Sanırım İlk Bilet hayatıma anlam getiren bir kavram olmasaydı bu otobiyografimin ismi, “Deneyimlerim” olurdu. Aslında yaklaşık bir buçuk asır önce kapılmış olmasaydı İtiraflarım adını da verebilirdim. Neyse… Kitabın ismini tartışmanın sırası mı, diye kızdığınızı duyar gibiyim. Muhtemelen hikâyemin akışını merak ediyorsunuz. Doğrusu zamanında gündeme bomba gibi düşen olayları hepinizin adından iyi bildiğine eminim, ne yazık ki kaosu sevmekten öte sahiplenme gibi bir eğilimimiz var. Dilerdim ki bunun yerine dinleme olgunluğumuz olsun. O zamanlar bas bas bağırmama rağmen beni hiçbiriniz dinlemediniz. Size o dönem çok kızıyordum fakat şu an teşekkür ediyorum, sesimi duyuramadığım zamanlarda bağırmak yerine fısıldamayı öğrettiniz bana. Vaktim geldi, şu an kelimelerimle fısıldıyorum hepinize ve siz daha gür duyacaksınız benim sesimi. Haberi gördüğüm gün başımdan aşağı dökülen kaynar suyu her hücremle hissetmiştim. Uyuşan dudaklarımın arasından çıkmaya çalışan, “Nasıl…” sözcüğü bir fısıltıdan ibaret olmasına rağmen düşündükçe kulağımın çınlamasına sebep oluyor. O an şaşkınlıktan yaşananları tam olarak algılayamamıştım. Günün devamında ve günler akmaya devam ederken bu şaşkınlık yerini acıya bırakacaktı ve benim canım çok yanacaktı. Küçük evimizin küçük oturma odasındaki televizyona bakarken sol tarafımda hafif bir ağrı hissetmiştim, sanki gelmekte olan zor günlerim kalbime çoktan yerleşmiş ve gözyaşlarını akıtmaya başlamıştı. “Nasıl yani?” diyen Gökçe’nin şaşkınlığını çok net hatırlıyorum. Yazdığım kitaplara mı şaşırmıştı, haberdeki fotoğraflarıma bilmiyorum ama “Ne alaka?” derken çatık kaşlarına rağmen yaşadığımız dakikalara inanamadığını tasvir eden hafif bir gülüş kaçmıştı dudaklarından. “İsim benzerliğinden kişileri karıştırıp senin fotoğrafını mı koydular acaba?” demişti Ahu, omzuma dokunmadan evvel. Gökçe, “Hem isimleri hem de meslekleri benzer, bak sen…” yanıtını verirken biz Ecrin ile birbirimize bakıyorduk. Bana yaklaşması ve kollarını boynuma dolaması muhtemelen saniyeler sürmüştü lakin ben o an bütün kapılarımı zamanın akışına kapatmıştım. Kollarımı kaldırıp arkadaşımın sarılışına karşılık verecek mecalim yoktu ve o bunun farkında olduğu için benim yerime de sarılıyormuş gibi sımsıkı tutuyordu beni. Şu zamana kadar insanın iki duygu sebebiyle tepki veremez hale geldiğini tecrübe etmiştim; ilki aşırı mutluluk, ikincisi aşırı şaşkınlık. O an kelimenin tam anlamıyla şaşkınlıktan nutkum tutulmuştu. Ne yapmam gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu, dahası ne düşünmem gerektiğini de bilmiyor ve öylece dikiliyordum. Benim afallamış halimin aksine kafasındaki soru işaretleriyle muallakta kalan Gökçe, “Sen bu yazarı nereden tanıyorsun?” diye irdeleyerek olayı anlamaya çalışıyordu. Ecrin kollarını bedenimden ayırıp ani bir hareketle Gökçe’ye döndükten sonra, “Açık değil mi işte! Kitapları Peri yazıyordu, bu kadın da kendi adıyla yayımlıyordu.” diye çıkışmıştı. Dudaklarımdan tıslarcasına çıkan, “Sus.” sözcüğü Ahu’nun şaşkınlık nidalarının arasında eriyip gitmeden evvel herkes sesimi duymuştu. “Ülkenin gündemindesin Peri…” demişti Ecrin, ayılmamı sağlamaya çalışır gibi. “Onlar bilse ne olacak, herkes seni konuşuyor.” İşaret parmağını kaldırıp büyük bir öfkeyle sürdürdü sözlerini. “Kesin o Faruk denen herif yüzünden oldu bunlar, tutamadı tabii çenesini. Hayır yani sanki paraya ihtiyacın var, ne oldu bu haberi satınca?” “Sen kitap mı yazıyorsun?” diye şaşıran Ahu’nun gücü tepkilerimi geri getirmeye yetmese de Gökçe’nin, “Hem yazıyor hem satıyor. Biz de hanımefendi odasına kapanınca tembellik yapıp kıçını yayıyor sanıyoruz. Nasıldı, güzel miydi bizi enayi yerine koymak?” çıkışı kendime gelmemi sağlamıştı. Başımı iki yana sallarken konuşabilmiştim. “Cidden şu an bana bunu mu söylüyorsun?” “Teselli vermemi mi bekliyordun? Peki… Tam olarak ne için teselli vermeliyim, yazdığın kitabı kendi adıyla yayınlayamayan bir korkak olduğun için üzülme mi demeliyim mesela?” “Ne diyorsun ya, kendine gel Gökçe. Ağır saçmalıyorsun.” diye araya giren Ecrin’i kenara iterek Gökçe’nin tam karşısına geçmiştim. Kırgınlığını yanlış bir zamanda yanlış üslubuyla belli ediyor oluşu beni transtan çıkarmıştı. İçinde bulunduğum durumu inkar etmek o an işime geldiği için sinirimi sonuna kadar yaşamayı ve yansıtmayı tercih ettiğim için “Tam olarak neyin öfkesi bu, söylesene açıkça?” derken kaşlarımı çatmamın ve saldırgan bir üslup takınmamın tek sebebi buydu. Kaşlarını kaldırmış ve alayla, “Açıkça?” dedikten sonra kahkaha atmıştı. “Biliyor musun sen bu kavramı ya?” Arkasındaki televizyonu, dönmeden işaret ederek sözlerine devam etmişti. “Az önce bize hiç açık olmadığını öğrendik de.” Sahte bir acımayla, “Ay kıyamam…” dedikten sonra karşı saldırıya geçmiştim. “Nasıl da kırmışım hanımefendinin kalbini, bütün derdimi bırakayım da kendimi affettireyim!” “Ne yapıyorsunuz siz?” diyerek aramıza girip bizi ayıran kişi Ahu’ydu. Beni Ecrin’e doğru ittikten sonra Gökçe’ye dönmüştü. “Gerçekten şu an bu tepkinin sırası mı Gökçe? Peri’nin daha büyük bir derdinin olduğunu görmüyor musun?” Gökçe başını olumlu anlamda salladığında ılımlı yaklaşacağını sanmıştım fakat, “Görüyorum… Nasıl tek başına battıysa bu derde, öyle tek başsına çıksın.” dedikten sonra yüzüme dahi bakmadan önce odadan, ardından evden çıkmıştı. Arkasından öyle gür bir sesle, “Neyin tribi bu ya?” diye bağırmıştım ki boğazımdaki ağrıyı şu an bile hissediyorum. “Tamam sakin ol, uykusuzluktan ne dediğini bilmiyor.” Omuzlarımdan bastırarak kanepeye oturmamı sağlayan Ecrin’e, “Bana ne uykusuzsa?” diye çıkışmıştım. Hızımı alamamış, öfkemi içimde tutmaktansa sonuna kadar kusmayı tercih etmiştim: “Şaşkınlıktan neye uğradığımı şaşırmışım bana söylediği şeye bak! Hanımefendi kendisinden bir şeyler gizlememin derdinde, nasıl bir bencillik bu?” Ecrin omzuma bastırarak beni durdurmuş ve odada volta atmamı engellemişti. “Tamam, unut bunu şimdilik. Sinirini hak eden başka konular olacakmış gibi…” Omzumu silkerek elinin düşmesini sağlamıştım. Parmaklarımı saçlarımın arasına daldırıp canımın acımasını umursamadan çekerken, “Nasıl olabilir bu?” demiştim. “Biriniz bana olayı özet geçebilir mi artık?” Sabırsızca yüzümüze bakan ve her şeyden bi’ haber olan Ahu’ya dönmüştük. “Yardımcı olmak istiyorum ama hiçbir şey anlamadım.” İç çekerek ayağa kalkıp, “Sonra konuşalım olur mu?” demiş ve yanından geçip odama gitmiştim. Ecrin’in de gelmemesi için kapıyı kilitlemem arkadaşımı öfkelendirmiş ve “Aç şu kapıyı konuşalım!” diyerek uzun bir süre kapıyı zorlamasına sebep olmuştu. Onu hiç umursamadan birkaç dakika önce yatağıma fırlattığım telefonu almış, bildirimlerin azalması için internetimi kapattıktan sonra Pelin Pelvin’i aramıştım. Bu defa çağrısı yanıtlanmayan, hatta meşgule atılan kişi bendim. Alt dudağım dişlerimin arasında ezilirken ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Üzerimde benden beklenmeyecek bir soğukkanlılık vardı. Belki yaşananları tam olarak algılayamamış ve gelecekte olabilecek kötü ihtimalleri düşünemediğim için evhamlanamamıştım. Ya da kendimden emindim ve özgüvenim beni koruyordu. Hayır, hayır… Bunların ikisi de değil. Ben bu senaryoyu daha önce izlemiştim, sevgili okurum. O an hatırlamıyor olmam bilinçaltımın bu zaten bildiğim geleceğime beni hazırlamasını engellemiyordu. Pelin Pelvin’i ikinci kez aramak yerine mesaj göndermeye karar vermiştim. Gönderen: Perihan Güneş, 10.37. Pelin Hanım günaydın. Haberleri henüz gördüm ve çok şaşkınım. İnanın durumla hiçbir ilgim ve bilgim yok. Müsait olduğunuzda dönüş yapabilirseniz sevinirim. Yere oturup sırtımı yatağa yasladıktan sonra dizlerimi karnıma doğru çekmiştim. Mesajıma cevap gelmesini sabırsızlıkla bekliyor, kelimenin tam anlamıyla saniyeleri sayıyordum. Pelin Pelvin’in o an bundan önemli ne işi olabilirdi de benim mesajıma bu denli geç dönüş yapmıştı bilmiyordum ama stresten tırnaklarımı yediğim, yanağımın içini ısırarak kanattığım ve çaresizce beklediğim dakikalardı. Ona daha hızlı ulaşmak için evine gitmeyi düşünmüş, neyse ki böylesi karışık bir zamanda yanına gitmemin dikkat çekici olacağını akıl etmem uzun sürmediği için öyle saçma bir eylemde bulunmamıştım. Kapıyı bir an olsun çalmayı bırakmayan, ses vermem için yalvaran ve kapıyı açmamı haykıran arkadaşıma Ahu’nun, “Belli ki yalnız kalmaya ihtiyacı var, rahat bırakalım.” dediğini duyuyordum. Ecrin ona yanıt vermek yerine bana, “Aptallık ediyorsun Peri! O odada olduğun her dakika senin aleyhine işliyor. Gidip o Faruk denen heriften hesap sorman gerek!” sözcüklerini sıraladığında hafızamda bazı şeyler canlandı. O sabah, belki de sadece bir saat önce, film seçmek için telefonumu elime aldığımda bir sürü cevapsız çağrı görmüştüm bunların on dokuzunun Pelin Pelvin’den, on ikisinin Ecrin’den ve birinin de Faruk Akay’ın şahsi numarasından olduğunu görmüştüm. Tesadüf bu ya, tam da bana iş teklifi eden ve küçük sırrımı bilen o iş adamını hatırlamışken telefonum çalmıştı, arayan Faruk Akay’dan başkası değildi. Ekrana çatık kaşlarla bakarken Ecrin’in bu teorisinde haklı olup olmadığını düşünüyordum. Sahiden bu bilgiyi sızdıran kişi Faruk Akay ise beni neden arasındı ki? Hangi katil cinayet işlediği yere dönerdi veya hangi hırsız soyduğu bankayı tekrardan yoklamaya giderdi? Diğer yandan da aklıma kötü tecrübelerim geliyordu. Hayalet yazar sıfatıyla da olsa büyük paraların döndüğü kirli sektörleri görmüş, bizzat tecrübe etmiştim. Faruk Akay tesadüfen öğrendiği bomba gibi bir haberi basına sızdırabilir ve işe almak istediği bir kişiyi tanınır hale getirerek değerini arttırabilirdi, zaten o tatlı diliyle ikna edemeyeceği insan sayısı da oldukça azdı. Ben bu iki teoriyi kafamda tartarken telefonumun zil sesi kesilmiş, çağrı sonlanmıştı. Geri dönüş yapıp yapmamak arasında kaldığım birkaç dakikanın sonunda hiçbir şey yapmadan beklediği için isyanlarda olan bedenim hareketlenmişti. Durağı arayıp taksi çağırdıktan sonra ayağa kalkıp hazırlanmam muhtemelen on dakikamı bile almamıştı. Ceketimi ve çantamı alıp odamdan çıktığımda Ahu nereye gittiğimi sorarken Ecrin sorgusuz sualsiz peşime takılmış, apartmanın önünde bizi bekleyen taksiye bindiğimizde “Ne yapacağız şimdi?” diye sormuştu. Taksiciye, “Akay Yazılım’a gideceğiz.” diyerek hem dikiz aynasından bize bakan adama hem de arkadaşıma cevap vermiş olmuştum. “O kadar eminim ki haberi yaptıranın Faruk olduğuna…” “Nasıl bu kadar eminsin?” diye sormuştum fakat o an bununla çok ilgilendiğim söylenemezdi. Sürekli Pelin Pelvin’den mesaj var mı diye bildirimleri kontrol ediyor, arada bir kısa çağrılar bırakıyordum. “Bütün oklar onu gösteriyor.” demişti, Ecrin. “Hayatına Faruk Akay girdikten sonra haberlerde boy boy fotoğraflarını görmemiz tesadüf olamaz Peri. Sen on altı yaşından beri yapıyorsun bu işi. Kaç kere dolandırıldın, kaç gece ağladın ama hiçbir zaman ifşa olmadın. Bu işin altında başka bir şey var, kesin Faruk’un bu çıkarı vardı.” “Bilmiyorum.” derken derince iç çekmiştim. “Şu an ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum. Aptal kadın da bana dönmüyor zaten! İnternetimi açmaya korkuyorum sosyal medyamı felç etti hiç bilmediğim insanlar.” Kolunu boynumun arkasından geçirerek bana sarılmış, “Merak etme…” demişti. “En az hasarla atlatacağız bunu da.” Olabilecek en az hasarla mı atlatmıştım bilmiyorum ama gerçekten bu süreçte birçok yönden hasar almıştım. Aynı zamanda bu bende anlamlı dokunuşlar ve hatıralar bırakan insanlar da bu süreçte hayatıma girmişti fakat… Neyse, bu cümlenin devamını kitabın bu bölümünde getirmemem gerek. Sadece şunu söyleyebilirim, en güzel gökkuşağı şiddetli fırtınaların ardından göğü boyar lakin o bile kalıcı değildir, bütün güzel şeyler gibi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD