O gün Akay Yazılım’dan çıktıktan sonra doğruca eve gitmiş, kızları mutfak masasında akşam yemeği için oturur halde bulmuştum. Yemekleri Gökçe hazırladığı için mutluyduk. Mutfakta, özellikle tatlı yapımında, kimse eline su dökemezdi. Yalnız şöyle bir sorun vardı… Bir yaptığı yemeği bir daha yapamıyordu çünkü her mutfağa girişinde kafasına göre malzemeleri birleştirerek ortaya enfes şeyler çıkarıyor, sonrasında nasıl yaptığını unuttuğu için tekrarlayamıyordu. Bence bu beğendiğimiz yemeği ondan tekrar isteyemememiz için geliştirdiği bir takti ama bunu yıllar geçmesine rağmen kanıtlayamamıştım. Bir de… Sadece canı istediğinde, yani yılda bir iki kere falan, yemek yapardı. Temizliğin tamamı onda olduğu için onu yemek sırasına dâhil etmemiştik. Aslında temizliğin karşılığında ona tek kişilik oda verdiğimizi bu yüzden yemeğe de dâhil olması gerektiğini söylemiştim ama bir şekilde beni bertaraf etmeyi başarmıştı.
Ahu, yaktığı tütsüyü masanın üzerine bırakıp karşımdaki Gökçe’nin yanına oturmuştu. Ecrin de tuzu alarak yanıma oturduğunda ne olduğunu hatırlayamadığım yemeğimizi yemeye koyulmuştuk.
“Bu evde neden sürekli bir şeyler yanıyor?” diye homurdanarak yüzüne doğru gelen tütsü dumanını yelpaze gibi salladığı eliyle dağıtmaya çalışmıştı.
Tütsüyü alıp Gökçe’nin omuzlarının arasında oynatarak, “Seni kutsuyorum…” demiştim. Kullandığım ses tonu fantastik bir âlemde yaşayan kâhinlerin sesinden farksızdı.
“Onu elinden alırsam neler yapabileceğimi hayal edebiliyor musun?” demişti yapmacık bir gülümseme ve sinirli bir ses tonuyla.
“Evet…” yanıtını vermiştim, umursamazca sırıtırken.
O günün sabahında Pelin Pelvin ile yüreğimi ağzıma getirecek karşılamayı yaşamamışım gibi pervasız ve mutluydum. Kendisiyle ilişkim son kitabımı da sattıktan sonra bitmişti ve o kibrin leydisi olan kadının bana hesap sormaya hakkı da haddi de yoktu. Sonuçta Faruk’un olanları öğrenmesi de benim suçum değildi ki yeni tanımama rağmen Faruk’un bildiklerini Pelin Pelvin de dâhil olmak üzere kimseye söylemeyeceğine inanıyordum. Bunun rahatlığının beni sarmalaması huzur vericiydi.
Eğer stres halinde olsaydım Gökçe’nin aniden elimdeki tütsüyü kapmaya çalışmasına ve ikimiz tütsüyü çekiştirirken yanlışlıkla Ahu'nun tabağına düşürmemize karnımı ağrıtacak kadar çok gülemezdim. Ecrin yaptığımızın çocukluk olduğuyla ilgili azarlarını sıralarken Ahu o kadar dalgındı ki tabağında dumanı tüten bir tütsü olduğunu fark etmemiş, çatalını tabağın içinde öylesine gezdirmeye devam etmişti. Bunu fark ettiğimiz an üçümüz de konuşmayı kesmiş önce arkadaşımıza sonra da birbirimize bakmıştık.
Gökçe dirseğiyle Ahu'nun koluna vurarak, "Yemeğin tadı nasıl?" diye sormuştu.
Ahu monoton bir şekilde, "Güzel..." yanıtını verirken boş gözlerle tabağına bakıyordu.
Gökçe, "Senin için yaptım." diyerek konuşmasını sürdürmüştü.
"Teşekkür ederim."
"Seversin diye içine tütsü de katmış." diye lafa atılmıştım.
Muhtemelen konuşanın ben olduğumu bile fark etmeden, "Sevdim..." dediğinde dudaklarımdan kıkırtıların kaçmasına engel olamadım.
Arkadaşımız çatalının ucuyla yemeğiyle oynayıp tütsüyü iyice karıştırmaya devam ederken Ecrin dirseğiyle koluma dokundu ve ciddileşmemi sağladı. Üçümüz birbirimize bakıp sessiz bir durum değerlendirmesi sürecine girdik. Bir şeyi olduğu aşikârdı ve bu gibi durumlarda birbirimize müdahale edebilecek kadar samimiydik. İlk hamle, Ahu’nun önündeki tabağı çekip, “Neyin var?” diye soran Ecrin’den gelmişti.
Kıvırcık saçlı, elma yanaklı arkadaşımız birkaç saniye ne olduğunu anlayamayarak şaşkınca Ecrin’e ve önünden aldığı tabağına baktı. “Bir şeyim yok…” dedi kaşlarını hafifçe çatarak.
“Hı-hım…” diye mırıldandım. “Bir şeyin yok, zaten tabağına düşürdüğümüz tütsünün de farkındasın aslında.”
“Farkındayım tabii ki…” diyecekti ki söylediğim şeyi algılayıp tabağına bakarak, “Tütsü mü?” diye sormuştu. “Kim attı onu oraya?”
Sorusunu umursamadan üçümüzün de aynı anda, “Neyin var?” sorusun yinelediğini hatırlıyorum.
“Dalmışım…” cevabını vererek geçiştirmeye çalışmıştı.
“Neden?” gibi mantıksız bir soruyu soran kişi Gökçe idi. “Yoksa aptal olumlamalarının ve mide bulandırıcı pozitifliğinin gereksiz palavralar olduğunu fark etme aşamasında mıydın?”
Ahu, Gökçe’nin ev topuzu yaptığı kırmızı saçlarını ve tüm gün hiç dışarıya çıkmamasına rağmen yüzünden eksik etmediği makyajını incelerken, “Sadece sosyal pilim bitti, konuşasım yok.” yanıtını vermişti.
Ahu güne gülümseyerek uyanan ve kollarını iki yana açıp gerinirken “Her şey muhteşem olacak!” diye bağıran enteresan bir tipti. Hiçbirimiz onu dinlemiyorken bile konuşur ve kendine cevap verirdi, uyurgezerler normalde çok fazla konuşmazdı ama Ahu’nun uykusunda yürürken şarkı söylediğine bile şahit olmuştum. Onun sosyal pilinin kalitesi Duracell’i sollardı, bu yüzden yalan söylediği barizdi. “Ay uzatma aman…” diye patlamamın sebebi de bir an önce ne olduğunu öğrenmek istememdi. “Var bir derdin, söyle işte.”
Sanki onu azarlamamı bekliyormuş gibi, “Kızlar ben bir şey yaptım…” demişti. Sesinin hafifçe titriyor oluşu kaşlarımı çatmama sebep olmuştu.
“Ne yaptın?”
“Aşk itirafı.”
Duyduğumuz iki kelime Gökçe’nin karnını tutarak kahkaha atmasına, benim “Ne!” diye bağırmama ve Ecrin’in heyecanla, “Kime, nasıl, ne zaman?” sorularını sıralamasına sebep olmuştu. Bu soruların yanıtını alamadan, “O ne dedi peki?” diye sormamız Ahu’nun omuzlarının çökmesine sebep olmuştu.
“Henüz bir şey söylemedi.” Başını öne eğip masanın üzerinde birleştirdiği elleriyle oynamaya başlamıştı.
“Neden? Düşünecek miymiş?”
“Sanırım henüz itirafım ona ulaşmadı.”
Kaşlarımı merakla havaya kaldırıp, “Nasıl itiraf ettin ki?” diye sormuştum.
“Adresine mektup yolladım.” dediği an Gökçe’nin gülüşü öyle şiddetlenmişti ki sandalyeyle birlikte geriye doğru düşmüştü. Mutfakta kahkahasıyla birlikte yankılanan “Tak!” sesi o kadar kuvvetliydi ki acısı şu an bile kemiklerimi sızlattı fakat o an bu düşüşe kahkahalar atıyordum. Ecrin hızla ayaklanıp masanın etrafından dolanmış ve Gökçe’ye iyi olup olmadığını sormuştu. Sırtı felaket halde acıyor olmalıydı ama buna rağmen kahkahalarının arasından, “Çocuğa… Aşk mektubu... göndermiş… Hem de adresine.” diyor ve durumla hayatı pahasına eğleniyordu.
“Niye böyle diyorsun ya? Yanlış mı yaptım? Komik duruma mı düşerim? Nasıl engelleyeceğim mektubun gitmesini? Postaneye gitsem geri verirler mi mektubumu…” Ahu’nun soruları, Ecrin tarafından kafasına indirilen tokatla son bulmuştu. “Ne engellemesi kızım? Hislerinin arkasında dur biraz…” diyerek şapşal aşığımıza kızdıktan sonra, “Sen de şu çocukla dalga geçip durma…” diye Gökçe’ye kızmıştı.
Düştüğü yerden sırtını sıvazlayarak kalkarken, “Tam bir çocuk gerçekten…” diyerek Ahu’yla dalga geçmeye devam etmişti. Ufak bir atışmadan sonra herkes yerine oturmuş ve ciddileşmişti.
Ahu lisede kendisinden hoşlanan ve sürekli reddettiği eski sınıf arkadaşını staja gittiği özel bir danışmanlık merkezinde gördüğünü ve yıllar önce bastırdığı duyguların onu görür görmez alevlendiğini anlattığında ciddiyetimi daha fazla koruyamayıp masadaki çakmağı yakmış, böylelikle berbat bir espri yapmıştım. Konu herhangi birimizle dalga geçmek olduğu için kılkuyruk Gökçe kahkahalarla gülerken, Ecrin espri anlayışımın berbatlığı ile ilgili konuşuyordu. Gözlerini deviren Ahu ise, “Madem beni dinlemeyeceksiniz neden konuyu açıp beni üzüyorsunuz ki?” diye mırıldanmıştı.
“Yavrum daha reddedilmemişsin ki, neden üzülüyorsun?”
“Ama reddetme ihtimali var. Gönderen adresine de gerçek adresimi yazdım nerede olduğumu da biliyor, ya gelip evini nasıl bulduğumla ilgili hesap sorarsa?”
Gökçe’nin göz devirerek, “Lisede kalmış bu…” demişti.
Ecrin iç çektikten sonra konuşmuştu. “Kabul etme ihtimali de var, Ahu. Hislerinizi dinleyin diyerek başımızın etini yedin yıllarca. Konu kendin olunca neden zırlıyorsun?”
“Size hislerinizi dinleyin derken yıllar sonra karşılaştığınız birini koca bir gün boyunca takip edip, gittiği her yerin adresini not alıp en sonunda evini bulmanızı ve hemen oracıkta bir mektup yazıp en yakın postaneden göndermenizi kastetmiyordum.”
“Oha…” diyen Gökçe şaşkınlıktan açık kalan dudaklarını kapatamadığı için ağzını yayarak konuşmasını sürdürmüştü. “Evimizde sapık varmış.”
“O seni gördü mü gün içinde?” sorusunu merakla sorup aniden ciddileşmemin sebebi Ahu’nun anlattığı şeyleri yapmasını tetikleyen yoğun duygular hissettiğine inanmamdı. Başını olumsuz anlamda iki yana sallarken, “Görseydi selam verirdi herhalde…” diye mırıldanmasına gülümsemiştim.
“Yani…” diyerek aklımdakileri dillendirmeye başlamıştım. “Evinde öylece otururken geçmişte tanıdığı birinden mektup almak insanı şaşırtır, mutlu da eder. Sana karşı bir şey hissetmiyor olsa bile seninle iletişime geçme ihtimali yüksek bence. Öte yandan şu an hayatında biri de olabilir.” Son cümlemle Ahu’nun mimikleri öyle değişmişti ki Gökçe elini alnına vurup başını iki yana sallarken. “Bu ihtimali hiç düşünmemiş değil mi?” diye homurdanmıştı.
“Ahu…” diyen Ecrin masanın üzerinden uzanarak arkadaşımızın omzuna dokunmuştu. “Bu mektubu atarken düşünmeden hareket ettiysen sonrasında da ihtimalleri düşünmemelisin. Akışına bırak.”
Ben aynı fikirde olduğumu belirtmek için, “Katılıyorum.” derken Gökçe olumlu anlamda başını sallamıştı.
“Ee, ne yazdın mektuba?” diyerek konuyu değiştirmiştim. “Yazdıklarının fotoğrafını çektiysen göster de yorumlayayım.”
Herkese sataşmayı meslek haline getiren meymenetsiz arkadaşım, “Bu da edebiyat okudu diye kendini yazar editör falan sanıyor.” diyerek bana sardığında gülümseyerek, “Ne anlarsın sen sanattan…” demiştim.
“Asıl sen ne anlarsın sanattan, git odanda pinekle tembel megaloman.”
Bu şekilde başlayan tartışmamız uzun bir süre devam etmiş, bıyık altından gülen Ecrin’in ve kafasını dağıtmaya uğraşan Ahu’nun katkılarıyla daha da eğlenceli hale gelmişti.
Günün sonunda başımı yastığa koyarken mutluydum lakin Pelin Pelvin’den gelen çağrıyla uyandığım için sonraki günümün aynı derecede mutlu başladığını söyleyemem. Yastığımın altından çıkardığım telefona yarı açık gözlerle bakarken içimden onlarca duygu geçiyordu ve ben umursamazlığı tercih etmiştim. Telefonu sessize alıp tekrardan yastığın altına koyduktan sonra yatağımda bir sağa bir sola dönerek tekrardan uykuya dalmaya çalışmıştım fakat nafileydi.
Bölünen uykum yüzünden homurdanarak yataktan kalkmış, aynı zamanda Ahu’nun kaldığı oda olan oturma odasına ilerlemiştim. Katladığı çarşafını ve yorganını çekyatın altına koyan Ahu beni gördüğünde otuz iki dişiyle sırıtarak “Günaydın!” demişti. Onun kadar coşkulu olmayan sesimle, “Günaydın.” diyerek az önce kapattığı koltuğa yatar pozisyonda atmıştım kendimi.
“Rüyamda Efe’yi gördüm.” Yanıma oturduktan sonra, “Hani şu mektupla aşkımı itiraf ettiğim çocuk…” hatırlatmasını yapmıştı. Hatta bu konuyu dün akşam konuşmamışız gibi liseden arkadaş olduklarını da belirterek gereksiz detaylar vermişti. Heyecanlı olduğunda hep böyle gereksiz ve çok konuşurdu. Sonunda bu detayları geçip onu mutlu eden rüyasını anlatmaya başlayabilmişti: “Elinde mektubuyla bizim evin önüne gelip bana bir zarf uzatıyordu. Saçlarını sağa doğru taramıştı, üzerinde takım elbise vardı…”
“Ceketinin cebinde kırmızı gül de var mıydı?” diyen kişi omzunu kapının eşiğine yaslamış, elinde boş olması muhtemel bir kahve kupasıyla bizi izleyen Gökçe idi.
“Ooo…” sesini çıkararak şaşkınlığımı belirtmiştim. “Siz bu saatlerde uyanır mıydınız Gökçe Hanım?”
“Daha uyumadım ki…” derken esnediğini hatırlıyorum.
“Rüyama odaklanır mısınız?” diyerek oturduğu yerde zıplayan Ahu’ya odağımızı çevirmiştik. Cilveli bir şekilde gülüp boğazını temizledikten sonra anlatmaya devam etmişti. “Uzattığı zarf mor renkti. Alıp içini açtığımda sugilit taşından yüzük buldum!”
“Ciguli taşı mı?” Kaşlarını çatarak konuşan Gökçe aslında taşın adını doğru anlamıştı ama Ahu için işleri zorlaştırmaktan uykusuzluktan ölmek üzereyken bile inanılmaz derecede bir haz alıyordu.
“Sugilit taşı…” diyerek tekrarlamıştı Ahu. Ardından sanki yüzük avuçlarının içindeymiş gibi ellerini göğsüne bastırarak konuşmasını sürdürmüştü. “İlahi aşkın mükemmelliğinin dünyada somutlaşmasını simgeler bu taş.”
Gökçe sırtını dönüp odasına doğru yol almadan evvel başını iki yana sallayarak, “Bu kız delirmiş, daha dün reddedileceğim diye ağlıyordu.” demişti. Ona katılıyor olsam da Ahu’nun omzunu sıvazlayarak, “Rüyan gerçek olacak merak etme.” demiştim.
Ahu’nun, “Bence de gerçek olacak, uyandığımda mükemmel bir enerji hissediyordum. Hatta sanırım gülümseyerek uyandım!” bağırışına içeriden, “Susarsan ben de gülümseyerek uyuyacağım!” bağırışıyla yanıt vermişti Gökçe.
Ecrin erken çıktığı, Gökçe de uyuduğu için Ahu’yla birlikte kahvaltı hazırlamaya ve televizyon seyrederek yiyebilmek için sofrayı oturma odasına kurmaya karar vermiştik.
“Niye televizyon izliyoruz ki? Sabah sabah televizyonda izlenecek ne var?” diye homurdanırken ya domates ya da salatalık doğruyordum. Zaten bu konularda Ahu’nun eli o kadar hızlıydı ki ben bu iki sebzeyi soyup doğrayana kadar o bütün kahvaltıyı hazırlamış oluyordu.
“Sabah programlarında günlük burç yorumu var.”
“Onları internetten okuyamaz mısın?”
“Peri…” diyerek iç çekerken göz devirmiş, kâseye kırdığı yumurtayı hararetle çırpmaya başlamıştı. “Ya her seferinde ne izleyeceğimize karar verene kadar yemeğimizi yiyip bitirmiş oluyoruz. İzleyelim işte televizyonu.”
“Daha iyi bir fikrim var…” demiştim bıçağı ve doğradığım şeyi kenara bırakıp elimi yıkarken. “Sen kahvaltıyı hazırlarken ben izleyeceğimiz şeyi seçeyim.” Ona yanıt verme fırsatı tanımadan kelimenin tam anlamıyla topuklarımı totoma vura vura mutfaktan çıkıp odama gitmiştim.
Yastığımın altından telefonu çıkardığımda ekranda gördüğüm şey göz devirmeme sebep olmuştu. Pelin Pelvin arıyordu… O aramayı da yanıtsız bırakma niyetindeydim, neyse ki çok geçmeden kapanmıştı zaten. Fakat arama ekranı kapandıktan sonra karşıma çıkan ekran çok şaşırmama ve bir tık endişelenmeme sebep olmuştu.
Pelin Pelvin’den on dokuz, Ecrin’den on iki, Faruk Akay’dan (hem de şahsi numarasından) bir cevapsız çağrım vardı. Bunların yanında Pelin ve Ecrin’den yüzlerce mesaj gelmişti. Asıl enteresan kısım ise sosyal medya bildirimlerimdi. Onlarca takip isteğinin yanında hiç tanımadığım ve daha önce görmediğime emin olduğum yüzlerce kullanıcıdan mesaj isteği almıştım.
Kalbim delicesine çarpıyor, aklıma bunları açıklayacak hiçbir şey gelmiyordu. İçime bir şüphe düşmüştü, Henüz doğmuş bir canlının gözlerini açtığı hayata duyduğu şüphe gibi bir şeydi bu. Alışık olmadığım ve aklıma kötü düşünceler getiren ani bir değişim o an ellerimin titremesine ve telefonuma boş boş bakmama sebep olmuştu. Şaşırmam çok normaldi. Aslında korkmam da normaldi, saklamaları gereken bir şeyi olan insanlar her zaman korkarlar. Ama o an hissettiğim korku… Sanki birkaç saniyeliğine geleceğe gitmişim de yaşayacaklarımın fragmanını izlemiş ve geri dönmüşüm gibi korkuyordum. Hissediyordum acı çekeceğimi.
Yapabileceğim en mantıklı şeye karar vermiş, Ecrin’i aramaya çalışmıştım fakat telefonum bitmek bilmeyen bildirimler sebebiyle donmuştu. Telefonu yatağıma fırlatıp telefonunu istemek için arkadaşıma, “Ahu!” diye bağırarak mutfak ile odam arasındaki küçücük mesafeyi koşmuştum. Mutfakta olmadığı için oturma odasına yöneleceğim sırada aynı anda hem parmağını çekmeden zile basan hem de kapıyı yumruklarcasına çalan kişi adımlarımın yönünü değiştirmişti. Kulağımı çınlatan zil sesi o an bana yalnızca korku hissettirmişti fakat şu an parmaklıkların arkasında ağlayarak suçsuzluğumu haykıran kendi sesimi anımsatıyordu. Canımı acıtacak kadar sert çarpan kalbimin sesi de kapıya atılan yumruk seslerine karışmıştı.
Algılarım yavaş yavaş kapanmak üzereyken, “Ne oluyor be!” diye bağırarak odasından çıkan Gökçe’yi görmüştüm ya da sadece hayaldi, o ana dair hatırladığım her şeye şu an şüpheyle yaklaşıyorum. “Peri aç şu kapıyı!” diye bağıran Ecrin’in sesini duymasak muhtemelen korkudan donup kalır, bırakın açmayı o kapıya yaklaşamazdık bile.
Gökçe, “Manyak mısın kızım bu nasıl kapı çalmak!” diye öfkeyle kapıyı açtığında Ecrin onu itip bana doğru gelmişti. Basmıyor olmasına rağmen zil sesi bir süre daha evin içinde yankılandı. Gökçe’nin öfkeyle bağırmaya devam etmesi ve Ecrin’in onu umursamadan bana söylediği sözcükler bu sesin arasına karışıp gitti.
Şu an, yalnızca zil sesi sustuğu an Ahu’nun söylediği cümle hatırımda: “Peri hemen buraya gel!”
Sonrasındaki her şey benim için çok hızlı gerçekleşti. Ecrin’in haberlere bakıp bakmadığımla ilgili soruları, Gökçe’nin ne olduğunu anlamaya çalışmak için çırpınışı ve Ahu’nun ısrarla izlememi söylediği televizyondaki sabah programı… Hiçbir cümle, hiçbir söz aklımda değil zira ekranlardaki manşeti ve boydan çekilmiş kendi fotoğrafımı gördüğüm an tüm sesler benim için uğultudan ibaretti.
Kim olduğunu bilmediğim birkaç kişi televizyonda yayımlanan canlı yayında, ekranın altından kayarak geçen cümleyi tartışıyordu:
EDEBİYAT ÖĞRETMENİ P.G.DEN BÜYÜK İDDİA: PELİN PELVİN’İN KİTAPLARINI ASLINDA BEN YAZIYORUM!
Evet, sevgili okurum… Gelelim sıradaki “Kim?” sorusuna.
Bu haberi yapan şahıs küçük sırrımızı kimden öğrenmişti?