İlk Bilet'i yazarken asla kitap yazıyormuş gibi hissetmiyorum, kendi kendime konuştuğum bir taslamış gibi hissediyorum. Yazmayı bitirdikten sonra düzenlemeyi de düşünmüyorum mesela. Bu bölümle birlikte hayatımı yazdığım satırlara, hayatım bir film olsaydı fonda hangi şarkılar çalardı çalma listemi birleştirme kararı aldım bu yüzden her bölüm başlığına bir şarkı ekleyeceğim. Keyifli okumalar ve dinlemeler sevgili okurlarım.
Dünya adil bir yer olsaydı kimse hayal kurmaktan korkmazdı. En büyük hayali kendi yaşantısını kurmak olan genç bir oğlanla tanışmıştım. Aile evinden ayrılmak, kendi başına yaşamak istiyordu. “Ailenin yanından ayrıldığında ne yapacaksın?” diye sorduğumda, “Bir artı bir ev alır, kendi yağımda kavrulurum.” demişti. İnsanlar özgürlük hayallerinde bile kendilerini dört duvarın arasına hapsediyorlar çünkü sınırı olmayan şeylerin tehlikeli olduğunu duyarak büyümüşler, çünkü birileri insanların uçsuz bucaksız hayaller kurmasını istememiş ve bazı sınırlar çizmişler. Kimler bu sınırları çizenler? Kendi hayallerini gerçekleştirmek için insanları hayal kurmaktan korkutanlar kimler? Ödül alabilecek kadar iyi bir kitap yazmışken bu ödülü başkasına layık görmemi sağlayanlar kimler? Kitabı yazan ben olmama rağmen bir başkasının adı olmadan bu ödülü hak edemeyeceğimi bana düşündürenler kimler?
Kim sorusunu sormaya o zamanlar başlamıştım. Bunu kim yaptı?
Olayları bir hayli yavaş ilerlettiğim için henüz tanışamadığınız Barış -Ki Barış olmasaydı ben bu kitabı yazamazdım, hatta o olmasaydı şu an nasıl bir hayat yaşıyor olurdum tahmin bile edemiyorum Barış benim için çok kıymetli bir dönüm noktasıdır, okuyunca bunu çok iyi anlayacaksınız- Faruk, Ecrin, Ahu ve Gökçe ile içine hapsolduğumuz labirentten kim sorusunun cevabını bularak çıkabilecektik. Henüz olayı okumadınız ama bu sefer kararlıyım. Bilgisayarın başına oturdum ve beşinci bölümü yazmaya başladım. Bu bölümün sonunda sevgili okurum, sen de benimle birlikte birinci kim sorusunu soracaksın. Zaten sonraki bölümlerde bu kim sorusunun ardı arkası kesilmeyecek… Cevabı bulabilecek miyiz? Bilmiyorum, belki de kitabın sonunda cevapların çok da önemli olmadığını fark edeceğiz.
Dediğim gibi Faruk’u aramış ve konuşmak istediğimi söylemiştim. Belirlediğimiz tarih ve saatte ofisinde görüşmek üzere anlaşmıştık. Kendime aklı başımda davranacağımın ve korkmayacağımın sözünü vererek Akay Yazılım’a gitmiştim. Faruk da Emir de beni aynı samimiyetle karşılamıştı. Kısa bir hoşbeşin ardından Emir kahvelerimizi getirerek odadan çıkmıştı.
“Geçen sefer aşırı tepkiler vermiştim, kusura bakmayın.” diyerek konuya giren kişi ben olmuştum.
Önemli değil dercesine başını iki yana salladıktan sonra, “Aramayacağınızı söylemiştiniz, fikrinizin değişmesine sevindim.” demişti.
“Aslına bakarsanız merak ettiğim çok şey var ve sanırım bunları konuşmak için açık olmamız gerekiyor.”
Ellerini iki yana açarak konuşmamı beklediğini ifade etti. Bu esnada sol elinde bir kalem çeviriyordu.
İlk sorum, “Nasıl öğrendiniz?” olmuştu.
“Söyledim ya, tesadüfen.”
“Çok açıklayıcı…” diyerek göz devirdiğimi fark eder etmez yerimde sıçrarcasına dikleşmiş, “Yani…” diyerek toparlamaya çalışmıştım. Faruk bu halime gülerken, “Rahat ol, sıkıntı yok.” demişti.
“Biraz daha açarsanız tesadüfü…” diye mırıldanmıştım koltuğa pusarken.
“Elbette… Geçen sefer size bahsedemediğim proje ile ilgili Pelin Pelvin ile online toplantıdaydık. Pelin Hanım toplantıdan sonra oturumu kapatmayı unuttu ve ben önce biriyle kavga ettiğini, sanırım bu kişi sizdiniz Perihan Hanım, duydum. Dinlememin doğru olmadığını düşünüp kapatacaktım ama iş yapacağım insanın iyi bir insan olması da önemli, açıkçası tavrı iyi olmadığı için merak edip dinlemeyi sürdürdüm…” Bir şey söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki ne diyeceğimi tahmin edip, “Evet, evet… Bu bir bahane değil, dinlememeliydim ama engel olamadım kendime, meraktan ya da başka bir şeyden bilmiyorum.” cümleleriyle konuşmasını sürdürdü. “Neyse… Siz ayrıldıktan sonra da kendi kendine söylenmesini duydum. Kitabınızı satın aldığını kendi kendine söylenirken itiraf etmiş oldu. Açıkçası toplantıyı sonlandırdıktan sonra kitap satın alma işine pek anlam veremeyip araştırdım ve hayalet yazarlık diye bir kavram olduğunu öğrendim. Sonrası da malum, sizi buldum ve gerçek yazara teklifimi sundum.”
“Gerçekten tesadüfenmiş.” diye mırıldandıktan sonra hafifçe boğazımı temizleyip daha gür bir sesle, “Yeterince detaylı bir araştırma yaptıysanız üçüncü kişilerin bilmesinin gizlilik sözleşmesine aykırı olduğundan haberdarsınızdır.” eklemesini yapmıştım. Bir hayalet yazarın dikkat etmesi gereken en önemli şey buydu, gizlilik.
“Bu konuda şüpheniz olmasın, sizi zor durumda bırakacak hiçbir şey yapmam.”
Sözlere kolay kolay güvenmezdim, yem atmak istedim. “Teşekkür ederim. Bir şey daha sormak istiyorum. Pelin Pelvin’in kendi kendine konuştuğunu duymuştunuz, ne söylediğinden bahsedebilir misiniz?”
Kaşları çatıldı ve kızıl saçlarında birkaç tutam kaşlarının arasında gölgelendi. “Amacım fitneye sebep olmak değil Perihan Hanım. Duyduklarım da bildiklerim de bana kalsın.”
Aldığım cevapla dudaklarımın kıvrılmasına engel olamamıştım. Pelin Pelvin’in benimle ilgili neler söyleyebileceğini kelimesi kelimesine tahmin edebilirdim zaten. Faruk o an Pelin’i ele verseydi ona asla güvenmezdim çünkü bir gün bana da aynı şeyi yapmayacağının güvencesi olmazdı elimde. Bu test yeterli olmasa da o gün ona güvendim, bu kitabı yazarken ona iyi ki güvenmişim diyorum. Faruk, hayatıma aldığım için asla pişmanlık duymayacağım bir insan.
İfademle bunu çok belli etmiş olmalıyım ki kasılmış yüz hatları gevşedi ve dudağına bir tebessüm yayıldı. “Siz beni mi test ettiniz?” diye sordu gözlerinde enteresan bir ışıltıyla.
“Ne münasebet, ne haddime!” derken kullandığım ses tonundaki alay, tahmininde haklı olduğunu anlamasına sebep olmuştu. Kahkaha atarken başını hafifçe geriye atmıştı.
Gülüşü bittikten sonra boğazını hafifçe temizleyip tekrar ciddileşmişti. “Aramızda bir gerginlik kalmadığına göre size projeden bahsedebilir miyim artık? Bizimle çalışmanızı çok istiyorum.”
“Pelin Pelvin ile projeyle ilgili toplantı yaptığınızı söylemiştiniz. Yani onunla çalışıyorsunuz. Ben burada neredeyim, anlayamadım.”
“Pelin Hanım ile henüz bağlayıcı bir sözleşme imzalamamıştık. Pelin Hanım’a teklif götürme sebebimiz yazdığı kaliteli kitaplar ve kazandığı ödüllerdi. Bu başarı size aitse teklifimizi yanlış kişiye yapmışız demektir.”
Kitaplarıma kaliteli demesi ve bana ait bir başarıdan bahsetmesi o an çok tuhaf hissetmeme sebep olmuştu sevgili okurum. Kitaplarıma yapılan bütün yorumları okurdum, daha doğrusu Pelin’e özel olarak gönderilenler hariç bütün yorumları. Hepsinde kitabı çok beğendiklerinden, Pelin’in onlara çok şey öğrettiğinden bu yüzden Pelin’i çok sevdiklerinden bahsederlerdi. Bu yorumların asıl sahibi olduğumu bilirdim ama ilk defa kitaplarımla ilgili şahsıma bir övgü almıştım. Yerimde hafifçe kıpırdandığımı ve ağzımın içinde bir şeyler gevelediğimi hatırlıyorum, belki de teşekkür etmiştim. Heyecandan çarpan kalbimin sesi sözcüklerimin sesini bastırmıştı. Sonunda projeyi dinlemek istediğimi söylemiştim.
Bir hikâye okuma ve yazma platformu üzerinde çalıştıklarını söylemişti. Son dönemlerde oldukça yaygın olan bu uygulamalara aşinaydım. Kendi yazarlarının olmasını ve bir de başyazarın olmasını istediklerini söylemiş, başyazarın platformda kitap yazmakla birlikte editörlerle çalışarak platformda yayınlanacak imzalı hikâyelerin denetimini yapmakla sorumlu olacağını ifade ederek detaylandırmıştı. Öylesine bir yazma platformu olmak istemediklerini özellikle vurgulamış, onları farklı kılacak bir şey yapmaları gerektiğini düşündüklerini ve farklılığın ancak eğitimle sağlanabileceğine karar verdiklerini belirttiğinde heyecanlanmıştım. Asıl istekleri bu platformu kullanarak bir atölye oluşturmakmış. Başlangıçta Türkiye’nin dört bir yanından herkesin ücretsiz katılabileceği bir yarışma düzenleyeceklermiş, sonrasında dünyaya açılmayı hedefliyorlarmış. Katılmak isteyen yazar adayları katılım formunu doldurduktan sonra yazdıkları kitabı uygulamaya yükleyeceklermiş. Ekip tarafından detaylı bir değerlendirmeye alınan kitapların en iyi onu jüri üyeleri tarafından seçilecek, bu on yazar adayına yerli ve yabancı birçok usta yazardan eğitim alacakları bir atölye oluşturulacakmış. Yazarlarla görüşmelerin çoktan başladığını, hatta çoğu yazarın olumlu dönüş yaptığını söylediğinde kendimi tutamayıp bu yazarların kimler olduğunu sormuştum fakat söylememişti. Gündemde platformdan ziyade bu atölyelerle yer almak istedikleri için çalışmalarda oldukça titiz davrandıkları belliydi, bunu bana açıkça ifade etmekten de çekinmemişti. Başyazardan beklentilerinin her sene yapmayı hedefledikleri bu yarışmayı organize etmesi ve eğitimlerde yer alması olduğunu da eklemeyi unutmamıştı.
Faruk bu projeyi hedeflediği gibi hayata geçirdi, eminim onu başarısıyla öven programlara, röportajlara ve videolara denk gelmişsinizdir. Bunun için onunla ne kadar gurur duyduğumu tahmin bile edemezsiniz. Karşımda bu projeyi anlatırken heyecandan sürekli yerinde kıpırdayıp durması, coşkulu sesiyle birlikte farkında olmadan elindeki kalemi daha hızlı çevirmeye başlaması ve en önemlisi de gözlerindeki ışıltı hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak. Normal hayatında oldukça gamsız olan bir adamın konu yaptığı işler olunca bu kadar sorumluluk sahibi olması bir hayli garip. Siz henüz Faruk’un iş hayatı dışında nasıl olduğunu okumadığınız için bu kısmı fazla uzatmadan esas konuya kaldığımız yerden devam ediyorum…
Onu dikkatlice dinledikten sonra etkilendiğimi ifade etmiştim. “Sanatta ve zanaatta usta çırak ilişkisi çok önemlidir, böyle bir atölyeye katılmak büyük ihtimalle her yazar adayının hayalidir.” Bu cümleyi kurarken fark etmiştim ki böyle bir atölyede öğrenci olmayı çok isterdim fakat Faruk’un, “Eee, ne diyorsunuz? Başyazarımız olmak ister misiniz Perihan Hanım?” diye sorması beni öğrencilik için değil öğretmenlik için çağırdığını gösteriyordu.
“Çok teşekkür ederim, bu teklif beni çok onure etti fakat ben bu görevi layıkıyla yapabilecek yetkinlikte olduğumu düşünmüyorum.”
“Kitaplarınızı okudum.” dedi beklemeden. “Doğrusu yazarını bilmeden okumuş olsaydım…” Birkaç saniye duraksadıktan sonra, “Yani teknik olarak yazarını yanlış biliyordum zaten ama…” diye düzelttiğinde gülüşümü tutamadım. O da benimle birlikte gülerken konuşmaya devam etti. “Pelin Pelvin ile yaşlarınız yakın zaten, eğer yazarla ilgili bir bilgim olmasaydı kitaplarınızın daha yaşlı ve usta bir kalemden çıktığını düşünebilirdim. Çok yeteneklisiniz.”
Teşekkür ettikten sonra yine ne diyeceğimi bilemediğim o kısma gelmiştim. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra aklıma gelen bir başka konuyu açtım. “Yarışmada yer alacak kişinin tanınmış biri olması gerekmez mi? Bu hem sizin reklamınızın yapılmasını sağlar hem yarışmacılara daha kolay ulaşmanızı sağlar hem de eğitim verecek yazarların hepsi tanınmış kişiler olursa insanlar ödül için daha hevesli olur. Yani ben bu konuma pek uygun değilim.”
“Perihan Hanım…”
“Özür dilerim bölüyorum ama Peri’yi kullanmayı tercih ediyorum.”
“Pekâlâ… Peri Hanım, kendi reklamımızı fazlasıyla yapabilecek kadar güçlüyüz. Neredeyse aklınıza gelebilecek her alanda yazılım geliştirerek yerimizi aldık ve en iyiye oynamayı hedefliyoruz. Tabii ki popüler insanların bize katacaklarını inkâr edemeyiz ama ilkelerimize sadık kalırsak o insanların bize katacaklarına ihtiyaç duymayız. En yüksek hedefi para olan insanlar belli bir yere kadar büyüyebilir, bizim en yüksek hedefimiz fayda sağlayabilmek ve gülümsetebilmek. Bu yüzden en tanınan en iyisi değilse onu tercih etmeyiz.”
Kendimi tutamayıp, “Sizi bu sektörde nasıl çiğ çiğ yemediler ya? Fazla iyisiniz.” dediğimde gülmüştü.
“Parayı önemsemiyoruz imajı çizdiğime bakmayın, babamın parası olmasa buralara kadar gelemezdik. Ama dediğim gibi, para bir yere kadar götürüyor.”
“Kusura bakmayın ama zengine konuşması kolay tabii…”
“Siz öyle diyorsanız.” diyerek konuyu uzatmamayı tercih etti.
“Geçen seferin aksine sağlıklı bir iletişim kurabilmemize sevindim. Teklifiniz beni gerçekten çok gururlandırdı ama ben bu teklifi kabul etmeye uygun olmadığımı düşünüyorum.”
“Neden kendinizi bu kadar yetersiz gördüğünüzü anlamıyorum Peri Hanım.”
Kendimi gerçekten yetersiz görüyordum fakat o zamanlar bunun farkında değildim. Eserlerimi kendi adımla yayınlasam böyle iyi yerlere gelemeyeceklerini hatta ödülü rüyalarında göreceklerini düşünürdüm. Bu yüzden bazen ünlü bir ismin arkasına sığınmamın iyi olduğunu düşünürdüm.
Şu an anlıyorum, ödülün emeğe değil kapakta yazan yazarın ismine verildiği bir dönemde yaşamak benim seçimim değildi ki. İnsanların şekilci olması da benim suçum değildi.
“Kendimi yetersiz görmüyorum, sadece duruma realist bakıyorum.” yanıtını vermiştim. Kendimi yetersiz görmediğim konusunda yanılıyordum fakat realist olduğum konusunda haklıydım. O kitabı varlıklı ailesinde çok sevilen yazarlar olan Pelin Pelvin değil de ben bastırmak isteseydim bütün yayınevlerinin kapısından geri dönerdim.
“Yine de hemen karar vermeyip biraz düşünmenizi istesem?”
“Kararımın değişeceğini hiç sanmıyorum ama sizin hatırınıza düşüneceğim.”
Gülümseyerek, “O halde aramanızı bekliyorum.” demişti.
Ayaklanıp birlikte kapıya yürümüş ve kapının önünde tokalaşarak veda etmiştik. Masasında dosyalara gömülmüş olan Emir Bey’e de “İyi çalışmalar…” dileğinde bulunduktan sonra evime gitmeyi planlıyordum fakat Pelin Pelvin’in topuk tıkırtılarının tam önümde kesilmesi planlarımı alt üst etti.
Topuz yaptığı saçı, vücudunu saran siyah örme elbisesi ve uzun siyah çizmeleri şu satırları yazarken gözümün önünde belirdi. Belki de ondan pek haz etmediğimdendir ama yüzü hep kötü şeyler hissetmeme sebep oluyordu. Çok güzel bir kadındı, kalemle çizilmiş gibi olan suratı eminim ki altın orana uyuyordu ama bakışları… Gözlerine baktığımda kibrin bakışlarına yuva yaptığını görüyordum. Çevresindeki herkesi küçük düşürmek için fırsat kolladığını hissediyordum. Hep tetikte durur ve ağzından bana karşı çıkacak her sözcük için kendimi savunmaya hazır hale gelirdim.
O gün de aynı şeyleri hissetmiştim fakat daha fazla korkmuştum. Bu kadına karşı kendimi ezdirmezdim. Onun beni kullanmasına izin vermezdim. Yine de iş ciddiye binerse haklı olsam bile kaybeden ben olacaktım. Bölümün başında söylemiştim ya, dünya adil bir yer değil, bir yerlerde bizim kurmaya cesaret edemediğimiz hayalleri yaşayanlar var çünkü onlar adaletsizlikten korkmuyor, çünkü bu adaletsizliği bizatihi onlar yarattı.
Pelin Pelvin beni gördüğünde şaşırmış fakat bunu çok hızlı gizlemişti. Yüzünü ekşiterek beni baştan aşağı süzdüğü sıralarda yüzünde korku yakalamıştım. Birilerine bir şeyler anlatmış olmamdan korkmuştu. Yalanının ortaya çıkmasından ziyade birilerin onu değil de beni övecek olmasından deli gibi korktuğunu hissediyordum. Abarttığımı düşünebilirsiniz, siz bilirsiniz. Benimle ilgili bugüne kadar bir sürü şey düşündünüz zaten. Hatta zamanında düşüncelerinizle bana çok zarar verdiniz ama artık öğrendim. Zaten artık bana zarar veremeyeceğiniz için bu kitabı yazmaya başladım. Buyurun, düşüncelerim sizin ama yargılarınız benim değil. Yargılarınız beni etkileyebilecek kadar güçlü değil. Çünkü kendimle ilgili her konuda en güçlü benim.
“Senin burada ne işin var?” sorusunu sadece benim duyabileceğim tonda sorarken gülümser gibi yapmış, yapmacık bir tavır takınmıştı. Mimikleri daha doğrusu Pelin Pelvin’in her tavrı, gözümün önünde dipdiri duruyor. Bu anları bu kadar net hatırlamam normal mi?
Kendimi bu kadına ezdirmezdim fakat o an karşımda görmeyi beklemediğim için deyim yerindeyse far görmüş tavşan gibi kalakalmıştım. Neyse ki Faruk, “Pelin Hanım…” diyerek önüme geçmiş ve afallayıp kalışımı saklamıştı. “Hoş geldiniz, sizi beklemiyorduk.” diye devam ettikten sonra Emir Bey’e bakarak, “Yoksa yanlış mı hatırlıyorum?” sorusunu sormuştu.
Emir Bey’in ajandayı karıştırmasının formalite icabı olduğu barizdi. “Herhangi bir randevu oluşturulmamış.” cevabını vermişti patronuna.
“Ah, hoş buldum.” demişti gülümseyerek. “Buralarda ufak bir işim vardı, gelmişken uğramak istedim fakat görüyorum ki meşgulsünüz.”
Faruk gayet doğal bir sesle, “Evet, görüşmelerim vardı…” dedikten sonra kol saatine bakmıştı. Kolunu odasının kapısına doğru kaldırarak konuşmaya devam etmişti. “Ama size ayıracak birkaç saatim var. Buyurmaz mısınız?”
“Elbette…” diyerek gülümseyip yanımdan geçerken bana attığı yandan bakışın anlamı, “Bana hesap vereceksin.” idi.
Faruk, Pelin Pelvin’i takip etmeden önce bana içimi rahatlatmak istercesine bakmış; odaya girip kapıyı kapatmadan evvel iyi günler dileyerek yanımdan geçmişti.
Emir Bey’e ikinci kez nezaketen iyi çalışmalar dileyerek şirketten çıkarken bu tesadüfi karşılaşmanın talihsizliğime büyük bir kanıt olduğunu düşünüyordum fakat içimde bir huzursuzluk yoktu. Tanışalı iki gün olmasına rağmen Faruk’a fazla mı güvenmiştim yoksa yanlış bir şey yapmadığımdan emin olduğum için mi bu kadar rahattım bilmiyorum. Belki de o an bunu dert etmek istememiştim, sonuçta Faruk’un bütün bunları öğrenmesinin sebebi Pelin Pelvin’in dikkatsizliğiydi.
Sevgili okurum, bir ayrıntıyı fark edip etmediğini merak ediyorum. Hatırlıyor musun, bilmem… Sadece birkaç bölüm önce Emir Bey beni aradığında, Faruk’un kişisel asistanı olduğunu söyledikten hemen sonra numaramı Pelin Hanım’dan aldığını eklemişti. Madem numaramı kendisinden almışlardı, o halde Pelin Pelvin beni Akay Yazılım’da gördüğünde neden şaşırmıştı? Sahiden bana onun aracılığıyla mı ulaşmışlardı? Numaramı ondan almadılarsa kimden almışlardı?