Gelgelim cuma gününe…
Ecrin ile Akay Yazılım’ın önünde buluşmak için sözleşmiştik. Doğrusu, görüşmeye onunla gitmek biraz garip olacaktı. Hele ki üzerinde şık bir takımla, topuklu ayakkabılarını tıngırdata tıngırdata yanımda yürümesi, velisiyle okul aile birliği toplantısına giden öğrenci gibi hissetmeme sebep olacaktı. Yine de yanımda olmasını istiyordum.
Ecrin’den “Ben geldim,” mesajını aldığımda Ahu ile otobüs durağına doğru yürüyorduk. Adımlarımı gayri ihtiyarı hızlandırırken, “Ecrin varmış bile…” diye mırıldanmıştım.
Ahu da adımlarıma uyum sağlarken merakla, “Siz nereye gidiyorsunuz ki?” diye sormuştu.
“Ecrin bana bir iş ayarlamış.” yalanını söylememin sebebi hayalet yazar olduğumu bilmemesiydi. Dahası yazar olduğumu bile bilmiyordu. Gerçi o zamanlar bir yazar sayılmazdım, hatta şimdi de öyle olduğum söylenemez.
“Geçici, günlük işlerden mi?”
“Düzenli bir işte çalışabileceğimi düşünüyor musun?” Sözlü cevaptansa gülerek beni onaylamayı tercih etmişti.
Birkaç dakikalık sessiz yürüyüşümüz durağın önünde bulduğum parayla bozuldu. “Biri yirmi beş kuruş düşürmüş.” dedim parayı parmağımla göstererek.
Ahu yaklaşmakta olan dolmuşa el kaldırırken, “Al onu,” demişti.
“Yirmi beş kuruşu mu?” diye sorarken alaylı bir ses tonu kullanmıştım. Artık o parayla Petito bile alınmıyordu.
Otobüs yaklaştığı için aceleyle, “Evet…” demişti. “Melekler doğru yolda olduğunu sana anlatabilmek için yolda bozukluk bulmanı sağlar. Al çabuk o parayı.”
“Böyle boş bir bilgiyi aklında tutabilmek için hangi yararlı bilgiden mahrum kaldın acaba?” diye homurdanarak parayı alırken içime Gökçe’nin girdiğini düşünüyordum. Git gide o memnuniyetsiz ve titiz cadıya mı dönüşüyordum yoksa!
Ahu parayı aldığımı gördükten sonra gönül rahatlığıyla dolmuşuna binip okuluna doğru yola koyulmuştu. Ondan sadece beş dakika sonra ben de otobüse binmiş ve yarım saatlik yolculuğuma Akay Yazılım’ın önünde son vermiştim.
Resepsiyondaki koltuklarda oturan Ecrin dirseklerini dizlerine dayamış, hafifçe öne eğerek oturmuştu. Sağ elindeki telefonu hafifçe sol elinin tırnaklarına vurmasından ve yanaklarını şişirmesinden sıkıldığını anlayabilmiştim. Geç kalkmaktan korktuğu için her yere erken giderdi ve sürekli beklerken sıkıldığını söyleyip dururdu. Tam önünde durduğumda başını kaldırarak bana bakmıştı. Kâküllerini eliyle düzeltirken, “Nerede kaldın?” diye homurdanmıştı.
“Tam vaktinde geldim.”
“Erken geleceğimi bildiğin halde tam toplantı saatinde geldiğine göre geç kaldın.”
“Ecrin, kafa şişirme. Gerginim zaten.” derken huzursuzca yerimde kıpırdanmış ve sıkıntıyla nefesimi üflemiştim. Sakinleşmek adına etrafa bakındığımda odayı inceleme fırsatı bulmuştum. Yanlış hatırlamıyorsam, yeşil ve sarı koltukların bulunduğu bekleme salonunun duvar rengi antrasitti. Aynı renk sehpalar belli aralıklarla dizilen tekli koltukların arasında duruyordu. Boydan boya pencere olan duvarın köşelerinde çiçeksiz bitkiler yer alıyordu.
Omzumu hafifçe sıkan Ecrin ile odada gezinen bakışlarım arkadaşımın gözlerini bulmuştu. Ne ara ayağa kalktığıyla ilgili hiçbir fikrim yoktu fakat arkadaşımı boydan gördüğümde üzerindeki haki takımın ona bi’ hayli yakıştığını düşünmüştüm.. “Niye geriliyorsun, yanlış hiçbir şey yapmadığına emin ol ve içeriye girip dertleri neymiş öğren. İş görüşmesine yanında biriyle gitme ihtiyacı duyan özgüvensiz bir sünepe gibi görünmemen için seni burada bekleyeceğim. İhtiyacın olduğunda arıyorsun ve anında yanında beliriyorum. Bu plan onaylanmış mıdır?”
Hafifçe gülümseyerek, “Onaylanmıştır.” dediğimde beni yavaşça itmiş, “Hadi o zaman git artık.” demişti.
Ayaklarım geri geri gitse de bunu ona çaktırmamış, bekleme salonundan da görünen resepsiyona doğru adımlamıştım. Kendimi tanıtıp Faruk Bey ile randevum olduğunu söylediğimde odasını tarif edip asistanı Emir Bey’in bana yardımcı olacağını söylemişlerdi. Turnikelerden geçip altıncı kata çıkmak için asansöre yönelmiştim.
Uzun koridor boyunca duvarları süsleyen çizimleri görmek beni şaşkına uğratmıştı. Mor elbisesi ve kocaman yeşil gözleri olan sarışın prenses çizimi, son zamanlarda sosyal medyada çokça dolanan bir mobil oyunun esas karakteriydi. Duvarda oyunun birinci seviyesinin geçtiği uzun taştan kulenin çizimi de vardı. Buraya hapsedilen prenses kuleden zekâsını kullanarak kurtulduğunda ikinci seviyeye geçiyor ve kuleden çıktığında kendi gibi hapsedilmiş masum insanlar olduğunu görüyordu, oyun boyunca da kahramanımız bu masum insanları aklını kullanarak kurtarmaya çalışıyordu. Aslında oyunun konsepti oldukça basitti fakat oyunu farklılaştıran güzel bir detay vardı, kurtarılmaya ve korunmaya muhtaç gösterilen kadın anlayışını yıkmak. Zaten oyunun başlangıç ekranında yazan, “Her kadın bir kahramandır, hiçbir kahraman kurtarılmayı beklemez.” sözü, bu çalışmanın toplumsal tabuları yıkmak üzere tasarlandığını açıkça gösteriyordu.
Duvardaki çizimlerin fotoğrafını çekip Ecrin’e attığımda asansöre biniyordum. Nasıl yani, bu oyunu bu şirket mi tasarlamış??? mesajını da fotoğraftan sonra gönderdiğimde hemen görüldü oldu.
Gönderen: Ecrin Gündüz, 14.28: Evet, gelmeden önce iş teklifi aldığın şirketle ilgili araştırma yapmadığın için seni tebrik ediyorum…
Gönderen: Perihan Güneş, 14.29: Ne işi, ne işi? Beni ilgilendiren tek şey Pelin’le bağlantıları.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu çantama koymuş, asansörden indikten sonra sağa dönerek tarif ettikleri gibi ilerlemiştim. İnce koridor geniş bir açıklığa çıkmıştı. Koridorun karşısında kalan duvar tamamen pencere olduğu için ferah ve aydınlık bir ortamdı. Duvarların rengi burada da antrasitti ve duvardaki tek renk iki kapaklı büyük bordo kapıydı. Kapının kolunun altın varaklı olması biraz komikti çünkü kapının hemen yanında duran -son derece modern olan- metal kesim çalışma masası ile oldukça zıt bir görüntüydü. Yine de kötü olduğunu söyleyemezdim.
Siyah, metal çalışma masasının siyah sandalyesinde oturan adam, omzunun üzerine kadar uzanan kahverengi saçlara sahipti. Ekoseli gömleğinin renkleri yanlış hatırlamıyorsam yeşil ve siyahtı. Spor ayakkabıları ve eşofman altıyla böyle büyük bir şirkette çalışmaya uygun giyinmediğini düşünmüştüm. Geldiğimin farkına varmamıştı zira sırtı bana dönük olacak şekilde masaya yaslanan kızıl adamla gülerek muhabbet ediyorlardı. Adamın yüzünü göremiyordum fakat iki zarı parmaklarının arasında döndürdüğünü görebilmiş, hatta onları nasıl düşürmediğini düşünmüştüm.
Dikkatleri üzerime çekmek için sahte bir öksürüğün ardından, “Merhaba…” kelimesini telaffuz etmiştim. Kızıl adam omzunun üzerinden bana dönerken, uzun saçlı olan oturuşunu dikleştirip bütün bedenini bana çevirmişti. Kim olduğumu açıklamam gerek kalmamıştı çünkü uzun saçlı adam sorarcasına, “Perihan Hanım?” demişti.
“Evet…” dediğimde iki adam da ayaklandı. Uzun saçlı adam, “Hoş geldiniz, biz de sizi bekliyorduk.” derken kızıl olan zarları cebine atmış bana doğru gelmişti. Önümde durup elini uzatırken, “Hoş geldiniz, ben Faruk Akay.” demişti.
Onunla tokalaşıp memnun olduğumu söylerken yüzünü inceleme fırsatı bulmuştum. Mavi gözlüydü ve elmacık kemiklerinin üzerinde güçlükle görünen çiller vardı. Sakalları beyaz teninin üzerinde yeni yeni çıkmaya başlamış gibiydi. Üzerinde gri, bol bir tişört altında siyah kot pantolon vardı. Ayaküstü kısa bir hoşbeşin ardından beni altın kollu bordo kapıya yani odasına yönlendirmişti.
Odası klasik bir CEO odasıydı, hani şu filmlerdeki gibi. O kendi sandalyesine otururken ben masasının önündeki sandalyeye oturdum. Emir Bey bize kahvelerimizi getirene kadar bana şirketlerinden ve üzerinde çalıştıkları projelerden bahsetmişti. Yazılımın kullanıldığı bütün alanlarda en iyi olmayı hedeflediklerini, bu yüzden şirket sistemlerinden mobil oyunlara kadar her alanda ayrı bir şirket kurarmışçasına küçük birimler oluşturduklarını, güçlü ekiplerle çalışma sahasına atıldıklarını belirtti. Hatta şirketlerinin on katlı olduğunu ve her katının ayrı bir birim için olduğunu, her katta ayrı ayrı yöneticilerin yer aldığını anlattıktan sonra, “Neticede oyun tasarımıyla ilgilenen birimin başına sanal bankacılık üzerinde çalışan birini yönetici olarak atarsak oyun sektörünü bilmediği için güzel iş çıkaramayacaktır.” cümlesini kurduğunu çok net hatırlıyorum.
“Faruk Bey haklısınız…” demiştim Emir Bey’in uzattığı kahveyi alırken. “Fakat bunları bana neden anlattığınızı anlayamadım.”
Konuştuğu süre boyunca parmaklarının arasında çevirip durduğu kalemi bana doğrultup, “Ben de tam oraya geliyordum.” derken deyim yerindeyse otuz iki dişiyle gülümsüyordu.
Faruk ile tanıştığım anı yazarken duygulandığımı itiraf etmeliyim sevgili okurum. Enerjisi daima yüksek olan, eğlenmeyi başarmak kadar çok seven bir adamdı. Profesyoneldi ama aynı zamanda rahat ve samimiydi. Ecrin de başarmayı çok seven disiplinli bir insandır fakat konu iş olduğunda oldukça despottur. Faruk ise saygı ifadelerini kullanmayı bırakmamasına rağmen oldukça arkadaşça bir diyalog çevirebiliyordu. Genç yaşında böylesi büyük bir şirketi yöneten Faruk, babadan zengin olduğu için şanslıydı ama yaratıcı fikirleri ve gülen yüzü olmasıydı bu şansın hiçbir anlamı olmayacaktı. Zaten Faruk’un olayı buydu, fırsatlar yakalar ve değerlendirirdi. O sıralar ben de Faruk’un tesadüfen yakaladığı bir fırsattım.
Emir Bey başka bir isteğimiz olup olmadığını sorduktan sonra odadan çıkmıştı. Faruk da kısa bir süre sonra ağzındaki baklayı çıkarmıştı. “Size açık olacağım Perihan Hanım. Bazı şeyleri tesadüfen öğrenmiş olmasaydım şu an sizinle değil Pelin Pelvin ile görüşme yapıyor olacaktım.”
Şu cümleyi duyduğum an kafamdan aşağı kaynar suların nasıl döküldüğünü sana anlatamam sevgili okurum. Aptal değildim, Faruk’un gerçeği biliyor olabileceğiyle ilgili bir şüphe her zaman içimdeydi fakat ben dillendirmeyi reddediyordum. Duruşumu dikleştirmiş, bir şey çaktırmamak için kendimi zorlamıştım fakat gözümdeki gerginlik her şeyi ele veriyordu. Bütün kaslarım gerilmesine rağmen kendimi zorlayıp gülümserken, “Anlayamadım.” demiştim. “Pelin Pelvin ünlü bir yazar, bense onun okuru bir edebiyat öğretmeniyim. Üstelik atanamamış bir edebiyat öğretmeni…”
“Perihan Hanım…” diyerek beni yumuşak bir sesle bölmüştü. “Pelin Pelvin ile aranızdaki hiçbir şey beni ilgilendirmez. Benim tek istediğim yeni projemin başarıya ulaşması. Bu süreçte benimle çalışın veya çalışmayın sizi zor durumda bırakmamayı da görev bilirim, bu hususta bana güvenebilirsiniz. Yalnızca bir isteğim var, ben her şeyi öğrendim zaten. İzin verin açıkça konuşalım.”
“Çok pardon da her şeyi derken?” cümlesini kurarken sesimi hafifçe yükseltmiştim. Belki de o an bu durumdan kurtulabilmem için bağırıp çağırıp üste çıkmanın doğru olabileceğini düşünmüştüm. “Ben kimsenin bilmemesi gereken hiçbir şey yapmadım, ben ne görüyorsanız oyum. Yeni projenizle ilgili hiçbir fikrim yok ama bana uygun olmadığını anlamak da güç değil. Uygun insandan dem vuruyordunuz, benimle vakit kaybetmektense uygun insanla görüşün Faruk Bey.”
Benim hararetli kelimelerimin yanında oldukça sakin ve kibar kelimelerle konuşmuştu. “Projem için ödül almış bir yazardan daha uygun kimse yok.”
O an korkuyla sarmalanmış olmasaydım bu cümleler gururumu okşardı fakat aniden ayağa kalkıp, “O halde gidip Pelin Pelvin ile görüşün.” demiştim.
Benimle birlikte ayağa kalkıp sakin adımlara yanıma doğru yürürken içime sığmayan korku yüzünden olduğum yerde bacağımı sallayıp duruyor, yanağımın içini ısırıyordum. “Sizi kızdırmak istememiştim.”
“Kızgın değilim.” diyerek kestirip atarken bile sesim yüksek çıkmıştı.
“Pekâlâ, sanırım bugünlük bu kadar yeter…” diye mırıldanırken masanın üzerindeki kartvizitlerden bir tane almıştı. “Burada kişisel numaram yazıyor. Konuşmak isterseniz lütfen arayın. Kendimi daha iyi izah etmeyi ve size bir iş teklifi sunmayı çok isterim.” demişti.
O kartviziti almama rağmen, “Arayacağımı sanmıyorum.” demiştim. Sanırım o saniyelerde yapmam gerekenle yapmak istediklerim arasında gidip geliyordum. Projenin ne olduğunu bana anlatmamıştı ama bir yazarla çalışması gerektiği barizdi. Böylesi büyük bir şirkette çalışmak çoğu insan için reddetmesi zor bir teklifken benim için kabul etmesi zor bir teklifti zira Pelin Pelvin ile imzaladığım gizlilik sözleşmelerine aykırı davrandığımda yazmakla ilgili yapabileceğim tek şey Mahpushane Mektuplarım isimli bir kitap çıkarmak olabilirdi.
Yine de insan çok istediği bir şeyden öyle kolay vazgeçemiyordu. Her zaman başarmak için bedel ödemek gerecekti ve ben bunu o dönemlerde çok iyi öğrenecektim.
O odadan hatta o şirketten nasıl çıktığımı net hatırlamıyorum ama doğrudan Ecrin'in yanına gitmemiştim. Onun bekleme salonunda beni beklediğini unutacak kadar çok korkmuş ve gerilmiştim. Neyse ki herhangi bir görüşmenin bu denli uzun sürmeyeceğini düşünen arkadaşım yaklaşık üç saat sonra beni aramış, sahilde olduğumu öğrenip yanıma gelmişti.
Denize karşı oturduğum bankta bacaklarımı sallayıp, tırnaklarımı yiyerek stres atmaya çalışmam Ecrin'in sakince yanıma oturup omzuma dokunmasıyla bile son bulmamıştı. "Ne konuştunuz?" diye sorarken diğer eliyle dizime bastırıp bacağımı sallamamı engellemişti.
Tırnaklarımı yemeyi bırakıp, "Biliyor." demiştim yalnızca. Detay vermeme gerek kalmadan anladığı için ona minnettardım.
"Sakin olmalısın, şu an kendini yiyip bitirerek ufacık bir fayda bile sağlayamazsın."
Gözyaşlarım akmak üzereyken ellerimi karnıma sarmış, dizlerime doğru hafifçe eğilmiştim. "Ne faydası Ecrin? Ne sakinliği? Biliyor diyorum. Bittim kızım ben..."
"Bitmedin." demişti kolumu cimciklemeden evvel. "Kendine gel Peri, sanki sen mi söyledin asıl yazarın kendin olduğunu... Böyle suçlu psikolojisine girersen suçlu kabul edilirsin."
"Bu ortaya çıkarsa bana kim inanır?"
"Genelde doğru söyleyene kimse inanmak istemez zaten, o yüzden hedefimiz bunun ortaya çıkmasını engellemek. Düşünelim tamam mı? Anlat bana her şeyi. Nasıl öğrenmişler? Pelin bildiklerini biliyor muymuş? Bildiklerini söylemek için mi çağırmışlar seni? Yoksa tehdit mi ettiler?"
Doğrulup sırtımı geriye yaslarken derin bir nefes almıştım. Sorularına sakince cevap vermek istesem de, "Hayır, tehdit falan yok." derken kalbimin gerginlikle teklediğini inkar edemem.
"Nasıl öğrenmişler?" sorusunu yineledi.
"Tesadüfen demişti."
"Nasıl tesadüfen?"
"Bilmiyorum."
"Bilmiyor musun? Detay sormadın mı?"
"Cık..." gibi bir ses çıkardım. "Kabul etmedim ki, reddettim. Ben Pelin Pelvin'in okuruyum dedim."
"Ne?" derken öyle bir ses tonu kullanmıştı ki beni bir kaşık suda boğmak istediğini çok net anlayabilmiştim. "Reddetmek direkt kabul etmekten daha etkili bir kabul etme türüdür Peri'm. Ne yaptın sen?"
"Beni inanılmaz rahatlatıyorsun şu an..." derken alt dudağıma dişlerimi bastırmış, ağlamama engel olmaya çalışmıştım.
"Seni doğru bir şekilde yönlendirmeye çalışıyorum. Şu görüşmeyi bütün ayrıntılarıyla anlatır mısın artık?" Hatırladığım her detayı anlatmıştım. Büyük bir dikkatle dinledikten sonra korktuğum için mantıklı tepkiler vermediğime beni inandırmış, yapacağım en mantıklı şeyin Faruk Akay ile bir kez daha görüşüp her şeyi öğrenmek olduğunu söylemişti.
“Şu an hiçbir şey yapmak istemiyorum…” diye mırıldandığımdaysa kolunu omzuma sararak oturduğu yerden bana sarılıp, “Tamam, düşün ve ne yapman gerektiğine kendin karar ver. İhtiyacın olursa buradayım.” demişti.
Gülümsüyor olsam da omuzlarımı kıpırdatarak kolunu bedenimden çekmesini sağlamıştım. “Sen de nasıl arkadaşsın ya?” diye şakayla karışık mırıldanmıştım. “Kafamı dağıtıp beni eğlendirmen gerekiyorken oturmuş sarılıyorsun, bir de benimle ağla istersen Ecrin.”
Gülüşünü saklamaya çalışırken iki parmağını alnıma bastırarak kafamı ittirmiş ve “Nankör seni…” demişti.
“Kalk eğlendireceğim seni.” Çantasını omzuna aldıktan sonra ayaklanmıştı.
“Nereye gidiyoruz?”
Dudakları muzip bir edayla kıvrılmıştı. Kâküllerinin altındaki gözleri gülüşüyle kısılmıştı. “Havuza…” dediği an aklından geçenleri anlamıştım. Hızla ayağa kalkıp, “Kızları da çağır.” dedikten sonra yürümeye başlamıştım.
Çocukluğumuzda bize Ecrin’in annesi bakıyordu. Bir gecekondu mahallesinde kirada kalıyorduk. Gecekondu mahallesi denildiğinde aklınızda keşmekeş görüntüler canlanıyor olabilir fakat öyle kötü bir yer değildi. Herkes yaşamanın derdine düşmüş, kendi savaşını veriyordu. Nuran abla, Ecrin ve ben de birbirimize yettiğimiz için dışarıyla öyle çok muhatap olmazdık. Nuran abla bizim eğitimimize her zaman çok önem verirdi. Ne yazık ki Ecrin’in tercümanlığı, benimse edebiyat öğretmenliğini kazandığımı görememişti.
Nuran ablayı kaybettikten sonra birikmiş paramızla o gecekondu mahallesinden ayrılmış okulun yakınlarında bir ev bulmuştuk. Bulmuştuk bulmasına da barınamamıştık. Gökçe ile Ahu’nun ev sahibiyle yaşadığı problemin daha ağırını zamanında biz de yaşamış, dolandırılmıştık. Hakkını yememek lazım, bizi çok iyi enayi yerine koymuşlardı. Bu hikâyeyi de belki başka bir zaman anlatırım. Şu an bizim feci tongaya düştüğümüzü ve sokakta kaldığımızı bilmeniz yeterli.
Eğer bir gün sokakta kalırsanız –umarım böyle bir şey yaşamazsınız ama hiç de belli olmaz bu işler dostlarım- herhangi bir apartmanın bodrum katında geceyi geçebilirsiniz. Kimse görmez sizi, ayrıca parklarda ya da kafelerde uyumaktan daha güvenlidir. Beş katlı bir apartmanın bodrumunda birkaç gece geçirmiştik, yıllar geçtikten sonra bile o apartmanın önünden geçerken “Hey gidi günler…” demekten kendimi alamazdım.
Evsizliğin en zor yanı kesinlikle banyo problemiydi ama ona da bir çözüm bulmuştuk. Havuzu olan bir residence bulup gizlice içeri girmek ve havuzda bir süre eğlendikten sonra duşlarda banyo yapmak benim fikrimdi.
Kızlarla illegal yollarla sızdığımız residance'ın önünde buluştuğumuzda elbette ki bir şey anlamamışlardı. Misafirliğe geldiğimizi söylediğimde Ahu, ev sahibinin bize makarna salatası gibi yiyecekler hazırlamış olma ihtimalini sormuştu.
Gökçe göz devirmeden evvel dışarıdan oldukça lüks görünen yapıları işaret etmiş, “Makarna salatası mı? Geldiğimiz yere bak, istediği yemeğe bak…” diye söylenmişti.
Onun huysuzluğunu göz ardı edip, "Yiyecek bir şey hazırlamadı ama güzel bir mekânda ağırlayacak bizi." dediğimde aklına gelen mekânlar arasında havuzun da yer alması muhtemeldi çünkü onları çağırırken mayolarımızı getirmelerini de istemiştik.
"Misafirlerden hoşlanmam, misafir olmaktan hiç hoşlanmam." diye homurdandı Gökçe.
"Biraz açık gönüllü ol..."
"Ne alaka?"
Gökçe ile Ahu kendi arasında atışırken Ecrin ile ben kolay tırmanabileceğimiz bir duvar arıyorduk.
"Bu duvarlar yıllar önce daha mı alçaktı?" diye sorduğumda, "Sanırım evet..." cevabını almak bir nebze hayal kırıklığına uğratmıştı ama, "Yine de hallederiz." eklemesini duymak neşemizi yerine getirmişti.
"Hey, sitenin kapısı bu tarafta!" derken işaret parmağıyla tam aksi yönü işaret eden Gökçe'ye, "Arka kapıyı kullanacağız." derken gülüyordum.
Giriş kapısından dolayısıyla güvenlikten bir hayli uzakta kalan arka tarafa geldiğimizde, "Nerede arka kapı?" sorusunu Gökçe'nin sesinden duyduk.
"Eski zamanlarda insanlar mağaralarına tırmanarak gidermiş." derken Ecrin'in birleştirip bel hizamda kaldırdığı ellerine bastım ve duvara uzandım. Ağırlığımı kollarıma vererek kendimi ittikten sonra kolaylıkla duvarın öteki tarafına atlayabilmiştim.
Gökçe'nin yeni uyandığını ve sabah sabah -saat 19.30 civarıydı diye hatırlıyorum- nelerle uğraştığını ek olarak hepimizden nefret ettiğini söylemesini, Ahu'nun neyin peşinde olduğumuzu sorgulamasını ve Ecrin'in kızları ikna etme çabasını bir süre dinledikten sonra dayanamamış, müdahale etmiştim. "Hey, kendinize gelin! Bu ekibin özelliği her boku yapma potansiyeli olması değil mi? Gelin işte, işin ucunda keyif alacağınız bir şey var."
Oldukça ikna edici bir konuşma yapmış olmalıydım ki kızlar homurdanmaya devam etse de duvara tırmanmış ve yanıma atlamıştı.
"Şimdi doğal davranın ve bizi takip edin."
Arka taraftan sitenin içine doğru yürümüştük. Üç büyük apartmanın tam ortasında bir oyun parkı, bir basketbol, bir de tenis sahası vardı. Üç apartmanın da bodrum katında birer tane kapalı havuz olduğunu yıllar önce bu sitenin önünden geçerken afişten görmüştük. C Blok’un önünde birkaç kişi olduğu için o tarafa ilerledik. Biz geride beklerken şifreyi yazarak kapıyı açan aileye teşekkür etmiş, sanki oranın sakinleriymiş gibi doğal davranmaya başlamıştık.
Daha doğrusu, orada yaşıyormuş gibi doğal davranma niyetindeydik fakat Ahu apartmanın girişini o kadar beğendi ki, “İnanamıyorum şu güzelliğe bakın! Burası apartmanın girişi mi yoksa semtin en lüks kafesi mi?” cümlesini büyük bir heyecanla telaffuz etti.
Ecrin onu kolundan tutup asansöre iterken Gökçe arkadan kıkırdayarak içeriye girdi. -1’i tuşlayıp bir kat aşağı inmiş, havuzun olduğu tarafa ilerlemiştik.
“Yıllardır bir çivi bile çakmamışlar, insan biraz geliştirir olanakları…” diye kendi çapımda bir eleştiri yaptığım sırada koridorun sonuna gelmiştik. Havuz sol tarafta, giyinme odaları ve duşlar sağ taraftaydı.
Gökçe amacımızı anlamış ve bir an bile tereddüt etmeden uyum sağlayıp üzerini değiştirmek için kabine girmişti. Ahu ise bu yaptığımızın doğru olup olmadığını sesli bir biçimde sorgulamış, hepimizi karşısında mayolarıyla görünce, “Neyse ben de hazırlanayım madem…” diyerek mayosunu giymişti.
Havuzun olduğu tarafa geçip eşyalarımızı şezlonga bırakmıştık. Ahu’nun his kolyesini özenle havlusunun içine koyduğunu hatırlıyorum. Ecrin ile ben koşarak havuza atlamıştık. Gökçe ise bir süre havuz kapalı olduğu için güneşlenemeyeceğiyle ilgili söylenip durmuştu.
Boyum yüz altmış üç santimdi ve parmak uçlarımın tabana değdiğini hissediyordum. Benden daha uzun boylu olan Ecrin ise muhtemelen rahatlıkla yere basabiliyordu. Yanıma yaklaşıp, titreyen çenesini durdurmaya çalışarak, “Bu havuz yine soğuk.” demişti. “Yıllar geçmiş ama hala ısınmamış.” diye yersiz bir espri yaptığımda yüzüme su fırlatmıştı. Bu ilk hamle yüzlerimize su fırlattığımız bir savaşı başlatmıştı.
Aslına bakarsan sevgili okurum, o anıya dair çok bir şey hatırlamıyorum. Sadece birkaç kesik sahne geliyor gözümün önüne. Bunlardan birinde Ahu saatler geçmesine rağmen suya girmemiş, havuzun kenarında dikilmiş ayak başparmağını suya değdirerek kendince bir şeyler yapıyordu. Gökçe’nin rahat durmadığını ve arkadan sessizce yaklaşıp onu suya ittiğini söylesem bu durumu yadırgamazsınız.
Esas olay apartmanda yaşayan birkaç kişi –bizim gibi illegal yollarla havuza giren birkaç serseri de olabilir, bundan hiçbir zaman emin olamazsınız- daha geldiğinde yaşanmıştı. Yaşı en fazla on sekiz olan çocuk arkadaşını şaka yapmak amacıyla iterken ayarı kaçırmış ve arkadaşının şezlonglara çarpmasına sebep olmuştu. Ahu’nun özenle sakladığı his kolyesi yere düştüğünde çocuk özür dileyerek kolyeyi yerden almış ve asıl kıyametin kopmasına sebep olmuştu. Ahu havuzun içinden, “Dokunma o kolyeye, bırak çabuk!” diye bağırdığında çocuk telaşlanmış ve korkuyla elindeki kolyeyi havuza fırlatmıştı.
Ahu’nun gencecik yaşında havuzun içinde kalp krizi geçirme sebebi de bir his kolyesi olacakmış…
Şaka yapıyorum, kimse kalp krizi geçirmedi. Sadece kolye havuzun dibine düştü ve Ahu yüzmeyi bilmediği için o kolyeyi asla alamayacağını söyleyerek ağlamaya başladı. Ecrin alabileceğini ama alırken dokunması gerektiğini söylediğindeyse, “Zaten herkes dokundu, insanlardan nefret ediyorum.” diye ağlamaya devam etti. Bütün bunlar yaşanırken Gökçe kahkahalara boğulmuş, bense umursamadan yüzmeye devam etmiştim.
Saat akşam dokuza yaklaşırken havuz maceramızı bitirmiş evimize gelmiştik. Su hepimizi yorduğu için odalarımıza çekilmiştik. Başımı yastığa koyar koymaz uyuyacağımı düşünmüştüm ama zihnimdeki düşünceler buna izin vermemişti. Bu düşüncelerden bahsedip seni sıkmak istemem sevgili okurum. Şuna bak… Dördüncü bölümü bitirdik ama hala esas olaya gelemedik bile. Bu yüzden kısa kesiyorum. Sadece şunu bil, o gece uyumadan önce Ecrin’e, “Yarın Faruk Bey’i arayacağım.” demiştim.