MARDİN SAĞIR OLDUĞUNDA
Kıyametin koptuğu
22 yıl önce
Konağın devasa ahşap kapısı, gecenin zifiri karanlığını yırtan büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Kapının menteşelerinden çıkan o kulak tırmalayıcı ses, avludaki ölüm sessizliğini bir anda darmadağın etti.
Kalander Ağa, ellerinde namluları ölüm kusan silahlarla konağına pervasızca giren adamlara buz gibi bakışlarla baktı. Konağın dört bir yanını saran kendi düzinelerce adamı da anında refleks göstererek karşı tarafa silahlarını doğrultmuştu.
Adamları ve kendisi bu konağı her şeye rağmen korurdu, canlarını ortaya koyarlardı ama Kalander Ağa acı bir gerçeği çok iyi biliyordu: Törenin kanlı pençesinden o da kaçamazdı.
Kuşatılmış avlunun tam ortasında, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak öne doğru bir adım attı:
"Çetin Ağa, gece gece adamlarınla konağımı basıyorsun, bir şey demiyorum. Gel sakin sakin içeride konuşup anlaşalım, bir ortak yol düşünelim. Nereye kadar bu kavga? Bir sizden, bir bizden..."
Kendisinin de içi cayır cayır yanıyordu, sinirden delirecek gibiydi ama şu an aşiretinin geleceği için alttan alması, öfkesini yutması gerektiğinin farkındaydı.
Çetin Ağa, elindeki silahın namlusunu bir milim bile oynatmadan, gözlerinde nefretle haykırdı:
"Nereye kadar mı gider? Senin kardeşin benim ellerimde can verdiğinde biter! Bana onu teslim et Kalander Ağa, yoksa onun yerine bu avlu senin kanına bulanır!"
Kalander Ağa, üzerine doğrultulan onlarca namludan, kendisine uzatılan silahlardan zerre kadar korkmuyordu. Eğer bu kan davası burada son bulacaksa, şu saniyede ölmeye bile razıydı. Ama biliyordu; kendisi ölürse kendi aşireti asla durmaz, onun intikamı arayışına girerdi. Karşı taraftan birini daha öldürürlerse, kendi aşireti başsız bir şekilde tamamen ölmeye mahkûm kalırdı.
Kalander Ağa arkasında kalacak binlerce ölümün önüne geçmek istiyordu; çünkü biliyordu ki ne Boranlı Aşireti dururdu ne de Aslanbey Aşireti.
"Kardeşim kardeşini vurdu, hakkındır; ama sen de biliyorsun, Azer kardeşim merhametli biriydi. Kimsenin canını yakmazdı, sebepsiz yere kardeşini öldürmezdi. Elbet onu da haklı çıkaracak bir nedeni vardır."
Çetin Ağa öfkeden gözü dönmüş bir halde kükredi:
"Ne haklı sebebi olabilir Kalander? Benim kardeşim öldü! Daha yeni gelmişti, ilk kanı sebepsiz siz akıttınız! Azer benim kardeşimi vurdu, bizden biri de Azer’i öldürdü. Kan davası öylece kapanabilirdi ama siz durmadınız. Kardeşin Bedirhan benden bir de yeğenimi aldı! ikiye - bir ... Sizden de gidecek Kalander! Ya bana Bedirhan’ı verirsin ya da seni öldürürüm!"
Ne diyebilirdi ki Kalander? Kardeşlerinden birini daha yeni kaybetmişken, birini daha mı toprağa gömecekti? Bedirhan haksız yere kan dökmüştü, bunu biliyordu; ama kardeşti, kandı... Veremezdi birini daha. Ama karşısına bakıyordu da sadece kana aç adamlar görüyordu. Kardeşini vermese bile mutlaka bir can alırlardı. Aslanbey aşireti en güçlüsüydü; nereye kadar beklerlerdi kan için?
Tam o anda, o ölümcül sessizliğin ortasında konağın kapısından küçük bir beden içeri girdi. Silahların gölgesinde yürüyen küçücük bir erkek çocuğuydu bu.
Korumalar şaşkınlıktan donakalmıştı; iki ağa namluların ucunda karşı karşıya dururken, her an patlamaya hazır silahlar birbirine çevrilmişken, o küçük çocuk korkusuzca tam ikisinin ortasına, avlunun merkezine kadar yürümüştü. Korumalar yaşadıkları o anlık şaşkınlıktan dolayı çocuğu tutmayı bile akıl edememişlerdi.
Üstelik çocuk tek de değildi; kucağında küçücük, masum bir yavru kedi tutuyordu. Küçük çocuk, başını kaldırıp yaşlı gözlerle babasına baktı. öfkeden gözü dönmüş olan Çetin Ağa'ya.
Çetin, korumalara zehir zemberek ters bir bakış attı. Şu anda burada olmaması gereken tek kişi buradaydı; oğlu, gözbebeği Miran Jir... Burada yaşanacak o kanlı anlara tanıklık etmemesi gerekiyordu.
Küçük çocuk, gözleri yaşlı bir halde kucağındaki kediyi babasına doğru uzatarak, "Baba yardım et..." dedi.
Çetin sinirliydi. Hemen arkasındaki büyük oğluna ters bir bakış atarak, "Demir, kardeşini götür buradan!" diye gürledi.
O sırada Demir , öne gelip çocuğun kolundan tuttu ve "Hadi gidelim, ben bakarım kediye," diyerek onu uzaklaştırmaya çalıştı. Ama Miran abisini dinlemedi, direndi. Babası Çetin Ağa iyice sinirlenince, Demir kardeşini kolundan tuttuğu gibi sürükleyerek avludan çıkardı. Miran daha küçüktü, silah falan bilmezdi ama Demir çok iyi biliyordu. Henüz 10 yaşındaydı kendisi, ama burada hiç iyi şeyler olmayacağını anlıyordu.
Çocuklar avludan gidince, Çetin bakışlarını tekrar Kalander’e çevirdi:
"Eğer Bedirhan yoksa, sen varsın Kalender!" dedi.
Kalender’in kardeşi Sezgin, ateş saçan gözlerle abisinin yanına gelerek saf tuttu. Elinde sımsıkı tuttuğu silahı ileri doğru uzattı:
"Elindeki silahtan çıkan demir parçasının ucu bile abime dokunursa, leşin çıkar buradan Çetin!" diye haykırdı.
Konağın avlusu adeta bir ordu insan kaynıyordu. Çetin, gözünü bile kırpmadan namluyu bu kez doğrudan Sezgin’e çevirdi:
"O zaman o demir seni deşer Sezgin! Bana hangi Boranlı olduğu fark etmez!"
kalender kardeşine çevrilen namlunun önüne geçti
"Eğer o silahı ateşleyip kardeşlerimden birinin canını yakarsan, seni buradan sağ koymam Çetin! Sana gel anlaşalım diyorum!"
Çetin Ağa acı bir gülüşle tükürürcesine konuştu:
"Ne anlaşması? Senin kardeşin Bedirhan gencecik yeğenimi vurdu! Daha bu yaz düğünü olacaktı... Siz vurunca sorun yok, sıra size gelince mi anlaşma yapasınız tuttu lan? Niye durmadınız Kalender?
Artık anlaşma falan yok! Herkes susacak töre konuşacak Töre ne derse odur "
Kalender de en az Çetin kadar sinirliydi ama biliyordu; şimdi kendisi sakin olmazsa kimse sakin kalmaz, ortalık anında kan gölüne dönerdi. Bedirhan neden gencecik birini vurmuştu henüz bilmiyordu. Karşı taraf sonuna kadar haklıydı ama bunun bedeli kan olmamalıydı.
Kalander derin bir nefes aldı. "Demek töre ne derse odur, öyle mi?" diyerek elindeki silahını yavaşça aşağıya indirdi.
Kalander adamlarına bakarak, "Silahları indirin!" emrini verdi. Korumalar bir anlık kararsızlık yaşasalar da "Ağa emridir" diyerek namluları yavaşça yere çevirdiler. Kalander ardından kardeşine döndü.
Sezgin, hâlâ elindeki silahla Çetin’e dik dik bakmaya devam ediyordu.
Kalander, Sezgin’e bakıp "İndir," dedi.
Sezgin öfkeyle, "Abi ne indirmesi, deli misin sen?" diye karşı çıktı.
Kalender sesini daha da yükselterek, "İndir dedim!" diye kükredi. Sezgin, abisinin bu kesin tavrı karşısında silahını istemeyerek de olsa aşağıya indirdi.
Kalender yeniden Çetin’e bakarak, "Madem töre dersin, tamam. Töre ne derse o olacak," dedi.
Çetin, Kalender’in bu kadar kolay geri adım atmasını beklemediği için şaşırmıştı. Şüpheyle sordu: "Ne yani, Bedirhan’ı bana verecek misin?"
Kalender net bir sesle, "Hayır," dedi.
Çetin sinirlenerek öne doğru atıldı: "E o zaman ne diyorsun Kalender?!"
Kalander, "Madem töre dersin, bu işin başka çözümü de var," diye karşılık verdi.
Tam o sırada, avluda bulunan yaşlı bir aşiret ağası araya girerek, "Doğru söyler, başka çaresi vardır," dedi.
Çetin ağanın sözünü keserek, "Ne çaresi? Başka çaresi falan yoktur! Ben buradan kan dökmeden gitmem!" diye haykırdı.
Yaşlı aşiret ağası sakince devam etti:
"Çetin Ağa, diğer ağalara da haber salındı, gelirler. Kan dökmeden bir yol bulacağız. İki soy da önemlidir, kuruyamaz."
Çetin içten içe düşündü; eğer başka bir çare varsa elbet kendisi de kabul ederdi, o da buraya sevinerek, isteyerek gelmemişti. Ama bir de babası vardı... O kabul eder miydi? Etmezdi. Kendisi kabul etse bile babası Şehmuz kabul etmezdi, o illa ki kan derdi. Hem zaten bu işin kandan başka çaresi nedir, onu da kendisi bilmezdi.
Kalander ise karşısındaki sessizliğe bakarken hâlâ düşünüyordu. Çare neydi? Bu davayı nasıl bitirebilirlerdi? Bu savaş nasıl dururdu, bu koca derdin devası neydi?
İşte o an, kader kendi kararını kendisi verdi. Avludaki herkesin dikkati aynı anda tek bir yere, konağın üst katında ışığı yanan o odaya yükseldi.
İçeriden bir ses—hayır, bir ses değil, koca konağı inleten bir çığlık, keskin bir bebek ağlama sesi değil, bir doğum sancısı feryadı yükseldi. Konak bu sesle adeta sarsıldı.
Kalander, duyduğu bu çığlıkla beraber büyük bir yenilmişlikle omuzlarını düşürdü. Ne hayaller kurmuştu güya oysa...
Tam o sırada içeriden bir kadın koşarak üst balkona çıktı ve aşağıya, Kalander’e doğru korkuyla haykırdı:
"Ağam! Hanımım... Doğumu başladı!"
Ebelere hemen haber salındı, apar topar konağa geldiler. İçeride hanımağa, Şehrimaz acılar içinde kıvranırken, başındaki ebeler de panik halindeydi. Ebe kadın korkuyla fısıldadı: "Hayır, şimdi olmaz... Daha çok erken abla, ne olursun şimdi gelmesin..."
Kalander, yukarıdan gelen karısının o acı dolu çığlıklarını satır satır duyuyordu ama gidemiyordu. Karşısındaki adamlar yüzünden, namluların gölgesinde çakılı kalmıştı. İçinden karısını Allah’a emanet etti. Ardından bakışlarını tekrar karşısındaki adama bakıp
"Çetin verile karara boynum kıldan ince. Bedirhan nerede inan bilmiyorum, kaçmış. Ama sana kardeş falan vermem! İndirin silahları, kansız çözelim."
Çetin adamlarına bakarak elindeki silahı yavaşça indirdi. Akıllı adamdı; kendi aşireti daha büyük ve güçlü de olsa, Miranlı aşireti de güçlüydü ve bu kavga başlarsa kendi soyundan da canlar gidecekti, bunu çok iyi biliyordu. Madem karşı taraf "kansız çözelim" demişti, o da şimdilik bu karara uyacaktı.
İki lider, avlunun ortasındaki şadırvanın etrafında bulunan o tahta oturma yerlerine, sedirlere geçip sessizce ağaları beklemeye başladılar.
Çok geçmeden bölgenin ileri gelen diğer aşiret ağaları da birer birer konağın kapısından içeri girdi. Herkes yerini alıp oturduğunda avluya ağır, kasvetli bir sessizlik çöktü.
Aralarındaki en yaşlı aşiret ağası, ortak kararı vermek üzere heybetiyle doğruldu ve doğrudan Kalander’e bakarak konuşmaya başladı:
"Kalander... İki kardeşin de karşı aşiretten, durduk yere can almıştır. Bunu neden yapmışlar bilmez misin? Biri öldü, diğeri ise arkasına bakmadan kaçtı. Şimdi sen söyle bize, nedir bunun nedeni?"
Kalender, sesi içine kaçarak, büyük bir mahcubiyetle başını öne eğdi:
"Bilmiyorum..." dedi.
Bunun üzerine ağlar kendi aralarında fısıldaşarak ortak bir karar vermeye çalıştılar. Aynı zamanda yukarıdaki odaların birinden hâlâ kesilmeyen o acı dolu çığlık ve ıkınma sesleri geliyordu. Kalender'in aklı, fikri, canı yukarıda, acı çeken karısındaydı; ama buradaki bu ölüm kalım davasını çözmeden yukarı yanına gidemezdi, onun yüzüne bakamazdı, bunu çok iyi biliyordu.
Ağlar kendi aralarında konuşurken, içlerinden biri Kalender’in gözünün sürekli yukarıya, kendi karısının odasına kaydığını fark etti. Kalender’e doğru bakarak:
"Kalender, sen yukarıya çık. Biz aramızda ortak bir karar vermeye çalışırız," dedi.
Kalender, aklı burada kalsa da ve burayı bırakmak istemese de mecburiyetle ayağa kalktı. İstemeyerek de olsa adımlarını yukarıya, karısının yanına doğru yöneltti. Odaya girdiğinde karısı Şehrinaz onu görür görmez ağlamaya başladı:
"Kalender... Ne olursun bir çözüm yolu bul. Ne olursun sen ölme, kimse ölmesin, ben dayanamam..." diyerek hıçkırıklar içinde kocasına sarıldı.
Kalender, karısını kollarının arasına alıp saçlarını okşadı:
"Sen merak etme... Hiç kimseye, hiçbir şey olmadan bu olayı çözmeye çalışacağım," diyerek onu teselli etmeye çalıştı.
Şehrinaz, sancıların verdiği acıyla yeniden ıkınırken, ebeler odanın içinde telaşla koşturuyordu. Şehrinaz gözyaşları içinde, "Ne olursun Kalender, ben dayanamam... Bir kişinin daha acısına dayanamam, yapma..." diye yalvardı.
Kalander karısının alnından öpüp onu biraz olsun teselli ettikten sonra, yüreğindeki o ağır yükle odadan çıktı. Merdivenleri birer birer inerek, kararın verilip verilmediğini öğrenmek için aşağıda bekleyen ağaların yanına doğru yürüdü.
Ağalar da Kalander aşağı inince fısıldaşmayı bıraktı. Kalender yanlarına geçince, yüreğindeki tüm ağırlıkla sordu:
"Bir karara varabildiniz mi ağalar?"
Ağalardan en yaşlısı olanı, o koca avluyu sessizliğe gömen o ortak kararı verdi:
"Evet Kalender, bir karara vardık. Madem sen onlardan can aldın, onlar da senden can alacak. Ama bunu kan olarak almayacak."
Kalender şaşırarak kaşlarını çattı. Kan dökülmeyecekse bu iş nasıl çözülecekti?
"O zaman nasıl vereceğim ben bir can?" diye sordu.
Ağalar kesin bir dille, "Kız vereceksin," dediler. Ardından Çetin'e bakarak devam etti yaşlı ağa: "Sen de kız alacaksın. Bu şekilde bu dava kapanıp ömür boyu duracak."
Kalender’in başından aşağı kaynar sular döküldü. Şaşkınlıkla ağalara baktı:
"İyi de benim bir kızım yok ki... Sana, sizlere verebileceğim, karşı tarafa verebileceğim bir kızım da yok. Nasıl olacak?"
Tam o sırada karşı taraftan oturan ağalardan biri öne doğru çıkıp...
"Senin yok ama Sezgin'in bir kızı var. Küçük müçük ama onunla sözlenecek, beşik kertmesi yapılacak... Çetin'in oğullarından biriyle!"
Avludaki herkes şok olmuştu. Sezgin öfkeyle öne fırlayarak hiddetle bağırdı:
"Siz ne diyorsunuz?! Benim kızım daha küçüktür! İki yaşında bir bebektir o! Hiç tanımadan, etmeden... Bu devirde küçücük çocuğa beşik kertmesi mi olur, der!"
O sırada Çetin de ileriye doğru bir adım atarak sertçe araya girdi:
"Ben de kabul etmem zaten! Hem Sezgin ağa değildir, Kalander'dir ağa! Eğer illa bir kız alacaksak, bu bir ağa kızı olmalıdır!"
Kalander öfkeyle öne çıkarak Çetin'in üzerine yürüdü:
"Sen ne diyorsun Çetin?! Benim bir kızım falan yok diyorum sana!"
İşte o an ağalardan biri oturduğu yerden doğrularak buz gibi bir sesle son noktayı koydu:
"Evet, senin şu an bir kızın yok Kalander... Ama karın şu an yukarıda doğum yapıyor. Eğer o çocuk kız doğarsa, senin kızın sözlenecektir!"
Kalender duyduklarıyla adeta çılgına döndü, öfkeden gözleri yuvalarından fırlayacak gibi hiddetlendi:
"Yahu daha doğmamış bir çocuğun üzerine söz konuşması yapılıyor! Ayıptır size, yazıktır! Hiç mi acımıyorsunuz?!" diye avluyu inletti.
Ağalardan biri, sesindeki o tavizsiz tonla koca bir duvar gibi dikildi karşısına:
"Başka çaresi yoktur Kalender, mecbursun!,Can Vermeye Mahkumsun. Eğer karın kız doğurursa, Çetin'in oğullarından biriyle sözlenecektir. Beşikte kertilecektir ve bu dava bir daha ömür boyu konuşulmayacaktır. Çocuklar büyüdüğünde ise evleneceklerdir ve Çetin senden bir kız, bir gelin alacaktır."
Kalander omuzlarındaki o tonlarca yükün altında ezilerek, çaresizce sordu:
"Peki ya kız olmazsa?"
Çetin’in safında duran, onun yanındaki ağalardan biri hemen atıldı, buz gibi bir sesle fısıldadı:
"Eğer kız olmazsa... İşte o zaman bu kan davasını hiç kimse durduramaz Kalender! O zaman Çetin'in can alması haktır!"
Kalander ne yapacağını, nereye sığınacağını bilemez bir halde kalakaldı. Daha doğmamış, dünyaya gözünü bile açmamış bir bebeğin üzerinden hak iddia ediyorlardı. Kapana kısılmıştı... Bir yandan için için kızı olması için dua ediyordu; çünkü bu kan davasını durdurmanın, kardeşlerini toprağa gömmekten kurtarmanın tek yolu buydu. Ama diğer yandan, eğer bir kızı doğacaksa bile, daha doğmadan onun geleceğini, kaderini ellerinden alıyorlardı. Daha nefes bile almamış bir canın üzerine büyük bir kumar oynanıyordu.
Kalender kafasını iki elinin arasına aldı, delirecek gibiydi. Başka bir yol düşünmeye, başka bir çare bulmaya çalışıyordu. Yoksa daha doğmamış çocuğu ellerinden gidecekti. Erkek olması için umut ediyordu ama bir yandan ya erkek olursa bu sefer kan durmayacaktı. Ne yapacağını bilmiyordu. İlk defa bu kadar çıkmazda hissediyordu. Koskoca Kalender Boranlar aşiretinin ağasıydı ama hiçbir şeye gücünün yetmediğini hissediyordu.
Tam bu anda yanından bir çocuk sesi geldi. Cihan kardeşi daha 15 yaşındaydı. En küçük kardeşiydi. Asi bir çocuktu ve Kalender abisine bakarak:
"Abi bizden kız falan almasınlar. Biz bunlara hiçbir şey vermeyelim. Bu kötü adamlara nasıl kızını verirsin?" dedi.
Gözlerinden yaşlar boşanıyordu ama geri adım atmaya da niyeti yoktu. Kalender’in yakasına yapışacak gibi ileriye atıldı:
"Sen koskoca Boranlar aşiretinin ağası değil misin abi?! Neden susuyorsun? Nasıl boyun eğersin bu zalimlere? Kendi canını kurtarmak için daha dünyaya bile gelmemiş masum bir bebeği ateşe mi atacaksın? Yazıklar olsun! Ben böyle ağalık da istemem, böyle abilik de!" diye hiddetle haykırdı.
Kalender, kardeşinin ağaların önünde böyle konuşmasıyla ve üst üste gelen bu ağır sözlerle iyice köşeye sıkıştı. Sabrının son damlası da tükenmek üzereydi. Başını diğer kardeşi Sezgin’e doğru çevirdi ve dişlerinin arasından, "Sezgin... Al şu bacaksızı başımdan!" dedi.
Sezgin hemen öne atıldı, Jiyan’ın kolundan sıkıca kavrayıp onu çekiştirerek yukarıya, odalara doğru götürmeye çalıştı. Ama Jiyan kurtulmak için çırpınıyor, ayaklarını yere direterek hâlâ avluyu ayağa kaldıracak şekilde bağırmaya devam ediyordu:
"Bırak beni Sezgin abi, bırak! Abi bunlara kız falan verme! Daha doğmamış kızını nasıl bunlara verirsin? Bırak beni öldürsünler, benim canımı alsınlar! Benim canım feda olsun aşirete ama o bebeğe dokunmasınlar! ya kız olursa abi o zaman bunlaramı vericeksin Kendi kızının yüzüne nasıl bakacaksın "der
Kalender, çekiştirilerek götürülen kardeşi Jiyan’ın arkasından öylece bakakaldı. Daha çocuktu, hayatın acımasızlığını, törenin o soğuk yüzünü, neyin ne olduğunu tam olarak bilmiyordu. Ama o çocuk, daha ne olduğunu bile tam kavrayamayan o çocuk, avlunun ortasında bu kadar haklı konuşuyordu işte.
Kalender bilmiyor muydu sanki? Kendi çocuğunun, daha doğmamış bebeğinin üzerinden bir kumar oynandığını, kızı olursa onu bu adamlara vermeye mecbur bırakıldığını bilmiyor muydu? Ama mecburdu işte... Başka çıkar yolu yoktu. Yeni bir ölüm olmadan, daha fazla kan dökülmeden bu lanet davasını çözmenin tek yolu buydu.
Jiyan haklıydı. Kalender belki de hayatı boyunca doğacak kızının yüzüne bakamayacaktı, onun günahını sırtında taşıyacaktı; ama en azından ne kardeşlerinin ne de bir başkasının kanı dökülmeyecekti. Bu ağır bedeli tek başına ödemeye razıydı.
Ağalar nihayet ortak bir kararda anlaşmıştı. Eğer doğacak çocuk kız olursa, beşik kertmesi yapılacak ve büyüdüğünde Çetin’in oğullarından birine gelin giderek Aslanbeylerin konağına adım atacaktı. Ama eğer erkek olursa, işte o zaman bu kan davasını hiç kimse durduramayacak, Boranlar aşireti için kıyamet kopacaktı.
Zaman geçti, sular aktı ama yukarıdaki odadan o beklenen doğum haberi bir türlü gelmedi; bebek doğmadı. Belki de daha ana rahmindeyken hissetmişti kendi kara kaderini. Belki de ölüme gittiğini, doğar doğmaz büyük acıların ortasına uyanacağını hissettiğinden gelmek istemiyordu dünyaya, direniyordu.
Yukarıda Kalender’in kadını acıyla kıvrandı, feryat etti, çığlık attı. Sesi duvarları dövüyor, avludaki sessizliği yırtıyordu. Kadın da haykırırken aslında o doğacak kız çocuğunun kaderini, daha nefes almadan üzerine kurulan bu korkunç kumarı biliyordu. İçerideki her çığlık, avluda bekleyen erkeklerin yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu.
Kadın tam bir gün boyunca doğurmaya çalışıyordu. Acıyla kıvranıyor, feryat ediyordu ama bebek bir türlü gelmiyordu.
Bu süre içerisinde Çetin, akıllılık yaparak kendi karısı Fisun'u Boranlıların konağına getirtmiş ve yukarıya, Şehrinaz'ın yanına sokmuştu. Çetin ve adamları, eğer doğan bebek kız olursa Boranlılar çocuğu değiştirmek gibi bir hata yapmasın, sonradan arada bir şüphe kalmasın diye Fisun'a gözünü Şehrinaz'ın üzerinden ayırmamasını sıkı sıkı tembihlemişlerdi.
Fisun, odada sancılar içinde kıvranan Şehri Naz'a bakıyordu. İçin için ona çok acıyordu, canı yanıyordu. Bir kadın olarak o da durumun bu raddeye gelmesini, daha doğmamış bir sabinin kaderiyle oynanmasını hiç istemezdi ama erkekler durmuyorlardı işte. Fisun da Şehri Naz'ın elini tutarken içinden gizli gizli dua
ediyordu: "Allah'ım, sen yardım et... Bir kız bebek olsun da bu kan davası artık dursun, daha fazla can yanmasın" diye yalvarıyordu.
O anda adamlar sedirde kendi aralarında hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Sedirin uzak bir köşesinde oturan ise Miran Jir Aslanbey'di. Küçük çocuk sıkıntıdan patlamak üzereydi. Abisi elindeki kediyi alıp veterinere götürmüştü. Kedisi gitmişti ama kendisi hâlâ buradaydı. Bir an önce kendi konaklarına gitmek istemişti; zaten kendi konakları da yakındı ama babası izin vermemişti. "Güvenli olmaz" diye Miran Jir'i kendi yanına oturtmuştu.
Koca koca oturan adamlar sürekli konuşuyordu ama ne konuştukları hakkında çocuğun hiçbir fikri yoktu. Aklı sadece kedide kalmıştı. Acaba aç mıydı? Yarası iyileşmiş miydi? Kanı durmuş mudur diye düşünüp duruyordu. Eve gidip abisine sormayı düşündü ama babası izin vermezdi.
Oflayıp puflayıp bir an önce eve gitmeyi düşünürken, tam o anda bir şey oldu.
Bir bebek sesi yankılandı. Bu ses sadece konakta, avluda değil, sanki bütün Mardin'de yankılandı. Bir bebek gelmişti dünyaya.
Peki bu bebek onların mucizesi mi olacaktı, yoksa hepsinin sonu mu?
Tam o anda gökyüzü yarıldı; bir yağmur başladı, gök gürledi. İlk damla Miran Jir'in alnına düştü. Sonra burnuna... Ve sadece birkaç saniye içerisinde bütün Mardin'i sicim gibi bir sağanak yağış ele geçirmişti.
Çetin, yüzünde hüzünlü bir tebessümle gökyüzüne baktı. "Bebekler kendi bereketleriyle gelir," dedi fısıldar gibi. Bu bereketin, bu yağmurun tüm aşirete ve bütün şehre yayılmasını umuyordu.
Tam o sırada içeriden, yukarıdaki odadan Çetin'in yardımcılarından biri koşarak avluya çıktı. Heyecandan nefes nefeseydi, merdivenlerin başında durup yüksek sesle bağırdı:
"Gözümüz aydın ağam! Bebek kızdır! Kan duracaktır!"
Bu haber dalga dalga yayıldı; konağın avlusundan taşıp birkaç dakika içinde bütün Mardin’i sardı. Aslanbey aşireti ve diğer ağalar derin bir nefes almıştı, yüzlerde rahatlamış, mutlu ifadeler vardı. Hem erkekler hem kadınlar kanın duracak olmasının ferahlığıyla birbirlerine bakıyordu. Ölümün gölgesi şimdilik çekilmişti üzerlerinden
Ama bu büyük kalabalığın içinde kalbi cenaze evine dönen, mutlu olamayan insanlar da vardı tabii.
Bunun en başında da Kalender geliyordu. Kendi canından bir parçayı, kendi kızını daha kucağına bile almadan birilerine mahkum etmişti. Oysa ne hayallerle, ne umutlarla beklemişti güzel bebeğini... Hep bir kızı olsun istemişti içten içe, onun hayaliyle yanıp tutuşmuştu ama şimdi o hayaller birer birer suya düşmüştü.
Yukarıdaki odada ise Şehrinaz yataktaydı. Gözlerinden akan yaşlar yastığını ıslatırken ne hissedeceğini şaşırmış durumdaydı. Bebeğinin sağ salim doğmasına, nefes almasına mı sevinsindi; yoksa doğduğu saniye başkalarının boyunduruğuna mahkum edildiğine mi üzülsündü? Hangisine yanacağını, hangi acıyı göğüsleyeceğini bilemiyordu.
Kalender, ağır adımlarla odaya girip kadınların elinden kundaktaki bebeğini kucağına aldı. Küçücük, masum yüzüne baktı. Eğilip bebeğinin o cennet kokusunu derin derin içine çekti. Göğsü körük gibi inip kalkarken, gözünden akan tek damla yaş bebeğin kundağına süzüldü. Kalender, minik kızına bakarak içinden kahredici bir dille yalvardı:
"Bir gün... Bir gün beni umarım affedersin güzel kızım."
Kalender Ağa, kucağındaki o minik kundakla merdivenlerden yavaş yavaş, sanki her bir basamak ayaklarının altında eziliyormuş gibi aşağıya, avluya indi. Avludaki yağmur hızı kesilmeden devam ediyor, damlalar konağın taşlarına vuruyordu. Kalender'in gözü kimseyi görmüyordu, aklı da kalbi de sadece kollarının arasındaki o masum candaydı.
Ama aşağıdaki ağaların derdi, heyecanı bambaşkaydı tabii. Kan davasının bitmiş olmasının rahatlığıyla, şimdi geleceğin hesabını yapmaya başlamışlardı bile.
O sırada oturan ağalardan biri, bıyıklarını sıvazlayarak sedirdeki Çetin Ağa'ya doğru döndü ve sesini avluda yankılatarak sordu:
"Eee, Çetin Ağa! Söyle bakalım hele... Madem sözümüz sözdür, töremiz yerini bulmuştur; bu dünyalar güzeli kızı hangi oğluna beşik kertmesi yapacaksın? Hangisiyle sözleşeceksin?"
Bu soruyla birlikte avludaki tüm gözler Çetin Ağa’ya çevrildi. Herkes merakla onun ağzından çıkacak ismi bekliyordu. Çetin Ağa ise derin bir sessizliğe büründü. Elindeki tespihi çekmeyi bıraktı, bakışlarını uzaklara dikti ve derin derin düşünmeye başladı.
Çetin Ağa, bakışlarını sedirdeki adamlardan çekip derin bir muhasebeye girişti. Kendi kendine muhakeme ederken
"Demir olmaz," dedi başını hafifçe iki yana sallayarak. "Demir büyüktür. Aralarındaki yaş farkı çok fazla, uygun düşmez."
Gözü sedirin ucunda, aklı hâlâ kedisinde olan diğer oğluna kaydı. "Miran Jir ise 7 yaşındadır. Onunla da yaş farkı fazladır, kız daha bebek..."
En sonunda durdu, yüz hatları yumuşadı ve aklına yatan o ismi fısıldadı: "Küçük oğlum Alptekin... Alptekin daha 1 yaşındadır. Yaşları birbirine pek uygundur. Akran sayılırlar, ileride daha iyi geçinirler, birbirlerinin dilinden anlarlar."
Böylece Çetin Ağa, bu ağır kaderi en küçük oğlu Alptekin’in omuzlarına bırakarak, kızla onu nişanlamaya karar verdi.
Tabii bu hayati konuşma, avluda sadece kendi aralarında duyulabilecek bir ses yüksekliğinde dönüyordu. Çünkü Kalender'in kucağındaki bebek, doğduğu ilk andan beri ağlamayı, ciyak ciyak feryat etmeyi bir an olsun bırakmamıştı. Küçük ciğerlerinden çıkan o güçlü ses, yağmur uğultusuna karışıyor; sanki bu adaletsiz dünyaya gelişini ve varlığını bütün Mardin'e kanıtlamak, buradayım demek ister gibi avluyu inletiyordu.
Kalender, kucağındaki kundağı hafifçe aralayarak bebeğin yüzünü açtı. Küçücük ciğerlerine sanki dünya kadar acıyı, dünya kadar sesi biriktirmiş gibi haykırıyordu masum bebek.
Kızının feryadını, gelecekte çekeceği acıların yükünü şimdiden bağrında hissediyordu genç baba. Çaresizce kızını göğsüne bastırıp pışpışladı, hafifçe sallayarak sakinleştirmeye çalıştı ama kızı susmuyordu; aksine, sesi daha da acı bir tona bürünüyordu.
Konağın avlusundaki koca koca ağlar dahi, bebeğin bu dinmeyen çığlıklarından dolayı birbirlerinin sesini duyamaz hale gelmişti.
Tam o anda, sedirde sessizce oturan Miran Jir yerinden kalktı. Kundağın içinden yükselen bu feryat, küçük çocuğun yüreğini sızlatmıştı. İçinde uyanan derin bir acıma duygusuyla adımlarını Kalender’in oturduğu yere doğru yöneltti ve ağlayan bebeğin yanına kadar yaklaştı.
Miran Jir, merak ve şefkat dolu bakışlarla kundağa doğru uzandı. Bebeğin havada çırpınan, dünyaya karşı öfkeyle sıkılmış o minik ellerine yavaşça dokundu.
Miran Jir, o küçücük bebeğe duyduğu derin acıma duygusuyla başını kaldırıp gözlerini doğrudan Kalender’e dikti. Bakışlarında öyle saf, öyle temiz bir çocuk masumiyeti vardı ki, Kalender onun ne demek istediğini anında anladı.
Kalender, Miran Jir’i her zaman severdi. Onun yüreğindeki o benzersiz merhameti, iyiliği çok iyi bilirdi. Çok temiz, çok iyi bir çocuktu; eğer aralarında bu lanet kan davası, bu aşiret bağları olmasaydı, Miran Jir’i kendi öz oğlu gibi bağrına basıp sevebilirdi.
Kalender, gözlerindeki o kederli ama şefkatli ifadeyle, kucağındaki minik kızı yavaşça ve büyük bir dikkatle Miran Jir’in kollarına doğru uzattı. Miran Jir, kundağı incitmekten korkarak ürkekçe teslim aldı bebeği. Kollarına yerleştirir yerleştirmez, abisinden ya da büyüklerinden gördüğü gibi yavaşça, hafifçe elini bebeğin poposuna sürerek onu pışpışlamaya başladı.
Eğilip bebeğin ağlamaktan kızarmış minik yüzüne baktı ve o saf çocuk sesiyle fısıldadı:
"Neden ağlıyorsun bu kadar? Eğer böyle çok ağlarsan boğazın acımaz mı hiç?" dedi.
Bebek tam o anda sustu. Saniyeler önce yeri göğü inleten, konağın duvarlarında yankılanan o acı çığlıkları bıçak gibi kesiliverdi. Avluya bir anda derin, şaşkınlık dolu bir sessizlik çöktü. Etraftaki koca koca ağlar, kadınlar, hatta yağmurun uğultusu bile sanki bu ana saygı duruşuna geçmiş gibiydi. Herkes hayretler içinde kundağın içindeki küçük kıza baktı.
Bebek, o minik gözlerini yavaşça araladı ve kendisini güvenle kucağında tutan küçük çocuğa dikti bakışlarını. Miran Jir de merakla kundağa eğildi, kızın gözlerinin içine baktı. Gözleri yemyeşildi... Işıl ışıl, derin bir yeşil. Miran Jir hayatı boyunca daha önce hiç bu kadar güzel, bu kadar berrak gözler görmemişti. O yeşillikte kaybolmuş gibi birkaç saniye sadece bebeğe baktı.
Ardından başını kundağı pışpışlamayı bırakmadan yavaşça yukarı kaldırdı, gözlerini Kalender’e dikti ve o masum çocuk sesiyle sordu:
"Amca... Bu bebeğin adı ne?"
Kalender, şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifadeyle kızına baktı. Dünyaya geleli henüz bir gün olmuştu ve gözleri ilk defa açılıyordu; o derin, berrak yeşillikte sanki kendisi de kayboldu. Başını kaldırıp Miran Jir’in yüzüne, o masum çocuk gözlerine baktı ve buruk bir sesle, "Onun adı Zerda..." dedi.
Miran Jir, duyduğu ismin tılsımına kapılmış gibi dudaklarını kıpırdattı, birkaç kere içinden sessizce "Zerda..." diye fısıldadı. Sanki ismi hafızasına kazımak ister gibiydi. Sonra bakışlarını tekrar kollarındaki bebeğe indirdi.
Kalender'in içi ise o esnada büyük bir sıkıntıyla, katran karası bir kederle doldu. Zerda'sını, yeşil gözlü güzel kızını ne hayallerle, ne dualarla beklemişti ama daha doğduğu ilk gün kaderi ne yazılmıştı... Evladının geleceğinin ellerinden kayıp gidişini izlemek canını çok yakıyordu.
Daha fazla dayanamadı; Miran Jir’in kollarında uslu uslu duran bebeğe doğru uzandı, onu geri almak istedi. Fakat parmakları kundağa daha dokunduğu andan itibaren Zerda, sanki canından can koparıyorlarsa gibi yeniden feryat figan bir çığlık kopardı. Avlu yine onun acı sesiyle inledi. Anlaşılan minik bebek, babasının güvenli sandığı kollarına geri gitmek istemiyordu.
Kalender'in içi bir kez daha, bu defa çok daha derinden acıdı. Kalbine saplanan bu sızıyla kollarını yavaşça geri çekerken içinden geçirdi: Belki de o küçücük can her şeyi hissediyordu... Daha ilk nefesten, babasının onun kaderini bir kan davası uğruna, bir aşiret töresine sattığını biliyordu.
Miran Jir, bebeğin çığlığı koparmasıyla birlikte kundağı hemen kendi kollarına doğru çekti, onu korur gibi sıkı sıkı sararak pışpışlamaya devam etti. Kalender’e ve etraftaki ağalara doğru dönüp o saf, çocuksu cesaretiyle, "Ağlatmayalım, zaten çok ağladı. Uyuyana kadar bende kalsın," dedi. Sonra kollarındaki minik Zerda’nın yeşil gözlerine bakarak kalbinden geçen o masum arzuyu dile getirdi: "Hatta hep benim olsun, bana verseniz olmaz mı?"
Miran Jir'in bu temiz, hesapsız sorusu avluda yankılanırken, az önce kendi aralarında fısıldaşarak Zerda’yı bir yaşındaki Alptekin’e nişanlayan Çetin Ağa ve diğer ağalar birbirlerine bakakaldılar. Koca koca adamlar, kaderin daha ilk dakikadan bu çocukların iplerini nasıl birbirine doladığına şaşırarak derin bir sessizliğe büründüler.
Bütün odaklar, avlunun ortasında duran Miran Jir ve kucağındaki o minik bebekteydi. Çevredeki herkes, sanki kaderin kendi görünmez ağlarını büyük bir hızla ördüğünü, onlara seçecek hiçbir yol, hiçbir irade bırakmadığını o an ilk defa çıplak bir gözle görmüş gibiydi.
Miran Jir ise etrafındaki koca koca adamların bakışlarından, yapılan hain ya da mecbur planlardan tamamen uzaktı. Bütün gözlerden yalıtılmış bir dünyada, sadece kollarındaki o masum cana bakıyordu.
Zerda... Minik yeşil gözlerini yavaşça yummuş, derin bir uykuya dalmıştı. Kokusu Miran Jir'in kazağına siniyor; durduğu kucaktan, hissettiği o çocuksu sıcaklıktan gayet memnun, huzurlu görünüyordu. Dünyanın en güvenli yerindeymiş gibi teslim etmişti kendini o küçük kollara.
Çetin Ağa, yüzündeki o katı, tavizsiz ifadeyle gözlerini sessizce duran çocuktan ve kollarındaki kızdan ayırarak doğrudan Kalender'e dikti. Sesi buz gibi, ama bir o kadar da geri dönülmez bir kesinlikle avluda yankılandı:
"Kalender... Sözümüz mühürlenmiştir. Bu saatten sonra senin o kızın, benim öz gelinimdir! Yarın bir gün töreye karşı gelip de başka birine vermeye, sözünden dönmeye kalkarsanız... İşte o zaman beni de aşiretimi de kimse tutamaz, bilesin!" dedi.
Kalender, kederli gözlerini kucağındaki yabancı kucakta uyuyan kızına dikerken, Çetin’in sözleri konağın taş duvarlarına birer çivi gibi çakıldı. Kader, hükmünü vermiş, ağlarını Mardin'in üzerine bir kere sımsıkı örmüştü.
O gece Mardin, gök gürültüsüyle ve sağanak yağmurla bir feryat gibi inledi; kundağın içindeki o minik kız, aslında doğduğunu değil, esaretini haykırdı dünyaya. Koca koca adamlar kulaklarını tıkadı, koskoca şehir arkasını döndü ve kimse o masumun çığlığını duymak istemedi.
“Bütün dünya o gece sağır oldu, kör oldu... Bir tek Miran Jir duydu o feryadı; bir tek onun kolları yuva oldu, sessizce büyüyen o büyük fırtınaya.”
kalender ağa bı kızına birde mirana baktı
başını ağır ağır sallayarak karşısındaki Çetin Aslanbeye baktı ve iki kaderi bağlayacak cümleyi kurdu .
"Kızımı Küçük oğlunla değil miranla nişanlarını yapalım benimde tek şartım budur."