Onu rahat bırakmayacağını biliyordum. O hastalıklı beynini Evren'e takacağına, annesinden yüz bulamadığı için kızına bulaşacağına emindim. Babam o kadar kolay kolay pes etmezdi. Annemi sevmemesine rağmen ondan vazgeçmemesi bundandı. Her zaman kazanmak için oynuyor, suçlarını ve şerefsizliğini hissettirmeden hareket ediyordu.
Evren'e bulaşmasına izin vermeyecektim. Bu sefer kimsenin canını yakamayacaktı.
Evren kafeden çıktığında bende peşinden ayaklandım. Bakışıp, gülüştüğü ve el salladığı çocuğa ters bakışlar atarak Sina'ya görüşürüz dedim ve çıktım. Hayır, daha yeni taşındın bu şehre ne ara insan tanıyıp yakın oldun? Asosyal görünüyordu aslında dışarıdan ama içinde gizli bir sosyal barınıyormuş.
Rüzgâr karanlık gecede etraftaki ağaçları yerinden sökecek derecede eserken az ilerideki Evren, üzerindeki hırka yüzünden donmak üzereydi. Yanına gidip ceketimi vermek istedim ama aklında tuhaf soru işaretleri bırakmak istemedim. Zaten yanında olduğumdan daha farklı oluyordum, bir de bu ufak gibi görünen ama oldukça büyük hareketler ikimizin de kafasını bulandırmak dışında bir işe yaramazdı. Yine de gerisinde durup onu izlemeye devam ettim. Kollarıyla kendini sarıp havada uçuşan bukleleri eşliğinde yürürken köprüye çıktı. Herkes çıkacak olan fırtınayı hissetmiş gibi aceleyle evlerine gitmeye çalışıyordu ama ne benim gitmek için acele edeceğim bir evim vardı ne de onun kaçmaya gücü.
Köprünün ortasında durup kenara geçti ve kulaklığını çıkardı. Tam o esnada, ben onu izlerken, ona kitlenmiş bir çift göz daha hissettim. Kafedeki yaratıktı. Şu Evren'in el salladığı. Çocukta bir tuhaflık olduğunu, oturduğumuz andan beri bizi izlemesinden anlamıştım. Ellerimi cebimden çıkarıp yumruk yaptım ve yaratığa doğru ilerledim. Beni karşısında gördüğü anda Evren'i kesen gözlerinin açısı bölündü ve şaşkınlıkla büyüdü. Beni beklemiyordu puşt.
"Manzara güzeldi galiba? Kusura kalma bölmüş oldum." Sesim son derece korkunç bir alaya sahipti. Aklı varsa bir daha karşıma çıkmazdı.
"Sen kimsin?"
"Yanlış soru. Bunu soran ben olmalıyım." Yerinde dikleşirken güldü pis bir şekilde. Şerefsizin tipi de yoktu, neresine gülmüştü bunun? Sanırım onun da göz zevki yok.
"Seni ilgilendirdiğimi sanmıyorum." Gitmeye yeltendiğinde kolunu tutarak durdurdum. Ben senin yüzünden şerefsizlerle temas edeyim, sen görme Evren.
"Ne istiyorsun kızdan?"
"Çok güzel," dediği anda sinir seviyem arttı. "Biraz da sakar. Kollanması gerekiyor." Sana kalmıştı çünkü onu kollamak. Piç.
"O düşünceler seni sağ bırakmaz," dedim kolunu daha çok sıkarken. Gözlerimden ateş püskürüyor olmalıydım. "Uyarayım şimdiden. Bir kere daha seni kızın etrafında görürsem, bu kadar sakin kalmayacağımı da bil." Kolunu bıraktım ve kaskatı olmuş suratına yumruk atma isteğimi bastırıp arkamı dönerek suyun içindeki balıkları izleyen Evren'e doğru yürümeye başladım.
"Bulut," dedi şerefsiz. Hani kim olduğumu bilmiyordu? İsmimi nereden biliyordu o zaman? Ağır ağır ona döndüğümde kaşlarım çatıldı.
"Sen kimsin diye sorarken, kızın nesi oluyorsun diye sormuştum," dedi dudakları yumruk uyandırıcı bir sırıtışla kıvrılırken. "Bulut Arın. Kıza yaklaşmayacaksın."
Kaşlarım alayla kalktı. Başka isteği var mıydı? İsterse nehrin çöplü tadını almasını sağlayabilirdim. "Oldu, sonra gider iki tek atarız!"
"Kesin bir emir. Aksini yapmanı tavsiye etmem."
"Emri aldığın şerefsize git," o şerefsizin kim olduğunu hepimiz biliyorduk “ve kıza bulaşmaması gerektiğini söylediğimi ilet."
Evren yürümeye başlamıştı. Allah'tan adımları ağırdı da ona ulaşmak zor olmayacaktı. İnsanlar yağmur yere düştüğü anda kaçışmaya başlarken o olduğu yerde kalmış, göğe bakıyordu. Gece ve uzayla ciddi bir problemi olmalıydı. Onu her gördüğümde göğe bakarken yakalıyordum. Köşede yağmuru fırsat bilerek şemsiye satan ama fırtına yüzünden toparlanmak zorunda kalan bir adam vardı. Hızlıca siyah büyük bir şemsiye aldım ve ona doğru yürüdüm. Yağmurun hızlanacağını fark edince etrafına baktı bir süre ve yürümeye başladı. Tam o esnada yağmur şiddetini arttırdı. Koştum. Şemsiyeyi açıp başına doğru tutarken bir an durup etrafına baktı. Sonra başını kaldırıp şemsiyeye ve bana baktı şaşkınlıkla.
Onunla uğraşmak eğlenceliydi. Mimiklerini ve düşüncelerini keşfetmek, fotoğraflardan daha etkiliydi. Genellikle şaşırıyor ve sinirleniyordu, gerçekten gülümsediğini görmemiştim ama yine de güldüğünde çok güzel oluyordu.
Koyu kahve gözleri şaşkınlıkla bana bakarken ona değil ileriye baktım. Sinirliydim. O çocuk ona yaklaşmaya çalışacaktı ve bunda babamın parmağı vardı. Onu durdurmam, uyarmam gerekiyordu şimdiden ama neden diye sorduğunda verecek cevabım yoktu.
Hadi ama? Babam sizi sapık gibi yıllardır takip ettiriyor, annene saplantısı var ve psikopatlığı yüzünden seni de rahat bırakmayacak, mı diyeceğim? Kaçması kaç saniye sürer, özellikle o hayal dünyasındaki ihtimalleri ortaya çıkarttığında on saniye? Hatta beş.
Ne yapmam gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Tek yapabileceğim, onu yanımda tutmaya çalışmaktı. Bu kalbime zarar verecek olsa bile.
"Yürü," dedim bakışlarının ağırlığı artarken omzundan ittirerek. Benim ittirmemle birkaç adım atınca odaklandı ve yürümeye devam etti.
"Neden geldin peşimden?"
Neden geldim peşinden? Neden burayı seçtin? Neden onca ilin içinden babamın olduğu yeri seçtin? Kendine, annene, bana bunu neden yaptın? Parmağını o şehre koyarken aklımdan ne geçiyordu?
"Gelmeseydim, eve gidene kadar zatürre olurdun."
"Ben kolay kolay hasta olma- hapşiyuv!" Sözünü hapşırığı keserken elini ağzına götürüp kocaman olmuş gözlerle baktığında yüzündeki ifadeye güldüm.
"Rüzgâr çarptı herhalde," dediği anda yeniden hapşırdı. Peş peşe altı kez hapşırırken ıslanmasın diye şemsiyenin çoğunu ona tutuyordum ama ayakları çoktan sırılsıklam olmuştu.
"Sonbahar çarpmıştır," dedim sinirim dağılırken omuzlarıma çöken rahatlıkla. Yanındaydım ve ben yanındayken ona yaklaşamazdı.
Otobüs durağına geldiğimizde oturup son seferin gelmesini bekledik. Yağmur bastırdığı için trafik artmıştı. "Otobüse tek binebilirim," dedi kapattığım şemsiyeyi kenara koyarken. "Gelmene gerek yok."
"İnsanlar kötülük yapmak için havanın iyi olmasını beklemez."
Gerçekten onu otobüse tek başına bindireceğimi mi sandı? İnsanların, özellikle de kendi babamın ne kadar kötü olduğunu gördükten sonra kimseye güvenim yoktu. Herkes her şeyi yapabilecek düzeydeydi artık. Onun da bunu bilmesi gerekiyordu ama dediği gibi uzaydan gelmiş, hiçbir şeyden haberi olmayan bir uzaylı gibi saf davranıyordu. Ya gerçekten saftı ya da bilmezlikten geliyordu.
"Ne saçmaladın şimdi?" Gözlerimi devirdim. Gerçekten saftı.
"Seni yalnız başına otobüse bindirmem Evren, Martılar gece uçamaz."
Eğer ona uygun bir sıfat varsa, o da kesinlikle martıydı. Jonathan Livingston'ın Martı eseri, diğer martıların aksine sınırlarını zorlayan ve uzaklara uçup farklılıklarla savaşan bir martıyı anlatıyordu. Onu ilk gördüğümde bile, o küçük kızın bir fotoğraf karesinin dışında kocaman kanatları olduğunu anlamıştım ve ruhunu gördükçe, martıya ne kadar çok benzediğini fark ettim.
"Sonra karşıma geçip benimle yolculuk etmek için ağlayıp zırladın deme de ne yaparsan yap. Seninle uğraşıp sinirlerimi bozamam."
Güldüm. Bugün onu bayağı sinir etmiştim. Öyle ki Fransızca, tahminimce küfürlü, ayıp sözler söylemişti. Sonrada kafasını vurup açlıktan bayılmıştı ama bence uyumamasından kaynaklanıyordu baygınlığı. Tüm gece ayaktaydı, ağlıyordu ve hiçbir şey olmamış gibi enerjikti. Ben uykusuz kalabilirim ama onun uykusuzluğu kaldıracak bünyesi yoktu, belliydi.
Bayıldığında ilk yaptığım yanaklarına vurup uyanmasını sağlamak oldu ama uyanmadı ve kucağıma alıp arkasından kapadığı kapı yüzünden okulun etrafını dönmek oldu. Yolda başına birkaç kez ağaçların dalları çarpıp, yaprakları saçına karışsa da kapıyı kapatan oydu ve elimden gelen tek şey onu revire yetiştirmekti. Doktor kısa bir muayene ettikten sonra serum vermiş ve dinlenmesi gerektiğini söyleyerek odadan çıkmıştı. Zaten tek yaptığı boş boş gezip Fizikçiye yürümekti. Doktorluğu unutmuş bile olabilirdi ama Evren ona unuttuklarını hatırlatacakmış gibi duruyordu.
Doktor odadan çıkınca bende sandalyeye oturup uyuyuşunu izlemeye başlamıştım. Yarım saate uyanır demişti gitmeden önce ama serum kolundan çıkartılmış olmasına rağmen o hala uyanmamıştı. İlk başta öldü zannetmiştim çünkü hareketsiz bir şekilde yatıyordu ama sonra yan dönüp üzerine örttüğüm örtüyü bacaklarına dolamış ve yastığa sıkıca sarılmıştı. Ölmediği için sevinmekle her an yataktan düşmemesi için kollamak arasında gidip geldiğim süre boyunca iki kere yataktan düşecek gibi olmuştu. İlkinde ben tutamadan yere yapıştığından kaldırıp yerine yatırmıştım. İkincisinde son anda tutup eski yerine yuvarlamış ve örtüyü kenarlarına sıkıştırmıştım ki hareket edemesin. İşe yaramıştı ama bu sefer de konuşmaya başlamıştı. Farklı bir dile ait kelimeleri kullanırken kâh gülüyor kâh sövüyordu. O uyurken kendime birkaç fotoğraf hediye etmiş hatta kısa bir an yorgunluğa dayanamayıp yanına uzandığımda göğsüme sinmiş birkaç poz da yakalamıştım ta ki elleri kaslarıma değdiğinde işin iyi yerlere gitmediği anlayana kadar… Nasıl bir bilinçaltına sahipse, her şeyi aynı anda yaşıyordu. Baygınlığının ikinci saatinde ağlamaya başlamıştı. Uyandırmaya çalışmama rağmen uyanmamış sadece ağlamış ve baba diye sayıklamıştı. Yanına yaklaşıp belki ağlaması diner diye elini tuttum. Babası yoktu belki ama ben vardım. Sol eli kalbinde hıçkıra hıçkıra ağlarken dakikalarca sayıklamaya devam etmişti. İçini yakıp kavuran yangının islerini yaş olarak akıtıyordu sanki. Yanağını okşadım, saçlarındaki yaprakları temizledim, sakinleşmesini bekledim. O baba diye sayıklarken tek yapabildiğim bunlardı. Üçüncü saatin sonunda daha fazla uyumasına dayanamadım. Bu kadar baygın kalmak beyne zararlı olmalıydı. Zaten kafasının içinde neler dönüyorsa, ağlaması dinmiş cilveli bir şekilde gülüyordu. Gözlerini açtığında benim gibi öldüğünü düşünmüş ve biraz da öldüğü için ağlamıştı. Annesini yalnız bıraktığını düşünüyordu ki bu konuda yine saçmaladığını belirtmek isterim.
"Bu sefer de İspanyolca mı küfredersin?" Alaycı bakışlarıma öyle ters bir bakışla cevap verdi ki korkmadım desem yalan olur.
"Hayır direkt Japon dövüş hareketlerimi üzerinde deneyerek ayak parmaklarımla kafanı parçalarım."
"Yavaş gel Martı, bu kadar heyecanlanmana gerek yok."
"Yine başlama Bulut. Gerçekten saat geç oldu, gücüm tükenmeye başladı. Pil seviyem yüzde onun altında her an kapanabilirim. Yani seninle uğraşamam."
"Tamam, yarın devam ederiz."
Gözlerini devirip homurdanarak önüne döndüğü esnada otobüs durakta durdu. Ayaklandık ve durakta bekleyen tek biz olduğumuzdan hemen bindik. Şansımıza iki koltuk boştu. Ondan önce cam kenarına oturdum ve yanıma otururken söylenmesini keyifle izledim. Yolculuk esnasında yağmuru izlemek için cama doğru eğilecekti ve bende tarçını andıran kokusunu hissedecektim. Ayrıca uyuya kalıp başını cama yaslarsa yol boyu başını çarpacaktı, bugünlük yeteri kadar darbe almıştı.
"Çok yoruldum," deyip yine peş peşe beş kere hapşırdı. Gözleri bir süre tahmin ettiğim gibi camdan dışarıyı izledi. Bunu yaparken bana ne kadar yakın olduğunu fark etmiyordu. Neyi fark ediyordu ki zaten?
Cama bakmaktan yorulmuş olacak ki arkasına yaslandı yine. Gözlerim cama çarpan yağmur damlalarının şiddetine dalmışken yanımda bir boşluk hissettim. Başımı çevirip baktığımdaysa popo üstü yere düşmüş, uykulu gözlerle birkaç kişiyle dolu otobüse bakıyordu. Gözlerimi devirdim. Anlaşıldı, cam kenarına oturtmak gerekiyordu.
"Kalk ayağa, bacak şov yaptın herkese."
Çıplak beyaz bacakları fazla dikkat çekiciydi. Etek giymemişti Allah'tan da bakanları yumruklamak zorunda kalmadım. Hoş, şimdi bile bacaklarına bakanları yumruklama isteğim yeşermişti. Yumruk atmayı seviyordum. Güzel bir eğlence aracıydı.
Söylene söylene ayağa kalktı ve yanıma oturdu yine. Çantasını kucağına koyarken genişçe esnedi.
"Oturduğun yerden sakarlık yapmayı nasıl başarıyorsun?"
"Bu soruyu günde beş bin kere duyuyorum,” dedi başını bana çevirip uykulu gözlerle gözlerime bakarken. Kapanmamak için direnen gözlerine bakarken istemsizce güldüm. Sevimliydi.
"Beş bin kere sakarlık yaptığındandır."
Gülümsedi. Hareketleri uyuşuktu, sarhoş gibiydi ama son derece ayıktı. Gözlerim gülümseyişine kaydı. Güzel ve gerçek bir gülümsemeydi. Sol elinin işaret parmağı yavaşça elmacık kemiğime değdiğinde gülümsemesi genişledi.
"Birini sevmenin en uç noktası, elmacık kemiklerini sevmektir der annem."
"Merak ediyorum," dedi gözleri dokunduğu yerden ayrılıp gözlerime çıkarken. "Elmacık kemiklerinden sevilmek nasıl bir duygudur acaba?"
İçini çekti. Ben cevap vermeden ona bakarken gözleri kısa bir an cama kaydı. Yavaş yavaş büyüyen gözleriyle yerinde dikleşirken etrafına baktı. Bense ne olduğunu anlamadan ona bakıyordum. Dengesizdi kesinlikle.
"Durak kaçtı, durağı kaçırdık kahretsin!"
İnecek var butonuna basıp hızla arabadan indik ve yağan yağmurun altında kalakaldık. Şemsiyeyi unutmuştum.
"Koşalım," dedim çantasıyla kafasını örtmeye çalışan Evren'e.
"Ne koşması ya? Koşamam ben."
"Salak mısın kızım, yavaş yavaş mı yürümeyi planlıyordun? İstersen durup fotoğrafta çekerim sana."
"Telefonumun şarjı yok," dedi sanki yağmurlu havada şarjı olsa ona fotoğraf çekecekmişim gibi.
Yağmurun sesi yüzünden bağırarak konuşuyorduk. "Koş Evren koş," dedim ve elini tuttuğum gibi ters yöne koşmaya başladık.
Dükkân saçaklarının altından gitsek bile ıslanıyorduk. Apartmanın önünde durduğumuzda yağmur şaka gibi şiddetini azaltmıştı. İkimizde hem sırılsıklam olmuş he nefes nefese kalmıştık. Elini kalbine götürürken diğer eli hala elimin içine hapsolmuş haldeydi. "Eve çağırıp kahve ikram edecek misin?"
"Eve çağırıp annemin terliğini ikram etmek isterim."
"Hasta olacaksın," dedim başımı iki yana sallarken. "Daha sıkı giyinmeliydin."
"Hasta olmam." Yedi kere peş peşe hapşırırken gözlerim, ben dedim, diyordu.
"Sana alerjim var," dedi küçük bir çocuk gibi bahane üreterek. Bahaneye bak yalnız. Bana alerjisi varmış. "Ondan hapşırıp duruyorum. Uzaklaşsan rahatlarım."
"Alerjini tedavi edebilirim," dedim gülerek. Kaşları heyecanla kalktı. "Gidecek misin nihayet?"
"Gidersem özlersin ama" dedim ona doğru bir adım atarken. Kaşları çatıldı ama göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Heyecanlanmıştı.
"Neyini özleyeceğim senin be?" Gözleri sağa sola kaçıyordu hızlı hızlı.
"Yanında olmamı özlersin," dedim yüzüne doğru eğilirken. Geriye doğru kaçacakken boştaki elimle kolunu tuttum ve onu engelledim. Gittikçe aramızdaki mesafe azalıyordu ve ben yaklaştıkça nefes alışı yavaşlıyordu. Hızlanması gerekmez miydi?
Ne yaptığımı bende bilmiyordum. Sadece o an, soğuktan bembeyaz olmuş yüzü ve sırılsıklam olmuş saçları eşliğinde şaşkın kahve gözleri bana bakarken kendime hâkim olamıyordum. Dudaklarım elmacık kemiğine değdiğinde titrediğini hissettim. Aynı anda benimde içimde, küçük bir sızı oluşmuştu. Geri çekilişim uzun sürdü. Yağmura karışmış tarçın kokusu ciğerlerime yerleşke kuruyordu.
"Bu... Bu neydi şimdi?" dedi geri çekildiğimde şok içinde kekeleyerek.
"Sana bağışıklık kazandırdım," dedim arkamı dönmeden önce. "Alerji için."
Arkamı dönüp biraz uzaklaştıktan sonra kalbime yumruk attım. Kendine gel lan! O ne öyle kız gibi kıpırdanmalar falan. Yerine otur, sessizce kan pompala saçma saçma şeylerle uğraşıp benim de asabımı bozma. Fazla uzaklaşmadan arkama baktım. Hala aynı yerde durmuş bekliyordu. Kız zaten şaşkındı, daha beter şaşırttık aklını. Aferin Bulut! Hiç hareketlerinde hâkimiyet kurama! Ne kalbin ne beynin! İkisi de sikimsonik işler yapıp ortalığı karıştırsın sen anca onlara kız!
Ona diyordum ama bende de vardı dengesizlik. Sinirle inledim. Gerçekten o söylediğinin üstüne elmacık kemiğini öpmek zorunda mıydım? Elini öpüp alnıma koysaydım, kafa tokuştursaydım, yumruk atsaydım ne biliyim başka bir şey yapsaydım! Elmacık kemiği nedir? Koskocaman yüz, başka yer mi kalmadı öpecek? Dudaklarından öpseydim bu kadar ağır olmazdı. Çıldırmak üzereydim.
Sağlam bir yumruğu hak ettim. Eve gidince ilk işim kendime yumruk atmak olacak. Ne? Başkasına vurduracak halim yoktu ya?
Elimi havaya kaldırdım. Eli yavaşça havaya kalktı benim gibi ve sitenin kapısını açtığı gibi koşarak gözden kayboldu. O da çıldırmış olmalıydı.