"Evren?"
Yaslandığım kapıyla olan münasebetimi annemin sesi kesiverdiğinde vücudumdaki bütün Evrenler bir ağızdan 'Elmacık kemiğimizden öptü ağağağağaa!' diye bağırıyordu. Elimi kapıya yaslayarak doğrulurken içimdeki bağrışma duyulmuş gibi endişeyle anneme döndüm.
"Anne?"
"Neden kapının önünde canavar varmış da içeri girmesin diye kapıyı tutuyormuş gibisin?"
Başımı eğip kapıya sıkı sıkı bastırdığım elime baktım. Elimi hızla çekerken gözlerimi kırpıştırıp yanağımı kaşıdım ve güldüm. "Yok ya, ne alaka. Koştum ben, yağmur çok yağıyordu dışarıda ıslanmayayım dedim. Yemedi tabii, sırılsıklam oldum."
"Evet, fark ettim küçük hanım. Hemen üstünü çıkartıp kendini kurutma makinesinin altına bırak. Hasta olursun yoksa."
Başımı sallayıp ayakkabılarımı çıkardım ve koşarak odama gittim. Kapıyı ardımdan kapatıp kıyafetlerimi yere sıyırırken titremeye başlamıştım ama bunun üşümemle alakası yoktu. Dudaklarının sıcaklığı hala yanağımda duruyordu ve ben sanırım birazdan bayılacaktım. Neden açıklayamayacağı, sonunda aklımı kaybedebileceğim hareketler yapıp beni de çıkmaza sokuyordu?
Yarın hiçbir açıklama yapmayacağını, ikimizde biliyoruz. Sizde biliyorsunuz. Erkekler böyledir, eylemi gerçekleştirdikten sonra dilediğimiz açıklamaları yapmamak için yaratılmışlardır. Lanet olasılar!
Üzerime kuru giysiler geçirip saçlarımı bir saatlik tarama işleminden geçirdim ve on yumak saça elveda derken birkaç yaprak parçasına da el salladım. Gelin görün ki çıkan yumaklara karşı saçımda hiçbir azalma yoktu, aynı bolluk ve bereketlilikle kafamın etrafını ele geçirmişlerdi. Sıra kurutma işlemine geldiğinde, korkuyla makineyi çalıştırdım. Islakken bile fazla olan saçlarım kuruyken on katına çıkıyordu. İşlem bittiğinde saçlarımdan nefes alamıyordum.
Odadan çıkıp oturma odasında çizim yapan annemin yanına gittim. Gözünde gözlüklerle çizimine odaklanmışken koltuğa yavru kediler gibi yanına kıvrıldım. Normalde olsa odama kapanır o öpücüğün hesabını düşünürdüm ama içime ani bir özlem duygusu yerleşmişti. Çok olur bu bana. Annemden uzakta bir yerdeysem, hatta annemin yanındayken bile, kalbime özlem çöker. Ona yanaşabildiğim kadar yanaşıp özlemimi gidermeye çalışırım. Dikkati dağılmasın diye hiçbir şey demeden onu izledim bir süre. Kalemi tutan nasırlı parmakları, topladığı saçları ve yorgun yüzüyle benim annemdi. Çok güzeldi. Âşık olunacak kadar güzeldi. Bu kadar güzel bir kadının yalnız olması haksızlıktı kesinlikle. İncittiği eli masanın üzerindeydi. O adamla geçmişinden tanışıyordu ve pek parlak bir geçmiş değildi.
"Ne yaptın bakalım bugün?" Kalemi masaya bırakıp bana döndüğünde yattığım yerde bacaklarına doğru kaydım ve başımı dizlerine yerleştirip parmaklarının saçlarımda gezinişiyle gülümsedim. Usulca saçlarımı okşarken gözlerim üzerine kapanıyordu.
"Masal'ın annesinin kafesine gittik. Birlikte tart yaptık ve ben sorunumun ne olduğun öğrendim. Meğer kuru fasulye koymak gerekiyormuş hamurun üstüne. Annesi Nehir teyze çok tatlı bir kadın. Babası da Ayaz amca. Senarist." Saçlarımdaki eli durunca gözlerimi açıp neden durduğunu anlamak için baktım. Gözleri yüzümdeydi ama bambaşka bir dünyaya gitmiş gibiydi.
"Anne? Ne düşünüyorsun?"
"Soyadı ne arkadaşının?"
"Taşdemir. Bir filmini izlemiştik hatta seninle birlikte. Kelebeğin Uyanışı, işte onu o yazmış. Güzel filmdi değil mi?" Merakla gözlerine bakarken beni duymamış gibiydi. Sıkıntılı bir nefes alırken yüzünü ovuşturdu.
"Anne bir sorun mu var?"
"Hayır... Gel saçlarını öreyim uyurken bunalma." Doğrulup yere indim ve saçlarımı tutturması için bileğimdeki tokayı yanına koydum. "Aç mısın? Makarna yapmıştım."
"Hayır, tıka basa doluyum. Eli çok lezzetliydi. Bir gün de birlikte gidelim, sende bayılacaksın. Sesi de çok güzel biliyor musun?"
Cevap vermiyordu. Saçlarımı balıksırtı örerken iyice mayışmıştım. Annemin sıkıntısını nefeslerinde hissediyordum. Bu şehir ona hiç iyi gelmemişti ama onun aksine ben gittiğimiz onca yerin aksine mutluydum ve o mutsuzken mutlu olduğum için kendimi suçlu hissediyordum.
"Evren," kulağıma gelen fısıltısıyla irkilerek açtım gözlerimi. "Uyuyorsun annem hadi yatağına geç." Başım dizlerine yaslanmış halde esnerken aralık gözlerimle ona baktım. "Seninle uyumak istiyorum." Gülümsedi. Hala onun küçük kızı olduğum için mutluydum.
"Yürü koca bebek yürü."
Evin ışıklarını kapatıp kapıyı kilitleyerek onun yattığı odaya girdik ve iki kişilik yatağa yattık. Kollarımı beline sarıp rahatlatıcı mandalina kokusunu içime çekerken sırtımı okşuyordu sakince.
"Anne," dedim uykuya dalmak üzereyken. "Zor değil mi?"
"Neymiş zor olan?"
Başımı göğsüne yaslayıp kalp sesini dinlerken rahatlamamak elde değildi. "Tek başına çocuk büyütmek, tek başına her şeye yetmeye çalışmak. Tek başına olmak."
Beni daha çok sararken yüzünü saçlarıma gömdü. "Zor," dedi beklemediğim bir şekilde beni şaşırtarak. Kolay diyerek beni kandıracağını düşünmüştüm aslında. "Ama insan bir yerden sonra her şeye alışıyor."
"Ayrılığa bile mi?"
"Ölüme bile." Gözlerim yanarken sımsıkı kapattım ki yaşlar serbest kalmasın. Alışmıştı. Her şeye alışmıştı. Babamın ölümüne de alışmıştı, yalnızlığa da.
*
Kasım ayı peşinden bütün yağmurlarını ve soğuk havayı getirirken artık ince hırkadan yağmurluğa ve çıplak bacak şorttan okul pantolonuna geçiş yapmıştım. Okul formasının üzerine giydiğim kapüşonlu kazaklar ve annemin renkli yağmurlukları sayesinde üşümüyor, ıslanmıyordum.
Ekim, Bulut'la o geceden sonra bile devam eden atışmalarımızla geçmişti. Bana laf atmak beyefendinin yeni hobisi olmuş diyebiliriz, ayrıca tahmin ettiğiniz gibi o öpücüğün açıklamasını bırak adını bile etmemişti, aptal çocuk… Masal ve Sina’yla olan arkadaşlığım diğerlerine oranla daha iyiydi ama Orhun, Özge ikilisiyle de iyi anlaşıyordum. Sınıfımız gerçekten eğlenceli bir sınıftı ve anormalliklerim yadırganmıyordu. Nihayet…
Öyle böyle derken şehre iyice alışmıştım. Tabii bunda Masal’ın da etkisi büyüktü çünkü çoğu okul çıkışı elimi tutup minik gezi turları yaptırmıştı. Sayesinde artık tek başıma her yere gidebilecek noktaya gelmiştim. Okul çıkışı, eve gitmek yerine iyice hâkim olduğum şehir meydanına gitmek için başka bir servise binmiştim. Tek başıma saatlerce boş boş dolaşmayalı çok uzun zaman olmuştu. Yağmurluğumun şapkasını kafama örtmüş kulağımda kulaklıklarımla yavaş adımlar eşliğinde dolanıyordum. Kendime birkaç parça kıyafet aldıktan sonra sıra kitap alışverişine gelmişti. Masal'ın favori kitapçım dediği büyük kitabevine girdiğimde tüm bu teknolojinin içinde kitap kokusunu bulduğum için kokuya doya doya sarılma isteğimden sıyrılmak çok zordu. O yüzden bu kitabevine velinimet gözüyle bakıyordum. Yazın, tüm kitaplarımı trajik bir şekilde Stuttgart’ta kaybetmiştim ve Almanya gibi karışık bir ülkede geri dönüp kitapları bulmam tabii ki imkânsızdı. Kaybettiğim kitapların haricinde yeni kitaplarda almak istediğimden beni bir avcı olarak hayal edebilirsiniz.
Bir sinsi edasıyla kitabevinin içine girdim ve reyonların arasında dolanmaya başladım. Etraf insan seslerinden yoksundu, kulakları kısık bir caz esintisi dolduruyordu. Gülümsememek elde değildi, içime derin bir nefes çektim ve saniyeler içinde mutlu oldum.
Parmaklarım kitapların üzerinde teker teker dolanırken, gözlerim her kitapta ayrı zaman harcıyordu. Listemin başında yer alan ilk kitap Aşk ve Gururdu. Bunun için klasikler bölümündeydim. 18.yy’ın Batı Edebiyatı ürünlerinin arasında, Jane Austen'ı bulmak zor olmamıştı. Gurur ve Önyargı onca kitap arasında yer almayı hak etmiş olmanın verdiği gururla başını kaldırmış, rafta bir inci gibi parlıyordu. Onu gördüğüm anda parmak ucumda yükselip raftan almaya çalıştım ama kısa boyum sağ olsun çabalarım işe yaramadı. Tek kalmıştı ve başka biri tarafından fark edilmeden önce almam gerekiyordu. Evet, eğitim hayatımda ortaya çıkmayı tercih etmeyen hırsım konu istediğim şeyi almak olduğunda ortaya çıkıyordu. Eğer gözüme bir şey kestirdiysem, ne olursa olsun, benim olmalıydı.
“Yardımcı olmamı ister misin?”
Gelen sesle başım dönerken gözlerim yakalanmanın verdiği şaşkınlıkla kocaman oldu. Soruyu soran kişi kafede çarpıştığım çocuktu. Ayaklarımı yere basıp rafa ulaştırmaya çalıştığım kolumu indirdim ve tamamen döndüm. “Yok, ben hallederim,” dedim işimi kendi başıma halletmeye alışık olduğum için. Hâlbuki kabul etseydim hiç zorlanmadan kitabı alıp bana verebilirdi. Lanet olası gururum.
En dipteki rafa basıp parmak ucumda kalktım ve kitaba dokunmayı başardım. Şimdi tek yapmam gereken daha sıkı tutup kendime çekmekti ama bu sandığınız kadar kolay bir eylem değil dostlarım. Boyum ne kadar kısaysa, parmaklarım da o kadar kısa ve bu kısalığın zararını en çok çektiğim anlardan birindeyiz. Rezil olmama üç adım falan kaldı sanırım.
Birinci adım: Kitabı parmaklarım arasına kıstırmaya çalışırken diğer kitapları yerinden oynatmak.
Başarıyla gerçekleştirildi.
İkinci adım: Kitabı kıstırmayı başardıktan sonra yan çevirip kendine çekerken peşinden diğer kitapları da getirmek.
Olağanüstü bir yetenekle gerçekleştirildi.
Üçüncü ve son adım: Çektiğim kitap eşliğinde yanında kıyında ne kadar kitap varsa hepsini kafandan aşağı indirmek.
Mükemmel bir başarıya imza atıldı. Tebrikler, bu üç adımı geçerek rezil olmaya hak kazandınız. Bir açıklama yapmak ister misiniz?
“Zaten rafta pek rahat durmuyorlardı.”
Aşk ve Gururu kafama zırh yaparak gelecek olan darbeleri engellerken ayaklarım rafta dengeyi kuramadığından kayarak beni de geriye düşürdü. Popo üstü yere çakılmak üzereyken kollarımdan tutarak beni durduran çocuğa baktığımda kalın bir kitabı kafasına yemeye hak kazanmıştı. Tebrikler!
“İyi misin?” Vallahi canım bu benim her zaman ki halim, asıl sen iyi misin?
“Alışkınım,” dedim kollarından kurtulup toparlanırken. Kaşları kalktı. “Kafana kitap düşürmeye mi?”
“Rezilliğe.” Gülüşü sıcak çikolata etkisi bırakırken kendime hâkim olamayıp güldüm. Kitabevinin çalışanı sessizliği bozan gürültüye bakmaya geldiğinde ikimizde ona döndük. “Özür dilerim, kitabı almaya çalışırken küçük bir kaza oldu. Hemen toplarım.”
Kadın başını iki yana sallayıp beni kınayarak giderken yere çömelip kitapları toplamaya başladım. “Kafan acıdı mı? Benim yüzümden sende darbelendin.”
“Hayır,” dedi benim gibi yere çökerken. “Darbelenmedim. Esas darbelenen sensin.”
Darbelenmek ne ya?
“Gerçekten, ben alışkınım.” Kitapları toplamama yardım ederken elini uzattı.
“Uraz,” dedi gülüşü dudaklarından bir saniye olsun silinmezken. Çok fazla gülümsüyordu ve Bulut’la kıyasladığınızda baya abartı geliyordu. Ya Bulut’a alışmıştım ya da çocukta tuhaflık vardı. “Ve sende?” deyip harekete geçmemi isterken gülüşündeki odağımı kestim. Uzattığı elini sıkarken güldüm hafifçe. “Evren.”
“Güzel isim,” dedi ellerimiz aşağı yukarı sallanırken. “Memnun oldum Evren.”
“Bende memnun oldum Uraz.”
Tanışmamızın ardından ellerimizi ayırıp kitaplara döndüm. Çocuğun değişik bir aurası vardı. Ürkmekle boş vermek arasında kalmıştım.
“Demek Aşk ve Gurur.” Kitabı eline almış kapağına bakarken üst üste dizdiğim kitapları kucağıma alıp kaldırmıştım. Görevli kadının getirdiği küçük merdivene çıkarken ona başımı sallayarak cevap verdim. Madem böyle bir basamak var, beni neden rezil ettin be kadın? Beni gördüğün anda basamağı kafama fırlatmalıydın.
“Başucu kitabım diyebiliriz.”
“Eski bir kitap, sıkıcı olmalı.” Kitapları yerine dizerken başımı çevirmeden gözlerimle ona baktım. Sensin sıkıcı.
“Eski olması sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Konusu ve karakterleridir kitabı oluşturan.”
“Merak ettim. Ne anlatıyor?"
"Aşk ve gururu," dedim kitabın isminden ne anlatıldığının belli olduğunu vurgulamak ister gibi. Kaşları alayla kalkarken kapağı gösterdi. "Mantıklı bir açıklama."
"Bir kadın ve erkeğin arasındaki gurur ve önyargının aşkın önüne geçişini anlatıyor. Güzel bir hikâyesi var, anlayabilme kapasitesi olanlara tavsiye ederim."
"Peki, sence," dedi ben diğer reyona geçerken kitapla birlikte peşimden gelerek. "Aşk mı gurur mu?"
"Gurur," dedim hiç düşünmeden. Belki kitabı binlerce kez okumama rağmen bu cevabı vermem tuhaftı ama ne olursa olsun gurur benim için daha önce geliyordu. Aşkın ne tür sonuçlar doğurduğuna tanık olmuş, yıllarca gözlemlemiştim. Eğer sonucunda acı çekeceksem neden bile isteye aşkı seçeyim ki?
"Aşk insanı çukura tıkayıp üzerine lav atar, ne olursa olsun acı çekersin ama gurur hayatını kurtarır. Daha az acı çekmeni sağlar. Belki kitabı okumuş birine göre fazla ters cümleler bunlar ama herkes çıkarımını kendi yaşadıklarına göre yapar."
"Sanırım aşk konusunda büyük darbeler aldın," dedi ben gözümü fantastik kitaplara diktiğimde.
Benim görüp bildiğim tek aşk annemin babama olan aşkıydı. Onunda sonu gördüğünüz gibi sağlıklı değil.
"Beni ikisi arasında bırakacak bir şey yaşamadım."
"Yani yaşamadığın bir şey üzerinden kendince çıkarımlarda bulundun. Peki yaşarsan? Karşına çok sevdiğin biri çıksa ve olaylar gurur ile çakışsa yine de gururunu mu seçersin?"
"Bana iyi gelecekse neden olmasın?"
"Bencil bir yaklaşım." Raftan listemde yazan kitabı alıp ona döndüm.
"Beni tanımayan biri için öyle görünen bir yaklaşım."
"O zaman seni tanımak isterim Evren."
Kaşlarımı çattım. "Zaten tanıştık."
Bana doğru bir adım attı. Hala elinde tuttuğu kitabı havada sallıyordu. "Bir hafta sonra bu kitabı okumuş bir şekilde, ilk karşılaştığımız kafede buluşacağız. Belki bu sefer daha çok tanışırız."
Kollarımı göğsümde bağladım ve kendinden emin davranışına küçümseyici bir ifadeyle baktım. Açıkçası biraz hoşuma gitmişti tavrı ama bu tamamen benim anormalliğimden. Çünkü çevreme kibar erkek çekemiyorum.
"Peki, oraya geleceğime nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Geleceksin," dedi geri geri yürürken. Kitabı havaya kaldırdı. "Çünkü kitabın bende."
"Parasını ödersen senindir."
"Ödeyeceğimi kim söylemiş?"
Kitapla birlikte kasaya uğradı ve kadına beni işaret etti. Kadın başını eğip bana bakarken başını salladı ve elindeki kitabın parasını ödemeden dükkândan çıktı. Arkasından şok içinde bakakaldım. Değişik. Gerçekten değişik.
Listemdeki kitaplar haricinde üç tane daha kitap alırken gözüm ince siyah bir kitaba takıldı. Üzerinde ince beyaz bir yazıyla MARTI yazıyordu. Durup gözlerimi kısarak daha net görmeye çalıştım. Miyop olduğum için böyle durumlarda net göremiyordum. Hani derseniz ki neden yaklaşmıyorsun, salak mısın? Salağım, derim ne diyeceğim?
Kitabı elime alsam biri beni yakalayıp ‘demek Bulut'un dediklerini umursuyorsun’ der diye korkuyorum. Yine de dayanamayıp kitaba doğru bir adım attığımda etrafa bakıp bir gören var mı diye kontrol ettim. Şükür ki herkes kendi halinde takılıyordu ve kimse beni fark etmemişti.
İnsanlarda zaten diyordu ki, Evren bu kitabı neden alıyor? Bulut'a karşı hisleri mi var?
Başımı iki yana sallayıp başımı dikleştirdim ve kendime güvenerek emin adımlarla ilerledim. Kitabı yerinden alıp hiç düşünmeden diğerlerinin yanına sepete eklerken biri görecekmiş gibi koşarak kasaya gittim ve Aşk ve Gurur dâhil aldığım on kitabın parasını ödeyerek dışarı çıktım. Etraf yine griye bürünmüştü. Kıyafet ve kitap poşetlerimle kaldırımda seke seke yürürken annemle buluşacağımız yere varmıştım. Annem arabanın içinde, gözlerini kapamış parmaklarını direksiyona vurarak beni bekliyordu. Benim bile inanmakta güçlük çektiğim bir durum olmuştu, annem ile Nehir teyze dünyanın ne kadar küçük olduğunu vurgularcasına arkadaş çıkmışlardı. Evet! Resmen Nehir teyze annemlerin eski kiracısıymış, Trabzon’da tanışmışlar ve bir şekilde apartmanlarına taşınmışlar. Geldiğimi belli etmeden camın ardındaki yüzüne baktım. Geçmişinden biriyle karşılaşacağı için mutlu muydu? Yoksa mutsuz muydu? Bir yanım Masal'ı annemle tanıştırmak istiyordu diğer yanım sıkıntı içerisine girmesini istemiyordu. Bekledikçe vazgeçmeye başladığımdan arabanın arka kapısını açıp çantalarımı fırlattım. Annemin gözleri korkuyla açılırken aniden yerinde diklendi ve beni görünce rahat bir nefes bıraktı.
"Ödümü kopardın Evren! Yüreğim ağzıma geldi!"
"Çok soğuk anne, üşüdüm acele edeyim dedim. Kusura bakma kalbin ağzından çıkacaktı neredeyse."
"Neredeyse mi? Görmüyor musun cama yapıştı."
Ben kıkırdarken arabadan indi ve kapıları kilitleyip yanıma geldi.
Annemin koluna girerek kapıyı açarken öylesine kalabalık kafenin içindeki insanlara baktım.
Her zaman ölümcül bir virüsten kaçar gibi kaçtığımız geçmiş ayaklarımıza dolanmıştı. Karşıma çıkan ve yeni tanıştığım insanlar, annemin geçmişine ait birer izdi ve ben bu fırsatı kaçırmak istemiyordum. Kırk yılın başında ilk kez böyle bir anla karşılaşıyorum, tanık olmadığım o zamanları öğrenecek olmak kalbimi karıncalandırıyordu.
"Hadi anne," koluma kenetlenmiş kolunu çekeledim ve kapının ağzında durmaya devam eden annemi harekete geçirdim. "Bizi bekliyorlar."
"Tamam, çekeleyip durma kolum kopacak şimdi." İçeri girmeye çekiniyordu, belli.
"Ee sende durma put gibi. Hareket et."
Ela gözlerini kısıp sahte bir ciddiyetle baktı. "Kız senin dilin baya uzadı ha! Sürfile makasıyla keseyim istiyorsun herhalde?" Sürfile makası mı? O şekilli makas mı? Tehditte mesleksel bir boyut atladı kadın resmen, inanmıyorum.
Ona ayak uydurarak çakma bir dehşetle baktım anneme. "Yok, ben aile içi şiddetten FBI'a başvuracağım böyle olmuyor. Terziliği kötü emellerine kullanan anne diyerek haberlere çıkarsan sakın şaşırma."
"Annesine saydırdığı laflarla taş olan kız diye de seni yazacak haberler."
Gözlerinden geçen özlem bulutu geldiği gibi giderken yüzümü asıp geri dönmeyi teklif etmeden kafenin kapısı arkamızdan kapandı. Bu evrenin bize gitme deme işaretiydi galiba.
Kalabalığın içinde el sallayan köşe masadaki Masal'ı gördüğümde onun gibi el sallayıp annemi peşimden çekerek onlara doğru ilerledim. Artık kaçacak yeri kalmamıştı. İstese bile gidemezdi. "Anne, arkadaşım Masal ve kardeşi Öykü. Kızlar bu da annem Alarçin."
"Merhaba!" Masal ve kardeşi Öykü ikişer saniyelik arayla ayağa kalktılar ve kolunu benden kurtarmış anneme sarıldılar gülüşlerinden yayılan sıcakkanlılıkla. Selamlaşma faslından sonra masaya oturup kendi aramızda muhabbete giriştiğimizde annemin gözleri gergin bir şekilde etrafı taradı. Bir yanı kaçmak istiyordu ama diğer yandan burada olmaktan rahatsızlık duymuyordu. Masal'la yaklaşan sınav haftası hakkında konuşurken bir taraftan annemin hareketlerini kolluyordum. Başını çevirip kısa bir an bana baktı. Ona dönüp hala konuşurken gülümsedim. Dudaklarına oturmuş tebessümün hüznünü gördüğüm anda onu da alıp buradan gitme isteğim yeşermişti. Zorluyordum, yapmak istemediği bir şey için onu buraya kadar sürüklemiştim ve bunu yaparken ne hissedeceğini düşünmemiştim.
"Sevgili misafirler," mikrofona çarpan ve mekâna yayılan ipeksi sesle birlikte gözlerimiz sahneye döndüğünde bu isteğim yarıda kalmıştı. Nehir teyze üzerindeki yeşil tulum ile yaşından daha genç duruyordu. O aşkına karışmış acısıyla ne kadar mutluysa, annem de aşkına karışmış cezayla bir o kadar hüzünlüydü. Göstermediği onca duygu gözlerine yerleşmiş, ne kadar genç duruyorsa ruhu da bir o kadar çökmüş.
Unutmak mı kolaydı yoksa gömmek mi?
"Bu akşam sizleri geçmişten ezgilerle buluşturacağım. Zaman geçiyor ama geçmiş asla terk etmiyor bizleri," Nehir teyze gözleri, annemin gözleriyle buluştuğu anda gülümsemesini genişletti ve ekledi. "Geçmişten gelenlere selam olsun."
Geçmişte kalıp geleceğe gelemeyenlere hasretle... Sözler, Nehir teyzenin güzel sesinde akıp giderken annemin gözleri de geçmişin acısına dalmıştı. İlk defa yanımda bu kadar çıplaktı duyguları. Acısı, yalnızlığı, hasreti, güçlü durmaktan yorgun düşmüş ruhu hemen yanımdaydı ve ben yıllardır benden sakladıklarını görmek isterken bugün onları gördüğüm için ölmek istiyordum. Annemin hala babamı bekliyor olması beni derin bir hüzne boğuyordu. Ümitsiz bir âşıktı annem, babamın öldüğünü bilmesine rağmen gönlünün kapılarını kapamış; başka kimseyi içeri almaya yeltenmemişti. Onların kavuşması mahşerde gerçekleşecekti ama ben bu düşünceyi aklıma getirmeye yeltenemiyordum.
Alkışlar kafenin içinde yankılanırken ayağa kalktı annem. Sahneden inip tebrikleri kabul eden Nehir teyzeye doğru yürürken biz sadece ikisinin bir araya gelişini izliyorduk. Karşı karşıya geldiklerinde tek kelime etmeden birbirlerine baktılar. Araya girmiş onca toz bulutuna rağmen bakışları samimiydi. "Yürüyelim." Kafeden çıktıklarında peşlerinden bakıyordum. Nereye gidiyorlar? Ne konuşacaklar? Beni de alsınlar yanlarına, bende duyayım. Peki, duymaya hazır mıyım? Ne konuşacaklar? Sanırım meraktan çatladın, bu ne hız?
"Hava almam gerek," dedim nefesim boğazıma takılı kaldığından Masal'a dönerek. "Dışarı çıkıyorum."
"Babam çağırıyor mutfaktan," dedi o da ben ayağa kalkarken. "Yanına gitmem gerek. Gelirim birazdan yanına." Anlamış mıydı annelerimizin arasında olan muhabbeti? Yoksa hüznü gören tek ben miydim?
Kafeden çıktığım anda soğuk rüzgâr yüzümü ve saçlarımı yalayıp geçerken birkaç adım attım ve köprünün üzerinde ağlayarak konuşan kadınları izlemeye başladım. Annemin durmadan sarsılan omuzlarını gördükçe yıllardır hissetmesine rağmen dile getirmeye cesaret edemediği onca acıya canlı canlı tanık oluyordum ilk kez. Geceleri içine attığı hıçkırıklarını ve yanağıma damlayan yaşlara çok kez tanık olmuştum ama uyanıp neden ağlıyorsun diye soramamıştım. İlk kez girdiğimiz bir sokağın ortasında yürümeyi bıraktığında ve uzaklara daldığında, neden durduğunu soramamıştım. Radyoda çalan bir şarkıyla sessizliğe büründüğünde, neden sustun diye soramamıştım. Çocukluğumdan beri annemin farkındaydım ama o daha fazla üzülmesin diye tek kelime edememiş, üsteleyememiştim. Babamı özleyerek geçirdiğim anlarda susmuştum. İlkokula başladığımda, bisiklet sürmeyi öğrenmiş arkadaşlarımı dinlediğimde, baba kız günleri yapanları gördüğümde, düştüğümde kaldıracak bir babaya sahip olamadığımda, öldüğü için çok kızmıştım babama ama anneme isyan edememiştim, çözümü hiç görmediğim babama kızmakta bulmuştum. Fotoğraflardan gülümseyen o yakışıklı adamdan, öldüğü için nefret etmiştim. Annemi böyle büyük bir acıya maruz bıraktığı için nefret etmiştim ancak sevgimin koşulsuz aşkı silinememiş, hayallerim zihnimden uçamamıştı.
Şimdi annemi ilk defa acısını kusarken görüyordum. Geçmişiyle karşılaşmış ve duygularını daha fazla kendine saklayamamıştı. Sıkıntılı bir nefes döküldü dudaklarımdan temiz havaya. Başımı kaldırdım, göğü süsleyen bulutların arasına sığınmış soluk yıldızlara baktım dolu gözlerimle. Neden bizi yalnız bıraktın? Beni geç, beni hiç görmedin zaten ama anneme bunu nasıl yaptın? Neden gittin baba? Neden yeryüzünde bizimle olmak yerine, gökyüzünde bir savaşçı olarak kalmayı tercih ettin?
Sonra özlemle titredi yüreğim. Hiç tanımadığım o adama duyduğum hasret yanaklarıma sicim sicim aktı. Annem ağladı, ben ağladım. Arkamı döndüğüm anda karşılaştığım mavi gözler geceye bürünmüştü sanki. Ne işi vardı burada? Neden her kırık noktamın ardından Bulut çıkıyordu? Neden buradaydı neden?
Yanaklarımı elimin tersiyle silerken ıslak kirpiklerimi kıpırdaştırarak kurutmaya çalıştım. Sesim düzgün çıksın diye ayrı bir çaba sarf etmem gerekiyordu. Boğazımda dizili yumrular vardı ama hiçbirini kusamıyordum. Ona doğru birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattım. Şimdi daha yakındı gözleri. "Üzerime CPS yerleştirdiğini düşünüyorum artık."
"Özel güçlerim var," dedi başı yana eğilirken. "Nerede ve kiminle olduğunu bilebiliyorum."
"Senden beklerim," dedim kollarımı karnıma sararken gülerek. Az önce ağlayan ben değildim sanki. Onun yanında her şeyi kendimi bile unutuyordum. Gülerken kısılan gözümden iri bir damla azat olduğunda hızlıca sildim ama beklemeden yenisi gelmeye başladı. Dudaklarım gülüyor, gözlerim ağlıyordu. Karşısında bu hale düştüğüm için utanıyordum. Başımı yere eğdim görmesin diye ama öyle de nefes alamıyordum. Başımı kaldırdım göğe baktım. Deli gibi el sallamak istiyordum geceye ama yeteri kadar salak durumuna düşmüştüm. Artık kesinlikle deli olduğumu düşünüyordur. Parmakları çeneme değdiğinde gözlerim gökten ayrıldı. Sımsıkı bastırdığım dudaklarım aralanırken sık nefesler alıyordum. "Annemin üzülmesini istemiyorum," dedim sesim eksi kırk derecede çıplakmışım gibi titrerken. "Benden gizli ağlamasını istemiyorum."
Ağlıyor olmaktan deli dehşet utanıyordum en büyük korkum karşısında ağladığımı ikimizden başka birinin görecek veya duyacak olmasıydı. Bunu başkasına söylemezdi değil mi? Ona güvenebilir miydim? Karşısında yaşlarımı serbest bırakıyorsam, güveniyor muydum?
"Dövüş Kulübünün ilk kuralı," dedi gözlerimdeki utanç ve karmaşayı görmüş olacak ki ne düşündüğünü belli etmeden bakıyordu gözlerime. "Dövüş kulübü hakkında konuşmayacaksın." Bu ne demekti bilmiyordum ama o an için saçmalıyor olması kafamı dağıtacak en önemli etkendi. Yanağımdaki yaşları silen parmaklarının ısısına öyle adapte olmuştum ki yadırgayamıyordum. "O ne demek?"
Kaşları şaşkınlıkla kalktı. Soruma inanamamış gibi bir hali vardı. Sen şu an seni duyduğuma şükret bence. "Bana Dövüş Kulübünü izlemedim deme."
"İzlemem mi gerekirdi?" Parmaklarıyla yanağımı kıstırırken hayretle gülüyordu.
"Tabii ki izlemen gerekirdi," dedi bilmiş bir şekilde. "Neyse ki benim kadar yakışıklı ve inanılmaz derecede kültürlü bir insanla takılıyorsun da sayemde kültürün artacak."
"Yanağımı acıttın ya bırak!" diye sızlanarak geri çekildim ama kıkırdıyorum. “Ayrıca filmin ismi de senin gibi saçma. Dövüş Kulübü nedir?”
“Dövüş Kulübü Martı,” dedi ve kolunu omzuma attı. Beni kafenin arka kısmından çıkarıp insan içine çekelerken artık ağlama isteğim kalmamıştı. “Bir yaşam stilidir. Eğer izlememişsen, çok şey kaybetmişsin demektir.”
“Ben izlemedim,” dedim başımı kaldırıp çenesine bakarken. Ağzının içinde homurdandı. “Biliyorum.”
“Ve bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum, abartıyorsun.”
“Film zevkinden şüphelenmeye başladım Evren.
“Esas ben senin film zevkinden şüphe ettim Bulut.”
“Var mısın iddiaya?” Uzattığı serçe parmağına bakıp gözlerimi kıstım ve durdum. “Benim film listeme bayılacaksın.”
“Varım,” dedim kararlılıkla kolunun altından çıkıp karşısına geçerek serçe parmağımı parmağına dolarken. “Ayrıca senin de benim film listeme bayılacağına eminim.”
“Kız filmleri izletemezsin bana.” Gözlerini kısmış korkuyla bakıyordu. Bu hali hoşuma gittiğinden kötücül bir kahkaha attım ve esefle kınadım. “Oradan bakıldığında Barbie gibi mi görünüyorum?”
“Hayır, kötü bir cadı gibi görünüyorsun. Şimdiden korkmaya başladım.”
“Bekle sen bekle, iddiayı kazandığımda görüşeceğiz.”
“Hayır, kazanan ben olacağım için meraktan soruyorum, ödül ne olacak?”
“Ben kazanacağım için,” dedim kendimden emin bir şekilde saçlarımı arkaya atarken. “Kış balosuna geleceksin.”
“Al işte! Sonra da diyorsun ki Barbie miyim ben?”
“Ne alaka? Balolara sadece Barbie’ler mi gider?”
“Dans etmek, kalabalık insan toplulukları ve gürültü pek benlik değil serseriliğime yakışmıyor bir kere.”
Ellerimi belime koyup güldüm. “Serseriliğini yesinler! Bir ben göremedim serseriliğini ilginç yani. Hem sen çok çabuk kabullendin kaybedeceğini bakıyorum.”
“Kabullenmek? Neyi kabullenmek? Duymamış olayım öyle bir cümleyi. Daha kaybedişini kutlayacağınız.”
Gözlerimi devirdim. “Sen uçma çalışmalarına devam et ama dikkatli ol yere çakılma.”
“Görüşeceğiz Evren Hanım,” dedi bilmiş bilmiş gülerken. Şeytan diyor geçir ağzına bir tane gülüşü kaybolsun ama ben ona vurdukça daha pis gülüyordu. Adı üstünde, pislik!
“Evren!”
Sesle birlikte ikimiz de aynı anda kafenin kapısında duran anneme ve Nehir teyzeye döndük. Onu gördüğüm anda az önceki halini hatırladığımdan gülüşüm duruldu. Ağlamıştı ve şimdi sanki hiçbir şey olmamış gibi bize bakıyordu. Anneme ne kadar benzediğimin kanıtıydı belki de bu.
“Anne?”
“İçeri gel, hava soğuk.”
Hala parmağına bağlı olan parmağımı çözerken Bulut’a baktım çekinerek. Umursamamış gibi görünüyordu. Yine de kibarlık olsun diye sordum. “Sende gelmek ister misin?”
“Hayır,” dedi başını iki yana sallayarak. “Benim görevim bitti.”
Sonra elini kaldırıp selam verdi ve arkasını döndüğü gibi uzaklaşmaya başladı. Bahsettiği görev neydi anlamadığımdan şaşkınlığım annemin ikinci çağırışına kadar sürdü. Sonunda adımlarımı harekete geçirebildiğimde annem nedenini bilmediğim bir sinirle bakıyordu yüzüme.
Annem de az tuhaf değildi hani.
“Limonlu turta var,” dedi Nehir teyze içeri girerken. “Hem de taze.”
“Bu gece uykum çok tatlı olacak desene.”
Gecenin geri kalanında geçmiş yıllar hariç her şeyden konuştuk. Gezdiğimiz yerlerden, onları buraya getiren olaylara, hikâyeler hikâyeleri getirdi. Bolca güldük, bolca konuştuk, şarkılar dinledik. Annemi uzun zaman sonra ilk kez bu kadar duygularını dışarı vurmuş halde gördüm. Başta bu hali beni üzse de sonrasında gülümsetmişti. Gülümsemem de Bulut’un etkisi vardı sanırım… Belki… Bir ihtimal… Küçük bir ihtimal… Çok küçük ama gerçekten çok küçük bir ihtimal. Yoksa sizde biliyorsunuz Bulut’un üzerimde hiçbir etkisi olmadığını.
Değil mi?