Her Hikaye Biraz Buruk Başlar

2240 Words
İnsan zihni karmaşalardan ibarettir. Ya unutur ya da hatırlar. Ya kabul eder ya da reddeder. Bizler anılarla yaşamak zorunda kalan ama yeri geldiğinde bazı şeyleri silip atabilen canlılarız. Beynimiz, bazen en olmadık anıları hatırlarken bazen de en gereklilerini unutur. Bizi biz yapan bütün değerler o anıların içine gizlidir aslında. Hatırlıyorum. Küçüklüğümden beri gözümün önünden gitmeyen bir sahne var. Dört veya beş yaşlarındayım. Yanımda uzun boylu bir adam var, bana gülümsüyor elimi tutuyor. Sonra bir ses geliyor çokta uzak olmayan bir yerden. 'Baba.' Yüreğe oturan bir yangın, tüm bedeni sarsan büyük bir deprem, yanakları basan bir sel ve ruhu ele geçiren bir heyelan. Bu tek kelime o sesle birlikte bana ulaştığında hayatımda nasıl bir etkisi olacağını tahmin edemeyecek kadar küçüktüm. Eğer şimdi aynı sesi duysaydım, ellerimle kulaklarımı kapatır, gözlerimi yumar ve kaybolmayı beklerdim. Hiç görmemiş, duymamış olmayı dilerdim. Adam tuttuğu elimle birlikte beni de peşinden çekerek sese doğru ilerliyor. Ne olduğunu bilmemenin verdiği korku üzerimdeyken, onun kabullenmiş cesur ve büyük adımlarına ayak uyduramıyorum. Sonra bir kapının önünde duruyoruz. Kulpu kavrayan elinin boğumları bembeyaz oluyor. Bekliyor ve açıyor kapıyı nihayetinde. Annemi görüyorum. Yaşlı bir adamın göğsüne sinmiş başıyla güçsüz kollarıyla sardığı gövdesinin üzerinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Korkuyorum. Annem ağlıyor, ben o adamın bacağının arkasına saklanıyorum ve çekingen bakışlar atıyorum yaşlar içinde titreyen anneme. Sadece, 'baba' diyor. Tek dediği şey bu oluyor. Belki saatlerce onu duyuyorum sesinden, zaman kavramı o an için belli belirsiz bulutlardan ibaret. Gözleri açılıyor, kanlı ela gözleri beni buluyor. Yokluğumu bilen gözleri gözlerime baktıkça anlıyorum ne olduğunu. Babası ölmüş. Benim babam gibi ölmüş babası. İkimizde babasız kalmışız. Benim hiç tanımadığım o adam ölmüş, hiç tanımadığım babam da ölmüş. Yalnızlık sarıyor etrafımızı bir anda. Bana uykudan önce anlattığı her masalda olduğu gibi, toz bulutumuz genişliyor. Babamdan aldığımız bulutlara onun babasının bulutlarını da ekliyoruz. Dünyamız genişledikçe genişliyor, rotamız büyüyor. Zamanımızı şekillendiriyoruz ve kanatlarımızı büyütüyoruz. Ben Evren. Evren Barut Cesur. Alarçin ile Ali Poyraz'ın kızı. Babam ben doğmadan aylar önce öldü ve annem bu acı kaybedişe dayanamadığından geçmişini arkasına, beni de kucağına alıp uzaklara, çok uzaklara uçtu. Ne bağlandı ne de bağlanmam için izin verdi. Zaten buna fırsatım da olmadı. Tek yapabildiğim fotoğraf çekmek ve gittiğimiz her yeri anlatan kocaman bir defter oluşturmak oldu. Dünyayı aldık ayaklarımızın altına, rüzgâra sırtımızı döndük ve uçtuk uçabildiğimiz kadar uzaklara. Ben küçükken annem bana yalnızca ikimize ait büyük bir sır verdi. Her insan kendi toz bulutuyla doğar ve büyüdükçe ona şekil verir. Toz bulutun ne kadar genişse o kadar uzundu yolun. Ne kadar küçükse o kadar dardı alanın. Büyüdükçe kendi toz bulutumu elimden geldiğince genişlettim ve annemin toz bulutuna karıştırdım. Birleştirdiğim anda önümüzdeki yol genişledi. Rotasız seyyahlar gibi diyar diyar gezdik. Gezdiğimiz yerleri hatırlamaya dört yaşında başladım. İskoçya'nın dağlarında rüzgarla savaştığımı, Monaco'nun yollarında sürdüğüm bisikleti, Barselona'nın sokaklarında oynadığım sekseği, Viyana'da içtiğim ilk çayı ve İsviçre'de yediğim çikolatayı unutamıyorum. Gittiğimiz yere ikinci kez asla gitmedik. Ucuz ama harika tatiller yaptık ve nihayetinde ben yedi yaşına bastım. Yurtdışında okula gidebilmem için oturma iznine ihtiyacımız vardı. Bu yüzden Türkiye'ye dönmek zorunda kaldık. Her seferimizin sonunda yeni bir rota belirlemeye öyle alışmıştı ki annem, Türkiye haritasını önümüze açtığında heyecandan eser yoktu gözlerinde. Öylece durmuş, seksen bir ile bakmıştı teker teker. Ben İstanbul'a gitmek istediğimi söylediğimde dahi tepki vermedi. Bekledi, bekledi ve bekledi. Nihayetinde parmağının ucunu İç Anadolu'da düşük nüfuslu bir ile götürdü. İlkokula orada başladım. Ama bu süreç her yazı başka ülkede geçirmemize engel olmadı. Okullar bittiği gibi bavullarımızı toplayıp, kendinden eşyalı kiralık evimizden ayrıldık ve uzaklara gitmeye devam ettik. Yaz bittiğinde ise harita yeniden açılmıştı. Geri kalan seksen ilden de iki ili elemiştik. Trabzon ve İstanbul annemin zihninde kendini öyle dibe gömmüştü ki, bunu anladıktan sonra değil adını söylemek parmağımla dahi gösteremeyeceğimi anladım. Yetmiş sekiz ilden dilediğimi seçebilme özgürlüğüm vardı. Bende ismi hoşuma giden illerde bu şansımı değerlendiriyordum. Tasımızı tarağımızı toplayıp uzaklara gideli altı, elimizde bavullarla tamamen yabancısı olduğumuz vatanımıza döneli on bir yıl oldu. Zaman hiçte hızlı akmadı. Yaşadığımız her saniye bir asra bedeldi. Akrep yelkovanı geçse birbirlerine küsüyor ve kıpırdamıyorlardı. Çünkü biz öyle istedik. Bizim toz bulutumuzda farklı bir takvim geçerli. Zamanın başlangıcı babamın öldüğü gün. Babam, miladi takvime göre 2017 yılında Ekim ayının on beşinci gündüzünde öldü. Bizim takvimimize göre, 1 yılında Ocak ayının ilk saatlerinde öldü. Bizim takvimimizde hafta sekiz gündür. Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi, Pazar ve Zıbartesi. O günü sadece uyumaya ve pineklemeye ayırıyoruz. Bu işte. Biz buyuz. Kendimize uzaydan arsa alıp, üzerine tatil köyü yaptık ve babam dışında kimseyi davet etmedik. Çünkü bizim bizden başka kimsemiz yok. Arabanın camından yeni şehrin sokaklarını inceliyordum. Buraya taşınışımızın dördüncü günü ve taşındığımız eşyalı evi temizlemekten şehri gezmeye fırsatım olmadı. Annem yeni işi hakkında toplantı yapmak için meydana geldiğinden beni de yanında getirdi, o toplantıdayken etrafı gezeyim diye. Ama ben arabanın camından, geçip giden insanları izlemeyi yeğliyorum. Kalabalık beni bunaltıyor. Hele böyle küçük bir şehre yeni gelmiş olmak, yabancı bakışların üzerinizde gezmesine sebep oluyor ve bence bu çok rahatsız edici. Dikkat çekmeyi severim, kırmızı rujumu dudaklarıma yedirirken hiç çekinmem ama tanındığım ortamlarda. Tanımadığım insanların yanında dikkat çekmek son istediğim şeydir, inanın. Sıcaktan bunalmış halde koltukta otururken bir rüzgâr esti. Arabanın açık camından burnuma dolan limonlu turta kokusu ile kendimden geçtim. Hipnoz olmuş bir şekilde camı kapatıp arabadan indim ve kapıları kilitleyip kokunun geldiği yeri bulmak amacıyla yürümeye başladım. Karşıma küçük bir pastane çıkana kadar yürüdüm. İnsanlar kendimden emin adımlarım ve duruşuma garipseyerek baksalar da umurumda değildi. Bir an önce o turtaya sahip olmak ve mideme indirmek zorundayım. Pastanenin önünde durup vitrine yerleştirilmiş mucizeye gözlerimden çıkan kalplerle bakmaya başladım. Turtayı izlediğimi fark eden içerdeki çalışanla göz göze gelince utandım hafiften. O ne öyle açlar gibi vitrinden izlemeler? Biraz daha dursam vitrini yalayacağım diye korktuğumdan bakışmaya son verip gülümseyerek pastanenin içine girdim. Bembeyaz döşenmiş pastanenin dekorasyonunu inceleyerek iki kişilik küçük bir masaya oturdum. Tek boş masa buydu şansıma. Az önce bakıştığım garson kız siparişimi almak için yanıma geldiğinde heyecandan titreyen bacaklarımı durdurmak zorunda kaldım. "Hoş geldiniz, ne alırsınız?" Sanki bilmiyor ne istediğimi. Vitrine attığım aç bakışları görmemiş gibi gülümsüyor ya vurasım gelmedi desem yalan olur. Yine de prensesliğimi korudum. "Bir... hayır iki dilim limonlu turta, yanına da çay." Garson kız yanımdan ayrılınca mal gibi etrafa bakıp durmamak için telefonumu çıkardım. Sosyal medya hesaplarımda boş beleş volta atarken karşımdaki sandalye çekilince başımı kaldırmak zorunda kaldım. Bir çift mavi göz, ortamdaki beyazlığın içinde göktaşı gibi parlıyordu. İçimi saran ürpertinin yanında gözlerin sahibi çocuğun neden masamın yanında olduğunu anlamamamda vardı. Dağınık kumral saçları alnına düşmüştü. Oturduğum yerden uzun görünüyordu. Üzerinde kot bir mont ve içinde siyah tişört vardı. Bakışları... asla boş bakamayacak kadar anlamlı duruyordu. "Siparişim hazırlanana kadar," dedi nihayet kafamdaki soruları cevaplamak için. Yoksa gözlerimle kimlik taraması yapmaya başlayacaktım. "Oturabilir miyim?" Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımı aralayıp kapadım ama sesim çıkmadı. Salak gibi görünüyorum kesin, bahse varım. Ne diyeceğimi bilmediğimden aptal aptal suratına bakmaya devam ettim. Sonra asrın hatasını yaptım. İngilizce cevap verdim. "I don't understand you." İç sesim oturduğu yerden ayağa kalkıp ağır ağır alkışlarken, yanaklarım utançtan saçlarımın rengini almaya başladı. Neden böyle bir şey yaptığımı inanın bilmiyorum. Beynim bazen heyecan anında ne yapacağını bilmiyor. Resmen dil değiştirdim çocuğun karşısında. Dudakları iki yana kıvrıldı ve saçlarını karıştırdı. "Tamam, burada bekleyebilir miyim?" dedi İngilizce. Bu sefer başka dile geçmeden başımı salladım ve sandalyeyi işaret ettim otursun diye. Çektiği sandalyeye oturup ellerini masanın üzerine koydu ve parmakları arasında duran taşları döndürmeye başladı. Mavi bakışlar önce taşlardaydı. Sonra etrafta gezindi birkaç dakika ve en son gözlerimde durdu. Ona bakmamaya çalışarak telefonuma bakmaya devam ettim ama tepsiyle masaya gelen garson kız yüzünden odağım şaştı ve kısa bir an göz göze geldik. Önüme koyulan tabak ve bardakla hafif gülümseyip çatalımı elime aldım ve iştahlı bir mırıldanmayla küçük bir lokmayı ağzıma attım. Dünya üzerinde, önüme çıktığında reddedemeyeceğim tek yemek budur. Annem nasıl ek için yanıp tutuşuyorsa, bende aynen öyle oluyorum. Kapadığım gözlerimi açtığım esnada bana bakmaya devam eden mavi gözlerle irkildim. Sizde görseniz bakışlarındaki yoğunluğu, irkilmeden duramazsınız. Her zaman böyle bir manzarayla karşılaşmıyorum lütfen. Utanarak tabağıma eğdim başımı ve ikinci lokmamı daha büyük aldım. O esnada cebime sıkıştırdığım telefonum bangır bangır çalmaya başladı. Lokmamı çiğnerken cebimden çıkarıp ekrana bakmadan açtım çünkü kimin aradığını biliyorum. "Efendim anne?" dedim ama ağzımdakiler yüzünden boğuk çıkmıştı sesim. Sıcak çayımdan bir yudum alıp ağzımı ıslatayım derken bu sefer de dilim yandı. Çay ne kadar sıcak olursa olsun, o ilk yudumu alıp haşlanmadan rahat edemiyorum. Bunun nedeni pişman olmamam bence. Annem de bende, ne yaptıklarımızdan ne söylediklerimizden asla pişman olamıyoruz. Ruhumuz öyle bağımsız ki dünyadan sanki yeryüzünde kaybedeceğimiz hiçbir şey yokmuş gibi öylesine yaşıyoruz bu hayatı. Her şeyimizi kaybetmiş olmanın verdiği o hiçlik hissi sayesinde pişman olmamanın bize nasıl zarar vereceğini göremiyoruz. Kazanmamız tuhaf olurdu zaten. "Evren neredesin kuzum? Arabanın oradayım ben." "Pastanedeyim anne," dedim çatalımla daha büyük bir dilimi havaya kaldırırken. Ağzımı kocaman açmış gelecek lokmamı sabırsızlıkla beklerken gözlerimi çatalımdan karşımda oturan kaşları havaya kalkmış, dudaklarında alaycı bir gülümseme olan çocuğa çevirdim. Kahretsin, yakalandım. Annem telefonun diğer ucundan bir şeyler söylüyordu ama ben rezilliğin dibini yaşıyor olduğumdan gıkımı çıkaramadım. Resmen yabancı taklidi yaptığım çocuğa Türkçe konuşarak rezil oldum. Biri beni turtanın limonlu sosunda boğabilir mi? Ya hesabımı ödeyip direk annemin yanına ışınlasın ve yok olmuş olayım. Hiç olmadı zamanı geri alsın ve pastaneye gelmek yerine arabada fotosentez yapmayı tercih edeyim. Ne tarafa kaçsam? Ne tarafa bayılsam? Ne tarafa kussam? "Evren?" Annemin sesini algılayabildiğime göre alıcılarım az da olsa açılmış duruma gelebildi. Hala açık olan ağzımı, çocuk midemi görmeden kapatıp gözlerimi peş peşe kırptım. Boğazımdan öyle bir, hıı, sesi çıktı ki anneme cevaben. Duyan kim olursa olsun halime acırdı. "Sana diyorum kızım, hangi pastanedesin?" "Adını bilmiyorum," dedim hızlıca telefonu kapatıp hesabı ödemek için aceleyle. "Yol üstündeydi." "Tamam ben bulurum seni." Telefonu yüzüme kapatınca kurtulurum ve kalkar giderim sandım ama onun yerine sandalyemde kalakaldım. Ne oluyor şimdi bana Allah'ım! Ne bu çektiğim çile şu son yarım saat içinde? Ama yok, salaklığımın cezasını çekiyorum şu an. En son Barcelona'da yaşamıştım böyle bir rezilliği. Küçük bir marketten annemle ikimize su alıyordum, kasiyer o kadar uyuşuk ve salaktı ki kendi kendime sıra bana gelene kadar saydırıp durdum ama Türkçe. Sonunda sıra bana geldiğinde adam elimden suları alıp hoş geldiniz dedi ama Türkçe. Sonra ben bir rezillik bir kızarma seremonisi, parayı tezgâha fırlatırcasına bırakıp kaçma ve marketten çıkma senfonisiyle yakayı kurtardım ama bu sefer tüm vücuduma kramp girmiş gibi hareket edemiyordum. "Siparişiniz hazır," diyerek yanımıza gelen garsona gözümden fışkıran teşekkürler naralarıyla baktım. Sen olmasaydın bu utanç dolu bakışma ilelebet sürer giderdi. İyi ki geldin güzel kız... Çocuk başını kaldırıp garsona kibar bir gülümseme sundu ama bana baktığında kibarlık alaya dönüştü. Sağ ol ya. "Teşekkür ederim." Oturduğu yerden kalkıp elini uzattı. Dudaklarımı stresten yiyip bitirerek uzattığı elinin parmak uçlarını sıktım. "Önemli değil." Arkasını dönüp siparişinin parasını ödemeye kasaya giderken sırtına bakmaya devam ettim. Hesabını ödeyip kapıya yöneldiği anda içeri büyük bir gürültüyle giren annemle karşılaştılar. Annemden uzundu. Gerçekten mi? Gerçekten şu an çocuğun boyuna posunu mu takıyorum? Anneme geçmesi için yer verince annem teşekkür ederek gülümsedi ve kafenin içinde hızlı bir tarama yaparak beni buldu. Sonra o ibretlik eylemini gerçekleştirdi. "Evren!" Sayesinde tüm kafe yana yakılan el salladığı kızına, yani bana döndü. Artık tüm şehir adımı biliyor, teşekkürler anne. Utana sıkıla elimi kaldırıp salladım hafifçe. Buradayım anne, adımı bağırmana hiç gerek yok. Soluk soluğa karşımdaki sandalyeye çöktü ve çayımdan bir yudum alarak kurumuş dudaklarını ıslattı. Hala çocuk gibiydi ruhu. Arada sırada uzaklara dalan yorgun ve yaşlı gözlerini saymazsanız enerjisi bitmeyecek gibiydi. Sanki yıllarca uykuda kalıp gücünü toplamış ve uyandığında da enerjisi tavan yapmış. Kırk küsür yaşında ama hala benimle yarışır. Annesiyle arkadaş olan ama yeri geldiğinde anne terliği yiyen o kızlardanım ben. Arayı bulabilmeyi başarabildik. "İşi aldın mı?" "Aldım aldım. Hiç sorun olmadı. Zaten tasarımlarımı çok beğeniyorlarmış, bir yıllık anlaşmayı imzaladık." Turtamın birinci dilimin son lokmasını yutarken gülümsedim. Az önce rezil olmamı sağlasa da hala benim canım annem. "Senin tasarımlarını beğenmeyenin zevkinden şüphe ederim zaten." "Beni bırak, sen ne yaptın? Arabadan çıkmazsın diye düşünmüştüm." "Çıkmayacaktım ama turta kokusunu alınca dayanamadım." "Nasıl sence güzel mi şehir?" "Nereden biliyim anne, gezmeye fırsatım olmadı." "Ihy! Yemin ediyorum bana bu kadar benzemenden hiç hoşlanmıyorum." "Rol modelim sensin başka kime benzeyeceğim?" Omuzlarını silkip peçete çıkardı ve uzanıp ağzımın kenarlarını sildi. "Yemek yerken kendinden geçiyorsun resmen." Yemek yemeden de kendimden geçebiliyorum anne. Misal on beş dakika önce yanından geçip giden çocuğun karşısında kendimden kaçarak uzaklaştım. Böyle bir uzaklaşma mesafesi ömründe göremezdin. "Heyecanlı mısın?" "Neden?" "Yarın okulun başlıyor. Liseyi bitirmene iki sene kalmış oluyor. Bunlar güzel şeyler." "Her sene aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayınca kaşarlanıyorsun. Beni bilmem ama okuldakiler baya heyecanlıdır. Oo yeni kız geliyor diye etrafı kaynatmışlardır. Büyük ihtimalle hakkımda dört bin beş yüz dedikodu çıkmıştır. Çünkü okul açıldıktan bir hafta sonra okula gelecek olan kızdan başka ne dikkat çekebilir ki?" "Ne güzel işte. Kat ortalığı birbirine. Tozu dumana kat dokuz ay boyunca. Ne kaybedersin?" "Anneye bak be, ne güzel öğüt veriyor kızına. Hayranım sana kadın." Sahte bir utançla gülümsüyor ve uzanıp yanağımı sıkıyor. Biraz daha oturuyoruz pastanede ve hava kararmaya başladığında, marketler kapanmadan kalkıyoruz. Bir gün de böyle bitti işte. Şimdi yatağımın içinde, penceremden görünen gökyüzünü süsleyen yıldızları izliyorum. Annem uyuyor. Yarın erken kalkmamız lazım. Ama benim gözlerime gram uyku girmiyor. Yıldızları izliyorum, inceliyorum, birleştirip şekil çıkartıyorum noktalarından. Babam yaşasaydı, her şey daha farklı olur muydu? Yine uçar mıydık böyle uzaklara? Yoksa bir yere yerleşip mutlu mesut yaşayabilir miydik? Başımı iki yana salladım usulca. Dolan gözlerimi taşırmadan yutkundum boğazımdaki yumruyu. Babam öldü. Artık varsayımlarla yaşamaya gerek yok. Büyüdüm ve büyüdükçe giden kimsenin geri gelmediğini öğrendim. Bize sunulan neyse onunla yetinmeyi bilmemiz gerekiyordu. Ben annemden bunu öğrendim. Pikemi başıma kadar çekip, yıldızlara sırtımı döndüm ve gözlerimi kapadım. Ama aklımdan geçen son düşünceye engel olamadım. Mutlu veya mesut olmamıza gerek yoktu, birlikte mutsuz da olabilirdik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD