Hedef İnsanı Kısıtlar Önemli Olan Özgürlüktür

3149 Words
Yeni okuluma çıkan yokuşun bitmemesi için dualar ederken annemin neşeli ama çirkin olan sesinden şarkı dinlemek bir yandan okula gitme isteğimi arttırıyordu. Yol boyunca bir saniye olsun susup dinlenmedi. Bu onun da gergin olduğunu gösteriyordu. Ben ne kadar sakinsem o da, o kadar heyecanlı ve hiperaktif oluyordu. Araba kullanırken hareket ettirebileceği tek yer çenesi olduğundan bu yolu kullanması beynime ve kulaklarıma zarar veriyordu. “Anne,” dedim bıkkın bir şekilde. Başımı ondan tarafa çevirmeden yandan bir bakış attım. “Sesinin iğrenç olduğunu daha önce söyleyen olmuş muydu?” Hayır, kimse dememiş olsa bile ben mutlaka bundan önce söylemişimdir. “Tabii ki,” dedi başını sallarken. İnsan azcık gocunur, utanır, susar. Kadın da tık yok. “Baban her şarkı söylediğimde ağzıma bant yapıştırırdı ama şarkı söylememi de en çok o isterdi.” Bunun ne kadar tezat bir durum olduğunu şimdi fark etmiş gibi kaşları çatılmıştı. Anlaşılan babam da anneme hem kıyamıyordu. “Sanırım benim de yanımda öyle bir şeyler taşımam lazım. Yoksa bende kulak bırakacağını sanmıyorum. Kızını sesinle öldürmeye utanmıyor musun kadın?” Virajı dönerken şükür ki bana cevap vermek gibi bir hata yapmamıştı. Son bir yokuş çıkarken bana döndü hafifçe. “Annenin sesini dinlemeyeceksin de ne yapacaksın? Saçma sapan şarkıları, şarkıcıları mı dinleyeceksin? Asıl sana ayıp Evren. Anacığının sesine tercih ediyorsun o karga seslileri.” “Yine suçlu ben oldum.” Okulun otoparkında nihayet durabildiğinde benimle birlikte arabadan inmeye yeltense de onu durdurmayı başarabildim. İlk günden rezilliğe gerek yok. Zaten geç kaldım, bir de annesi tarafından sınıfa bırakılan kız olmak istemem. “Dikkatli ol tamam mı? Ayrıca mutlu ol. Mutsuz insanları kimse sevmez.” “Böyle bir amacım olduğunu hiç sanmıyorum.” Sırf insanlar beni sevsin diye tüm gün palyaço gibi şaka yaparak gezemezdim. Ne hissediyorsam göstermekten gocunmam ama annem böyle düşünmüyordu. Bir şekilde gidecek olmamıza rağmen arkadaş edinmemi ve yalnız kalmamı istemiyordu. Oysa ben yalnız değildim, arkadaşım vardı: Annem. “Ne yapıyoruz küçük hanım?” dedi ben inmeden son kez. İşaret parmaklarıyla dudaklarını kıvrımlarından tutarak kaldırdı. “Gülümsüyoruz. Annen biliyor da söylüyor sana.” Yaptığının aynısını yapıp yüzlerimizdeki komik ifadeyle gerçekten güldüm. Uzanıp yanağımı öptü, saçlarımı okşadı ve sonunda beni arabadan attı. Yoksa onunla birlikte geri dönmeye yeltenecektim. Araba otoparktan çıkarken bende okulun merdivenlerini çıkıyor aynı zamanda da ona el sallıyordum. Nedeni fark etmiyor beni ne zaman bırakıp gitse kendimi ultra huzursuz hissediyorum. Annemsiz bir dünya kabul edebileceğim bir dünya değil, olamaz. Anneme el sallarken merdivenleri çıkmaya çalıştığımdan önümdeki son basamağı görememiştim. Zil çalmış olacak ki etrafta öğrenci falan yoktu, kimseye yakalanmadığım için sevinecekken önümde beliren bir çift siyah spor ayakkabıyla merdivenlerin dibine geçtim. Dizlerim mermerde, başım önüme eğilmişti. Annem de gitti. Artık okuldan kaçamam, kaçabilmem için önümde uzun çok uzun bir yol var çünkü okulu dağın başına kurmuşlar! İki elimle yerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştığımda ayakkabımın önü mermerde kayınca ikinci kez düştüm. Hayır, hava soğuk değil, buz kesmemiş etraf. O zaman neden yerden kalkamıyorum? Resmen sürünmek hobilerim arasında olmuş da haberim yok. Yılan olsaydım iyi yaşardım. Başımı kaldırıp önümde durmaya devam eden spor ayakkabılı çocuğa bakmaya çekiniyordum çünkü ilk günden böyle bir karşılama beklemiyordum. Hani bir rezillik tahminim vardı ama kendi kendime en fazla kaybolurum diye düşünmüştüm. Ne biliyim ben böyle yere amele sümüğü gibi yapıştığım anda başka bir şahısın da buna tanık olacağını? İlk günler her zaman rezil geçer zaten. Geçen seneki okulum kocamandı ve ben her katta bir tane tuvalet olduğunu zannediyordum. Sınıfıma en uzak olanı tercih ettiğimden her derse geç girerdim ve hocalar kızardı. Okulun ilk haftasının sonunda diğer tuvaleti öğrenmiştim ama o utancı asla unutamam. Sonuçta yeni tanıştığınız yaşıtlarınızın karşısında azarlanmak küçük düşürücüdür. Yüzüme çarpan gölge ile birlikte başımı hafif kaldırmak zorunda kaldım ve bu sefer de bir elle karşılaştım. Başımdaki bir şeyler söylüyordu ama ben cevap veremiyordum çünkü duymuyorum. Alıcılarım kapalı. Şu an dehşet derecede utanıyorum. Zaten büyük ihtimalle iyi olup olmadığımı soracak. Bende dün yaptığım gibi yabancı dille cevap veririm, al başına belayı. Yine de ayağa kalkabilmek için uzattığı eli tutup yamuk duran ayağımı düzelterek yerden kalktım. Vay be, böyle bir yükselişi beklemiyorduk. Saçlarımı yüzümden itip eteğimi düzelttim ve nihayet başımı kaldırma zahmetine giriştim. Girişmez olaydım. Keşke yerde aynı pozisyonda kalsaydım. Keşke ölü taklidi yapsaydım, belki üzerine kalmasından korkar giderdi. Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ama utançla kapandı. Ne yapabilirim başka? Bu durumda ne diyebilirim ona? Kime mi? Dün kafede rezil olduğum mavi gözlü çocuğa. Hani rezillik desibelimi arşa çıkarttığım, aptallığımdan dil değiştirdiğim çocuk. Şimdi önüne kapaklandığım çocuk. O çocuk bu çocuk. “Bu sefer hangi dili kullanacaksın?” Uzun zaman sonra ilk kez algılıyorum ama duyduğum cümleye bakar mısınız? Al, al! Tüm utançlarım senin olsun al! “Türkçe.” Dudağı sağa doğru kavislendi. Mavi gözlerine vuran güneş ışığı sayesinde okyanusa bakar gibiydim. Bedava manzara, ne gerek var onca yolu aşmaya? “Canın acıyor mu?” Hangi canım? “Hayır.” “Burada mı okuyorsun?” “Hayır.” Allah! Otomatiğe bağladım ben yine. Biri kafama vursun da kendime geleyim yoksa gidişat hiç hayırlı değil. Gözleri üzerimdeki okul tişörtünün armasına baktı. “Belli oluyor.” Elimi elinden kurtarıp ondan uzaklaştım. “Teşekkür ederim,” dedim geri geri giderek okula girerken. “Gitmem gerek.” “Önemli değil.” Benim saf kalbim? Arkamızı dönüp merdivenleri çıkmaya başlamamıza rağmen neden hala bu kadar hızlı atarak benim asabımı bozuyorsun? Lütfen sakin ol ve yerine çöm. Böyle saçma sapan hareketlerle bir tanecik aklımın da zikrini bulandırma. Uslu uslu otur yerine, sakince bu senenin bitmesini bekle yoksa üzülürsün ve biz bu zamana kadar giderken kimse için heyecanlanıp üzülmedik. Odasını bulmaya çalışırken koridorda karşılaştığım döpiyesli müdüre hanımla birlikte tek başıma ölsem bulamayacağım yeni sınıfıma gittik. Beni sınıfıma götürmesi annemin götürmesinden daha insaflıydı, en azından elimden tutmaya çalışmıyordu. Sınıfın kapısını çaldı ve kapıyı açtı. Oh be! Sonunda az kaza ve belayla sınıfa varabildim. Yol boyu başıma başka bir badire gelecek diye korktum ama nihayetinde hedefe varabildiğim için mutlu, huzurlu ve sağlıklıyım. Şimdi içeri girecek ve sakince yerime oturacağım. Üzerimdeki gözlere aldırmadan dersi dinleyecek, teneffüste annemi arayarak konuşma kotamı dolduracağım. Hadi ilk teneffüsü atlattın, ikincisini ne yapacaksın? Üçüncüsü, dördüncüsü? Beş- Tamam kes! İlla ki konuşuruz biriyle ama hemen değil azıcık alışmam lazım. Önde müdüre hanımla birlikte sınıfın içine girdiğimizde karşılaştığımız manzara vahşet ve dehşet karışımıydı. Sıranın üzerine oturmuş bir grup kız, camın önünde şakalaşan erkeklerin haline gülerken bir diğer grup yuvarlak oluşturmuş batak çeviriyordu. Gördüğüm manzara karşısında ‘kıraathane mi burası evladım?’ Moduna girip ellerimi belime koyacaktım neredeyse ama kendimi tutmak zorunda kaldım. Bu ne manzara? Bensiz nasıl batak oynarsınız? En sevdiğim oyun bataktır. Bayılırım kâğıt çevirmelere. Müdire stilettosunun topuğunu yere öyle sert vurdu ki, konuşma sesini bırakın nefes alma belirtisi bile yoktu. Herkes donmuş bir şekilde bize bakıyordu. Vay be! Ortamdaki soğuk rüzgâr Norveç dağlarında esmez, o derece soğukluk hâkim etrafa. Ürkmedim desem yalan olur. “Ne bu densizlik? Haddini bilmez çıldırmışlık? Utanmıyor musunuz bu yaşınızda işsiz insanlar gibi kahve moduna bürünmeye? Bu kartları hangi hedefinden sapmış getirmeye cüret etti?” 404 found error! Bu nasıl bir kelime ile dövme yeteneğidir yarabbi? İnsanı ürpertir, ruhu soğutur, aklı kaybettirir. İlk şoku atlatan batakçılar, kartları nerelerine sokacaklarını şaşırdılar. En son esmer uzun boylu çocuk elindekileri rulo yapıp yutmaya çalışıyordu. İçine düştüğüm an karşısında birkaç saniye yutkunamadım. Kızlar masalardan atlayıp yerlerine otururken pencere önünde dalaşanlar çita hızında yer değiştirdiler ve ayakta yalnızca biz kaldık. Evet, şimdi bana yerimi kim gösteriyor? “Rezilliğe bak Allah’ım! İmajımı nasıl zedelediğinizin farkında mısınız? Sizi disipline verip elinizdeki kartları yutturmak vardı ama dua edin insaflı biriyim. Okul çıkışı hepiniz cezalısınız. Arka bahçeyi süpüreceksiniz.” “Yine mi ya?” Arka sıradan gelen serzenişle müdirenin ok fırlatan gözleri alev aldı ve bu sefer alevli ok attı. Tüm sınıf okların gücüyle yere serilirken ortaya çıkan yangını izlemek yine bana düştü. Vah çileli Evren! “Bir sorunun var herhalde Sina?” Sina denen çocuğun gözleri duyulduğunu anlayınca kocaman oldu. Yanındaki kıvırcık saçlı kız kolunu dürtünce oturduğu yerde diklendi, hatta yetmedi hazır ol pozisyonunda ayağa kalkıp esas duruş yaptı. “Yok, hocam ne sorunum olacak? Tek sorunum size layık bir öğrenci olamamaktır.” Yağlar çocuğun paçalarından şapır şupur damlıyordu. Birazdan üzerine yumurta kırıp yiyebilirdik. “Otur yerine,” dedi müdüre sert ses tonuyla. Sina hızlı bir şekilde sırasına çökünce gülme isteğimi bastırmaya çalıştım. Çocuğun hareketleri, mimikleri oldukça gülünesiydi. Müdüre gözleriyle ifadesiz durmaya çalışan sınıfı süzdü. Büyük ihtimalle bana yer arıyordu. Koskocaman sınıfta sadece iki tane boş yer vardı. Genel olarak kızlar ve erkekler ayrı oturmuştu ama adının Sina olduğunu birkaç saniye önce öğrendiğim çocuk bu kuralı bozmuş, kıvırcık saçlı bir kızın yanında oturarak sınıfın düzenini bozmuştu. “Kalk ayağa,” dedi pat diye. Sina isim belirtmemesine rağmen üzerine alınarak oturduğu gibi ayağa kalktı. “Çantanı al diğer tarafa otur. Evren sen de Masal’ın yanına geç.” “Kalkmasına gerek yoktu ben tek oturabilirim,” dedim kibarlık yapmak amacıyla ama kadın bana öyle bir bakış attı ki korkup kabuğuma sindim. Keşke demeseydim, şimdi gazap üzümlerimi keyifle yiyebilirim. “Otur Sina, sende yerine geç Evren. Ha bu arada, arkadaşınız Evren,” diyerek beni tüm sınıfa son anda tanıtma şerefini gerçekleştirdi. “Bu sene sizinle. Kuralları ona anlatırsınız.” Kurallar mı? Ne kuralı? Okul kuralı mı? Tam o esnada sınıfın kapısı çalınmadan açıldı. Herkes aynı anda kimin geldiğine bakmak için dönerken bende onlara uydum. Sonra da onu gördüm. Mavi gözlü, siyah spor ayakkabılı, tüm rezilliklerimi gören çocuğu. Başımı öyle hızla çevirdim ki gözlerimiz çarpışmış bile olabilir. Benim kara gözlerim onun mavi gözlerinin karşısından ezilip büzüldü. Ayrıca şaşkınlık, sınıfa ilk girdiğimde hissettiğimden daha yüksek düzeyde bacamı sarmıştı. Ne yani? Şimdi biz aynı sınıfta mıyız? “Bulut,” dedi müdüre hanım otoritesini bozmadan. “Derse bu kadar erken gelmeni neye borçluyuz?” Adı Bulut’muş. Gözlerinin maviliği gökyüzünü ve okyanusu andırsa da bakışlarının bulut kadar sisli olduğunu es geçemezdim. “Moladaydım,” dedi Bulut tek omzunu öylesine silkerken. Dişleri arasındaki kürdanı çıkarıp çöp kovasına fırlatırken öyle havalıydı ki, başkası yapsa böyle bir şeyi çömelip kusardım. Çünkü o kürdanı dişleriyle ezip büzüyor, normal bir halde bırakmıyor. Anlatabiliyor muyum? İğrenç bir durum var ortada. Ayrıca bu çocuk ilk ders saati içinde ne molasına gitti? Sigara mı içiyor? Tipinde o asilik var ama bulunduğumuz mesafelerden hatırladığım kadarıyla üzerinde tütün kokusu yok. Ha birde, müdüre ile bu şekilde konuşmaya nasıl cesaret ediyor? Kadın tam bir gestapo. Biraz zorlasa Hitler bile olabilir. “Molan bittiyse yerine geçebilirsin.” “Öyle yapmayı düşünüyorum zaten,” dedi Bulut umursamaz bir tavırla. Yanımdan geçip sırasına doğru emin adımlarla ilerlerken bana döndü bakışları. Mavi bakışlara temas eden gözlerim beynime utanma hormonunu bütünüyle iletirken kızaran yanaklarımın tek suçlusu kesinlikle o pis mavi gözlerdir hâkim bey. Yoksa benim kızarmakla yakından uzaktan alakam olamaz. Sina’nın yanına oturunca bende hemen orta kümenin en arkasında, artık tek başına oturan kızın yanına oturdum. Müdire sınıftan çıkmadan son uyarıları yaparken zil çaldı ve bizi bizimle bıraktı. Çıkışıyla sınıf büyük bir sessizliğe büründü ama bu sessizlik az önce kartları ağzına tıkan çocuğun öğürmesiyle son buldu. “Boğuluyordum lan!” dedi dilini dışarı almış peltek peltek konuşurken. Ben ve Bulut hariç tüm sınıf kahkahalarla gülmeye başladı bir anda. “Serkan az daha götüne sokuyordu kartları,” dedi ön sıralarda oturan kumral saçlı bir kız arkasını dönüp kartları ağzına tıkıştıran esmer çocuğa bakarak. Demek ki çocuğun adı Serkan’dı. “O değil de oyun yarım kaldı ya, kartlarda hep enzimlerimle ıslandı. Yeni deste açmak zorundayız,” dedi kartları yutmaya çalışan manyak Serkan. “Kadın arka bahçe diyor, sen hala deste diyorsun Serkan.” Serkan, Sina, Masal ve Bulut. Geriye on bir isim daha kaldı. Sınıfın on beş kişi olması daha iyiydi demek isterdim ama anladığım kadarıyla bu sınıf otuz kişiye bedel. Ön sıralarda oturan sarışın çocuk, kumral kıza artistlik yapmaya çalışıyor ama bu çabası ters tepiyordu. Çok geçmeden tüm sınıf, içeri ilk girdiğimizde olduğu gibi uğultulu bir konuşma furyasına dalmıştı. Kendi aralarında gülüyor, espri yapıyor ve hiç tanımadığım insanlar hakkında konuşuyorlardı. “Bir dakika!” Aniden bağırarak ayağa fırlayan çocuk yüzünden sırtımı korkuyla duvara çarptım. Kalktığı hızla arkasına yani benim tarafıma döndü ve gözleri hedefini beş saniyeden kısa sürede bulan avcı atmacalar gibi üzerime kitlendi. “Sınıfa yeni biri geldi, bunu nasıl atlayabiliriz?” Dimi? Kaç dakika geçti, varlığımı hissetmediniz bile. Bence böyle devam edelim dostlar. “Doğru lan kızı unuttuk.” Hepsi aynı anda bana dönünce gözlerimin büyüklük derecesi arttıkça arttı. Üstüme gelmeyin, üstünüzden geçerim. “Ben Masal,” dedi yanımda oturan kız bana dönüp elini uzatarak. Küçük bir tebessümle uzattığı elini sıktım. Kumrala yakın kıvırcık saçları neredeyse göğüslerine geliyordu. Daha önce gördüğüm bir yeşile sahip gözleri ise öyle saf ve kötülükten uzaktı ki neden bilmem onu korumam gerektiğini hissedivermiştim. “Ben de Evren.” “Nereden geldin Evren? Buralı değilsin, seni daha önce görmedik.” Ben dedim anneme bu kadar küçük şehirlerde çok dikkat çekiyoruz diye ama beni dinlemiyor ki. Dinlemiyor çünkü yeri ben seçiyorum ve seçerken yalnızca içgüdümü kullanıyorum özel bir araştırma yapmıyorum. Soruyu soran çocuğa döndüm yeniden. Nereden mi geldim? Valla canım hepimiz topraktan geldik ama türlerimiz farklı. “Yeni taşındık buraya. Görmemeniz normal.” “Neredeydiniz ki?” “Almanya.” Hepsinin kaşları şaşkınlıkla açıldı. “Almanya’da mı yaşıyordun?” Sence bende öyle bir tip var mı? Ben olsam olsam İskoç olabilirim ki bu imkânsız. “Hayır, tatil için oradaydık. Okul başlayınca haritadan burayı bulduk.” Alık alık bakan on üç çift gözün söylediklerimi anlamaya çalışmalarını içten içe keyifle izledim ama dıştan umarsız görünüyordum. Böylede havalıyım işte. “Yemin ediyorum ağzından çıkan her bir açıklamada hepimizin beynini yaktın. Etrafı saran dumanlardan bizi görmen bile enteresan.” İstemeden de olsa Sina’nın sözleriyle güldüm. Önümde oturan kız kolunu masama koydu ve iyice bana odaklandı. “Bizi bu konu hakkında aydınlatmadan rahat kalamayacaksın kusura bakma.” Aman canım ne kusuru? O benim boş yere konuyu uzatma yeteneğimden kaynaklanan bir durum sizinle hiç alakası yok. Ne kadar kendimi anlatmak istemezsem o kadar anlatırken bulmaya alıştım artık. Dilimin ayarı yok ki susayım, izlemekle yetineyim. “Aslında biraz karmaşık. Tatil zamanında dünyayı geziyoruz. Okul zamanı da Türkiye’ye dönüyoruz ama her sene başka bir il seçiyoruz. Bu sene de burayı seçtim. Böyle yani.” “Yurtdışında mı doğdun?” “Hayır, İstanbul’da doğdum.” Hayallerimin şehri olmasına rağmen annemin bir türlü ayak basmadığı o güzel masal şehri. Gerçek aşkı bulacağımı hissettiğim, küçüklüğümü süsleyen o şehre gitmek için can atıyorum çünkü annem babamı orada görmüş, tanımış, sevmiş. O şehirde âşık olmuş, yaşamış ve ayrılmışlar. Sonu ayrılık bile olsa orada son bulmuş maceraları. Kendi maceram için gitmem gerek oraya ama annemde benimle olsun istiyorum. Önce İstanbul’a ardından Trabzon’a gitmek hayalim ama o buna henüz hazır değil öyle görünüyor ki uzun süre daha hazır olmayacak. “Ailenle geziyorsun herhalde?” Yok, ben doğmuşum uçağa koymuşlar. Hop oradan ver elini Amerika. Ne saçma sorular bunlar ya? Nerden buluyorsunuz bu soruları anlamıyorum ki? Lütfen mantık çerçevesi içinde getirin sorularınızı. “Annemle birlikte geziyoruz.” “Baban çalıştığı için mi katılamıyor size?” “Hayır, öldüğü için,” dedim alışkan olduğum bu soruya cevaben. Şimdi hepsinin yüzü teker teker düşecek ve soruyu soran kız kırdığı potla utanacak. Bana acıyan gözler etrafı öyle kasvete boğacak ki burada bulunmak istemeyeceğim. Hiç tanımadığım ama acısı içimde sinsice yer edinmiş babamın ölümü beni bir kez daha utandıracak, kaçma isteğimi arttıracak. Hep aynı şeyler… “Pınar bazen düşünmeden konuşur,” dedi yanında oturan kız arkadaşını kolundan dürterek. “Kusura bakma.” “Bunu bilmeniz imkânsızdı,” dedim omzumu silkip masanın üzerindeki çantamın dondurma şeklindeki süsünü düzeltirken. “Ayrıca bana acıyarak bakarsanız sizden nefret etmek zorunda kalacağım.” Sınıfın kapısı açılıp, hoca içeri girince sorgu sualim bitti sandım ama kadın varlığımı hemen fark etti. Derse başlamadan yoklamayı aldı ve bana odaklandı. Kendisi edebiyat öğretmenimiz olduğu gibi sınıf öğretmenimizmiş ki bu bana olan ilgisini arttırdı. Hâlbuki seneye burada yokum, önüne bak diğer öğrencilerinle ilgilen dostum. “Evet, Evren,” dedi kürsüye yaslanarak. Keşke ilk haftadan konu işlemeye başlasanız hocam. Beni de sıkıntıya sokmamış olurdunuz. “Kendinden bahset bakalım.” Zihnim bunca yıllık kendimden bahsetme deneyimlerimi bir araya toplayıp hazır ola geçerken hiç düşünüp utanmadan ezberden başladım. “Ben Evren Barut Cesur. Barut annemin, Cesur babamın soyadı.” İkisini de kullanıyorum çünkü annem de kullanıyor ve ben her koşulda hem anneme hem babama aitim. “Kodlarken sorun olmuyor mu?” Orhun trolünden gelen soruyla kıkırdadım. “Sınavlarda bir tanesini seçmek zorunda kalıyorum.” “Zor iş.” “Hedefin var mı peki?” “Yok,” dedim direkt. Yaşam biçimim hedefi ön sıraya koyamayacak kadar dağınık olduğundan yalnızca yarın ne yapacağımı düşünebilirim. Onu da en fazla düşünürüm, yarın bugün olduğunda önüme ne gelirse onu yaşarım. “Nasıl yani? Hedefin yok mu?” “Hedef koymayı sevmiyorum. O zaman nefes alırken bile kendimi verdiğim söz yüzünden sorumlu hissederim. Gerek yok. Hedef insanı kısıtlar, önemli olan özgürlüktür. Özgür olmadığın sürece yaşamanın da bir anlamı kalmaz. Masa başına oturup mesai saatimin içinde ömrümü çürüteceğime kendi yolumda düşüp kalkarak yaşamayı daha mantıklı buluyorum. Hedef pişmanlıktır, hedefsiz insan mutludur.” Hoca söylediklerimin diğerlerine mantıklı geldiğini fark edince yerinde huzursuzca kıpırdandı ve sahte birkaç öksürüğü yumruğuna bıraktı. Bu yanlış bir örnek olduğumu belirtiyordu ki haksız da sayılmaz. Ben örnek olamayacak kadar serseriyim. Yine de diğerleri benim gibi olmasın ve hocanın olumsuz eleştirilerini üzerime almayayım diye annemin taktiğini kullanıp geri dönüş yaptım. “Tabii siz bana bakmayın. Hedef önemli, pes etmeyin. Allonsy!” Tüm sınıf susmuş, o anda ki hırsla havaya kaldırdığım elime bakıyordu. Ben gaza gelmemeliyim. Beni o gaz sınırlarına sokmayın ne olur! Tıpkı şimdi olduğu gibi içine girdiğim anda sapıtıyorum. Yumruğumu yerine indirirken kalktığım sıraya yavaşça oturdum ve tedirgin bir gülüş yerleştirdim yüzüme. Lütfen şöyle mal mal bakmayı kesin lütfen. “Komik,” dedi Orhun gülerek. “Tam bizim sınıfa uygun. Hoş geldin Evren.” Gerçekten hoş mu buldum? Ben pek öyle hissetmedim ama olsun. “Hoş buldum,” dedim hafif kısık sesimle. İnşallah duyabilmişlerdir. Hoca sınıfı benimle muhabbet kurmaları için serbest bıraktığında yanımda oturan Masal saniyesinde bana döndü ve yüzündeki büyük gülümsemeyle karşı karşıya kaldım. Kızın karşısında gülümsememek elde değildi o yüzden dudaklarım istemsizce yukarı doğru kavislendi. “Müdüre hanım kurallar dedi,” dedim masanın üzerine çıkardığım defterimin sayfalarını karıştırırken. “Yere çöp atmak yasaktır gibi kurallar mı?” Umarım öyledir de bu seneyi sağ salim atlatırım. “Keşke öyle olsaydı,” dedi içini çekerek. O böyle söyleyince bana bir korku aldı. Ne demek keşke? Ne demek istiyorsun sen şimdi Masal? Bana masal anlat Masal! “Masal,” dedi yan tarafımdaki sıranın koridor tarafında oturan Sina bize doğru eğilerek. “Kızı ilk dersten korkutma. Bırak iki teneffüs geçsin.” “Böyle söyleyince daha çok korktum.” “Pek normal bir okul olmadığımızı bil yeter. Zaten müdiremizden anlamışsındır bir şeyler.” “Ön gösterim 7.6’lıktı esas filmi görmeden fazla yorum yapamam. Geçen seneki okulumdan kötü olamaz herhalde.” “İnan bize,” Serkan denen çocuk yanındakiyle yaptığı muhabbeti kesip bize döndü. “Bu okulda yaşayacaklarını başka yerde yaşayamazsın.” O an için söyledikleri bana mantıksız ve saçma gelmişti. Bir okul ne kadar farklı olabilirdi değil mi? Öyle değilmiş. Gerçekten bu okulda yaşadıklarım, hayatımın temellerini derinden sarsacak derecede olacaktı. Elimden gelseydi engel olur muydum? Geleceği görebilseydim ve her şeyi önceden değiştirme imkânım olsaydı değiştirir miydim? Değiştirmezdim. Çünkü kelebek etkisi gerçekten var. Yaşamınızda değişen en ufak nokta tüm hayatınızı sarsabiliyor. Bunu göze alamam. Ne kendim için ne de annem için.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD