Uzayın Derinliklerinden Bir Fısıltı: Merhaba!

3577 Words
Sekizinci sınıfta bir arkadaşım vardı, noktalama işaretlerine o kadar dikkat ederdi ki, her cümlenin sonuna nokta koyduğunda huzur bulurdu. Yazdığı yazılarda işaretleri renkli kalemle belli eder ve inci yazısıyla satırları işlerdi. Bense her derste kareli defter kullanır, noktalamalardan nefret eder, kargacık burgacık bir yazıyla geçinir ama hiçbir yere gidemezdim. Çünkü hocalar yazımı okuyamaz, düzensiz olduğumdan hep düşük puan verirlerdi. Hayat ona hep düzenliydi. Defterleri gibi tertipli, uslu ve akıllı bir kızdı. Ben ise onun aksine dağınıktım. Derslerde, teneffüslerde, yemekhanede, bahçede, arabada... Bulduğum her noktada uyurdum, formam daima kırışık olurdu, devamlı derslere veya randevulara geç kalırdım. Düzensiz, kirli ve sürekli hınzırlık peşinde olan bir öğrenci olmam annemin umurunda değildi çünkü o da benim gibi hırssız bir insandı ve hayatımı dilediğim gibi yaşamama izin vermek konusunda kimse eline su dökemezdi. “Evren!” Bu düzensiz yaşamın faydası rahatlık olsa da sıkıntıları da bir o kadar fazlaydı. Ne yatma saatimiz belli ne de uyanma saatlerimiz. Okula her sabah geç kalan birini mi arıyorsunuz? O benim. Huyum kurusun her yere geç kalırım, her yere. “Evren kalk Evren!” Aradığınız Evren’e şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra deneme zahmetine girişmeyiniz. O müsait olunca size dönebilir, belki, teşekkürler. “Kız geç kaldın çabuk, kalk hadi servis kapıda adam ağaç oldu çabuk çabuk!” Oh olsun ona. Beni düşürmeye bayılıyor, azcık da o beklesin beni. Ya geç kaldığın için daha beter düşürürse Evren? O zaman artık oturacak bir organımız kalmayabilir. Annem odamın kapısını açıp perdelerimi sonuna kadar çekince gözüme nüfuz eden güçlü güneş ışınları yüzünden uykudan sıyrıldım. Ah uykucum, vah uykucum. Okul başlayalı neredeyse bir ay olmuştu. Her sabah erken kalkmak için elimden geleni yaptığımdan çoğu zaman kıl payı bile olsa servise yetişebilmiştim ama bilin bakalım dün kim gece üçte uyudu? Ve bilin bakalım kim uyanmakta güçlük çektiğinden servise geç kalıyor? Ne olur zaman dursun ve ben yirmi dakika daha yatağımda durayım. Bu nasıl mümkün olabilir ki? Bunun mümkün olması demek benim süper güçlere sahip olmam demek. Keşke… Keşke! Annem kalkmamakta ısrar etmemin üzerine beni omuzlarımdan tutarak sarsmaya başlayınca gözlerimi zorla açmak zorunda kaldım. Ölmedim, uyuyorum sakin ol. “Anne ne oluyor ya?” “Geç kalıyorsun Evren geç. Kalk hadi.” Yataktan kalkıp yüzümü dahi yıkamadan taytlı pijamamın üzerine okul eteğimi giyinmem on saniye sürmüş olabilir. Annem benim için çantamı gerekli gereksiz eşyalarla doldururken ben odadan çıkıp ayılmak amacıyla yüzüme iki avuç su vurdum ve aynaya bakmaya fırsat kalmadan hole çıktım. Saçlarım ne halde kim bilir? “Dışarısı yağmurlu, yağmurluk giyin.” Evden çıkmadan son anda annemin uyarısıyla turuncu yağmurluğumu giyindim. Gerçi güneş yüzüme vurmuş ve uykumu bozmuştu, o zaman hava nasıl yağmurlu oluyor? Aman, boş verin kim takar? Basamakları ayakkabımın bağcıklarına basa basa inip, apartmandan çıktım ve sitenin önünde beni bekleyen servise doğru koşmaya başladım. Ben koşarken annem balkona çıkmış arkamdan sesleniyordu. “Evren çantanı unuttun çantanı!” Arkamı döndüğüm gibi ikinci kattaki balkondan aşağı çantamı ve aç karna derse girmem içine sinmeyeceğinden bir adet yeşil elma fırlattı. Çanta göğsüme, elma tabiri caizse alnıma çarparken yere düşmeden son anda tuttum ve acımı içime gömüp koşmaya devam ettim. Servise bindiğim anda şoför Kadir abi homurdanarak arabayı çalıştırdı. En sevdiği şey ben oturmadan arabayı çalıştırmaktı zaten. Geç kalacağımı anlayınca diğerlerini almış olacak ki bana yine en arkadaki koltuk kalmıştı. Özür dileyip bu sefer tutuna tutuna en arkadaki ve özellikle belirtmek isterim ki cam kenarında oturan Bulut’un yanındaki boş koltuğa oturacakken başı cama yaslı şarkı dinleyen Bulut başını kaldırdı ve bana mikropmuşum gibi baktı. Bok mu var suratımda hayırdır canım? Neden öyle bakıyorsun bana? Bakma, dön önüne. Koltuğa otururken çekinmeden esnedim. Bir sene göreceğim insanlardan mı çekineyim? İki yanımda oturan geri zekâlıların kocaman açarak sıkışmamı sağladıkları bacaklarına inatla bacaklarımı iki yana açtığımda pijama altımı eteğimin altından giyindiğimi fark ettim. Ayılı pijamam bana gıcık gıcık sırıtırken ağzım kısa bir an açık kaldı. “Hazır ağzın açılmışken alnına yediğin elmayı da ye.” Sağ elimde elma, sol elimde çantam dururken dediğini yapıp başımı ona çevirdim ve elmadan kocaman bir ısırık aldım. Lokmamı çiğnerken de gözlerimi itinayla devirip sabah güzelliğime güzellik kattım. Şu an benden iğrendiğine bahse varım ama gelin görün ki bu umurumda değil. “İster misin?” dedim ağzımdakini bitirmeden elmayı ona uzatarak. Isırdığım elmaya ve bana baktı. Aslında bakışlarından dolayı dalga amaçlı sormuştum, ciddi değildim ama o elmayı elimden alıp kocaman ısırırken gayet ciddiydi. Elmayı aldı, kocaman bir ısırık aldı ve elmanın sadece yarısı kaldı. Geriye kalan yeşil kısımlara şaşkınlıkla bakarken yeniden bana uzattı elmayı ve şişkin yanağıyla güldü. Gülüşü birkaç saniye sonra, sıcakta yavaşça sönen balon gibi söndü ve önüne dönüp dışarıyı izlemeye devam etti. “Kahvaltımı yedin,” dedim açlıktan guruldayan midemle birlikte. “Çok acımasızsın.” Cevap vermedi. Yemeğimi yediği için pişman bile olmamıştı. Ve Evren buna sinirlendi, hem de çok. İnsan azıcık utanır, özür diler yenisini almayı teklif eder! Yol devam ederken bulutlar sinsi bir şekilde güneşin önünü kapattı ve etraf bir anda grileşti. Sabah ki güneşin yerini cama vurmaya başlayan çiseler aldığında kendime hâkim olamadan Bulut’un varlığını unutarak usulca süzüle süzüle aşağı inen damlaları izlemeye başladım. İnsanları yağmur damlalarına benzetirim genellikle. Öyle düşüncesiz, öyle öngörüsüzdürler ki süzülürken şoförün camı açacağını ve her şeyin biteceğini düşünemezler. Cam açılır, damlalar ölür. “Gerçek bir gülümseme.” Daldığım dünyadan sıyrılmamı sağlayan kulağımın dibinden gelen sesti. İrkilerek kendime geldim ve yağmura odaklanmış gözlerimi ona çevirdim. “Ne?” “Gülümsemen,” dedi gözleriyle dudağımı gösterip. “Gerçek.” “Çünkü yağmuru seviyorum.” Zaten doğru olan da sevdiğimize gülümsememiz değil midir? Neden bu kadar tuhaf karşılanıyor sevdiklerimizin insan dışındaki varlıklar olması? Sevmek mi tuhaf? Sevilmemek mi? Bir su damlasını, ağaçtan düşen yaprağı, solmuş bir çiçeği, yerdeki taş parçasını, sürükleye sürükleye eve getirdiğimiz teneke kutuyu sevmek o kadar imkânsız mı? “Hâlbuki bütün övgü bulutların olmalıydı.” Ne demek istediğini anlamadığımdan kaşlarımı çattım. Gözlerini devirip benden aldı ve cama çevirdi. Beni salak olarak görüyor olmalıydı. Gerçi hakkı da var, önünde düşmediğim hal kalmadı ama insanın yüzüne böyle şak diye vurulmaz ki gerçek. Servis nihayet okulun önünde durduğunda sırasıyla herkesin inmesini bekledim. En sona ben ve Bulut kalmıştık. Yağmur iyice hızını arttırmıştı. Annemin güneşli havaya rağmen çıkarken yağmurluğu hatırlatması annelik içgüdüsü müydü, yoksa sadece sabah mahmurluğuyla havayı yağmurlu görmesi miydi bilmiyorum ama ona eve dönerken küçük bir sürpriz yapmam gerekecekti. O olmasaydı sırılsıklam bir şekilde sınıfa çıkmak zorunda kalacaktım. Erimekten korkar gibi koşarak okulun içine giren öğrencilerin aksine ben yavaşça, yağmuru hissederek yürüyordum. Yağmur tenime çarpsın diye durdum ve yüzümü göğe çevirdim. Gözlerim anın ahengiyle kapanırken saçlarımdan alnıma, alnımdan kirpiklerime, kirpiklerimden yanaklarıma, yanaklarımdan dudağıma ve dudağımdan çeneme yayılan damlalarla birlikte kendimi bir masalın içine hapsettim. Okul, ormanın içindeki ıssız şatoydu. Öğrenciler, şatoya hapsolmuş esirler. Müdire hanım kötü kraliçe ve bende prenseslikle alakası olmayan, kanatlarını açıp uçmak zorunda kalan göğe esir, babasına hasret annesine düşkün hayatına uğramamış bir sürü duyguyla büyüyen kızım. Ne tuhaftır ki esas kız benim. Koyu turuncu kıvırcık saçlarım, kahverengi gözlerim ve beyaz tenimle; okul formamın altına giydiğim pijama takımımla, dağınıklığımla benim. Esas kızınız, bir prenses olamayacak kadar özgür ve umursamaz. Noktalama işaretlerini umursamaz. Cümleye nereden gireceğini düşünmez. Yapacağı hareketi sorgulamaz. Gerçek arkadaşı yoktur. Kimseye yakınına yaklaştıracak kadar yakın değildir. Ben Evren. Ali Poyraz ile Alarçin’in kızı. Onların uzaydaki evliliklerinin simgesi. Yıldızlar ve gezegenler arasında kurulmuş büyülü aşkın meyvesi. Ben Evren, babasız uçmak zorunda kalmış, yara sarmakta usta olan Evren. Koskocaman kalbinde aşka yer olmayan Evren. Ben Evren, avaz avaz bağıramayan, hıçkırarak ağlayamayan güçlü kız. Yeri yurdu belli olmayan martı. Nasıl olduğumu bilemedim hiçbir zaman. Çünkü her durakta farklı bir duyguyla yüzleşiyorum. Bu benim masalım ve uçmak için kanatlarımı açtığımda bitecek. “Hasta olacaksın.” Uzaktan gelen sesiyle başımı dikleştirdim ve ona baktım. Benden çok uzakta duruyordu. O da sırılsıklam olmuştu benim gibi ve bahçede bizden başkası yoktu. “Sende hasta olacaksın.” Kollarını iki yana açtı etkilenmediğini belli etmek istercesine. “Ben Bulutum, yağmur bana bir şey yapmaz.” O böyle söyleyince anladım serviste ne demek istediğini. Yağmuru seviyorum demiştim ama esas sır bulutlardaydı. Bulut olmasa yağmur olur muydu? Peki ya evren olmasa? “Ben de Evrenim,” dedim kollarımı onun gibi iki yana açarak. “Ben olmasam bulut olur muydu?” Ben ne olduğunu anlamadan aramızda iki adımlık mesafe kalmıştı ve gözlerimiz bir türlü teması koparamıyordu. Mavi gözleri gökteki bulutlara özenircesine griye dönüşmüş, ortadaki siyah lekenin etrafını sarıp sarmalamıştı. Dudaklarımı aralamak, onu terslemek ve benden uzak durmasını söylemek istedim ama söyleyecek bir şey bulamadım. Tek istediğim burada uzunca bir süre durmak ve soluklanmaktı ancak isteğim o tiz sesi duyduğum anda son bulmuş ve arkasına bakmadan kaçmıştı. “Siz ikiniz!” Yukarıdan gelen cırtlak sesin ardından yüzümüze tutulan lazerle aynı anda yukarı döndük. Müdire hanım elindeki megafon ve lazerle birlikte odasının penceresinden bize bakıyordu “Biz mi?” dedim parmağımla ikimizi gösterip. Bu da soru mu şimdi sanki bizden başka biri var bahçede. Durduk yere ıslanan deliler sadece biziz. “Hayır civcivler!” “Hangi civcivler?” Bulut, inanamayan gözlerle bana bakınca omuz silktim. Civciv muhabbetini açan oydu. “Size diyorum size. Hemen odama geliyorsunuz hemen!” İyi de neden, diye bağıracakken müdire ile karşılıklı bağırarak konuşan mahalle teyzeleri gibi görünmek istemediğimden Bulut’a baktım. Yine dişlerinin arasına kürdanı koymuş onunla oynuyordu. Müdirenin odasına çıkan merdivenleri tırmanırken hem üşüyordum hem de ıslanmış saçlarımı sıkıp suyunu akıtarak ensemde topluyordum, birazdan kuruduğunda ortaya hiç iyi şeyler çıkmayabilir. “En kötü ne yapabilir ki? Alt tarafı bahçedeydik.” Bizi odada baş başa basmadığını söyleyecektim ki son anda sustum. Saçmalamaya gerek yok şimdi zaten başımız muhtemel bir belanın içine girmiş, yok odaymış yok baş başaymış… Tövbe tövbe! “Yapacakları umurumda değil.” Tavrı karşısında ağzım arsızca iki karış açılırken pervasızlığına diyecek laf bulamadım. Utanmazlıkta benden bile üst seviye bu çocuk. * “Velilerinizi aradım,” dedi müdire hanım deri sandalyesine dik bir şekilde oturmuş, gözünde onu daha otoriter ve yaşlı gösteren gözlüklerinin ardından bize sert bakışlar atarken. “Geliyorlar.” Velilerimizin gelmesini gerektirecek kadar vahim vukuatımızı anlamasam da annemin olaya dâhil olması benim için sorun değildi. Ancak merdivenleri çıkarken benden pervasız olan Bulut, yanımda huzursuzca kıpırdanıp dudaklarını oynatarak sessizce bir şeyler söyledi. Hani, ne oldu Bulut Bey? Az önce umurumda değil derken çok rahat görünüyordun, bir anda rengin soldu. Gözlerimi Bulut’tan çekip odanın duvarlarına asılı belgeleri, tabloları, madalyaları; vitrine koyulmuş kupaları ve müdirenin arkasına asılmış kâğıtları saymaya başladığım esnada odanın kapısı hızla çalındı ve peşinden annem içeri daldı. Gözleri saniyesinde beni bulurken karşıma dikildi ve endişeli ela gözleri saliseler içinde üzerimi taradı. “Evren? Bir şey mi oldu? Yaralandın mı? İyi misin?” Müdire nasıl bir açıklamayla okula çağırdıysa, kadının aklı uçmuş korkudan. Yağmur saçlarının düzlüğü bozmuş, bu yüzden hafif kıvırcık saçları. Üzerinde açık renk bir kot ve yeşil gömlek var. Giydiği sarı yağmurluk ve ayağındaki topuklu botlarla dışarıdan bakıldığında sıradan anneler gibi durmuyor. Yıllar ruhuna ne kadar zarar vermişse, bedeni o kadar iyi kalmış. Bıkkın bir nefes bırakıp göz devirmemeye çalıştım. Gerçekten, bu kadar paranoyak bir kadını nasıl çıldırttı merak ediyorum. Kızınızı bahçede yağmur tarafından öldürülürken bulduk. Yağmur damlalarının içindeki asit kızınızı eritti. Ne dedin de annem şu an delirmiş gibi bakıyor bana kadın? “İyiyim anne, gerçekten endişelenmene gerek yok.” “Emin misin?” “Eminim. Sakin olabilirsin gerçekten.” Elleri şefkatle saçlarımı okşarken onu buraya bu hızla getirten müdireye döndü. “Senem Hanım,” dedi koltuğa yorgun bir şekilde otururken. “Telefonda acilen gelmeniz gerek demiştiniz, bu kadar önemli ne oldu da kalbimi yerinden sökecek bir haber verecekmiş gibi telefonun bir ucunda çırpındınız?” “Bulut’un velisi gelsin, anlatacağım Alarçin Hanım,” dedi müdire annemin sinirinden etkilenmeden ve telefona uzandı. “Ne içersiniz?” “Çay!” Müdire telefonu açıp iki çay isterken annem bana döndü ve gözleriyle ne olduğunu sordu. Ölmedim, yaralı değilim. O zaman neden apar topar geldiğini merak ediyor tabii kadın, hakkı var. Başımı hafifçe iki yana sallayıp, dudaklarımı kıpırdatarak ‘çok saçma’ dedim. Gerçekten çok saçma. Kısa bir an yanımda dikilen ve pür dikkat kesilmiş gözlerle onu izleyen Bulut’a baktı. Bulut yakalandığını fark edince yerinde kıpırdanıp gözlerini yeninden duvara kilitledi. Elleri cebinde ayakta durmaktan sıkılmışa benziyordu ki bende onunla aynı hislere sahibim. Bizde otursak olmaz mı? Kapı sert bir tonda iki kere çalındığında gelenin katinde çalışan abla olmadığı belliydi, nitekim içeri takım elbiseli, uzun kumral bir adam girdi. Dalgalı ama kısa saçları özenle taranmış, sakalsız yüzü ve sert bakışlarına baktığımda Bulut’un babasından çok avukatı olduğunu söyleyebilirdim. İçeri girişi ortamı buza çevirmişti resmen. Bu sefer bende yerimde huzursuzca kıpırdandım. Bakışları rahatsız ediciydi, sanırım duygu eksikliği vardı ve kendindeki eksiklik yetmezmiş gibi karşısındakinin duygularını da eksiltiyordu. “Kaan Bey,” diyerek ayağa kalkan müdire, Kaan Bey’in elini sıkarken annemin karşısındaki koltuğu gösterdi oturması için. Adam oturduğu esnada annem hızlıca mesaj yazdığı telefonundan bakışlarını kaldırdı ve göz göze geldiler. Telefon ellerinin arasından kayıp giderken gözlerini bir saniye olsun kırpmadı. Odadaydı, bedeni hemen karşımdaydı ama ruhu çok çok uzaklara kaçmıştı. Onu bir kez daha böyle görmüştüm. İskoç dağının tepesinde, uçurumun kenarında duruyorduk. Beni geride tutmuştu ama kendisi en uçta rüzgâra kucak açmış halde bekliyordu. Gözleri uçurumun dibindeki dalgalı denizdeyken kolları iki yana açılmıştı. Ben beş yaşındaydım ve annem tıpkı şu an olduğu gibi donup kalmıştı. Biri kollarından tutmuş ve onu uzaklara, benden bile uzağa sürüklemişti. Beni bile unutmuş gibiydi ve ben o an ne düşündüğünü bilmiyordum. Bilsem bile anlamayacak kadar küçüktüm. Telefon çalmıştı, zaman yeniden akmaya başlamıştı. “İkinizde geldiğinize göre,” dedi müdire hanım çalan telefon gibi annemin anlamsız donukluğunu çözerek. Oysa o hariç herkes bir tuhaflık olduğunun farkındaydı. “Konuyu açıklayabilirim. Evren ve Bulut, okul bahçesinde yakalandılar. Üstelik herkes sınıftayken yalnız başlarına.” Sonra önünde duran telefonun ekranını bize çevirdi. Bu ne ya? Ne zaman, kim çekti fotoğrafımızı? Üstelik hikâyenin içine indiğinizde, görülenin aksine aşkla meşkle ilgili bir konu yoktu ortada. Karşılıklı durmuş, sırılsıklam vaziyette birbirimize bakıyorduk sadece. Tamam… Belki bizi tanımayan biri bu görüntüyü yanlış anlayabilirdi ama büyütülecek kadar da önemli değildi. “Bunun için mi?” şaşkınlığımı içimde tutamadığımdan gözler saniyesinde bana döndü. Kaan Bey’in gözleri de bana dönünce biraz rahatsız hissettim. Vampir bakışı var adamda. Köken vampir olabilir mi acaba? Beni de yıllar önceki eski sevgilisine benzetmiş olabilir. Ay iğrenç. Ya sapıksa ve peşime takılırsa? Bakıyım, Bulut’la da benziyorlar hafiften ama bariz bir benzerlik değil bu, mesela ikisinin de gözleri mavi ama aynı ruhu taşımıyorlar. Bulut’un mavileri gökyüzünü andırırken babasınınki geceyi hatırlatıyor. Karanlık ve ıssız bir lacivert… “Bu okulda sevgili olmak yasaktır küçük hanım. Arkadaşların sana kuralları anlatmıştır diye tahmin ediyordum. Burası bir aile kurumu, ilişkilerimizi zedeleyecek hiçbir şey yapmayız.” Okulun yarısının sevgili olduğunun farkında mı acaba? Bizim, bana kalsa samimi bile olamayan duruşumuz mu çekti dikkatini? Ayrıca hangi zeki kişilikli mal böyle bir fotoğrafı ders saati içinde çekip okul sitesine attı? Hem de ‘büyük aşk’ başlığı altında. İnsan gerçekten hayret ediyor. “Bu resimde önemsenecek önemli bir şey yok. Sadece duruyorlar,” dedi Kaan Bey. Adam haklı, hiçbir şey yok hiçbir şey! “Bence de önemli bir şey yok. Sadece konuşuyorduk, bence siz bizi suçlayacağınıza o resmi çeken densizin art niyetini sorgulayın.” “Evren,” dedi annem donuk bakışlarını bana çevirip. Bulut’a ve bana baktı sırayla. Bu ‘sus’ demekti onun sessiz dilinde. “Bu sefer sadece uyarı artı arka bahçeyi temizlemeyle cezalandırılacaksınız. Ama bir dahaki sefere sizi okul kurallarına karşı çıkmak suretiyle disipline vermek zorun kalırım.” Şu meşhur arka bahçeyi gerçekten merak ediyorum artık. Neydi ki bu her ceza alanı oraya yönlendiriyor bu kadın? “Bir dahaki sefere telefonda olayı anlatırsanız, gelip gelmeyeceğime karar veririm. Bu iş yüzünden önemli bir görüşmeyi ertelemek zorunda kaldım,” dedi Kaan Bey ve hışımla ayağa kalktı. Annem de görüşmenin sona erdiğini anlayınca yere düşen telefonunu alıp çantasını omzuna asarak ayağa kalktı ve müdire Kaan Bey’le konuşurken gideceğini haber bile vermeden kapıyı açtı ve elimi tutup beni de peşinden sürükledi. Hızlı adımlarına uyum sağlamak çok zordu. Koridoru öyle aceleyle geçiyorduk ki neden bu kadar hızlı olduğunu çözemedim. Bana mı kızmıştı, müdireye mi sinirlenmişti yoksa Bulut’un babasıyla mı ilgiliydi? Onu gördüğünde yüzünün aldığı şekli, gözlerindeki ışıltının sönüşünü görmedin mi? Müdireye olan öfkesi bile sönüp gitmişti. “Anne!” dedim nefes nefese. “Ne bu hız? Kime sinirlendin?” Sessizliğini koruyarak yürümeye devam etti ama ona yetişemediğimi fark ettiğinden adımları azıcık yavaşlamıştı. O önümüze bakarken ben duygu değişimini anlamaya çalışarak yüzüne bakıyordum. “Alarçin!” Seslenen Bulut’un babasıydı. Annemin adını nerden biliyordu? Gerçekten tanışıyorlar mıydı? Kaçtığı geçmişinden biri miydi o adam? Annem bir anda olduğu yerde durdu ama arkasını dönmedi. Gözlerini sımsıkı yummuş tahminen içinden bine kadar sayıyordu. Kaan Bey yanımıza geldiğinde, onun peşindeki Bulut’ta aramıza katılmış ikisine bakıyordu. “Ne var?” Adam böyle ters cevap vermesine aldırış etmemiş gibi görünüyordu. Tıpkı oğlu gibi pervasız bir gülüş büründü dudaklarına. “Buradasın,” dedi gözlerini annemden bana çevirip yeniden anneme dönerek. Yaşının verdiği kırışıklıklar göz kenarlarını süslüyordu. “Dünya çok küçük değil mi?” “Evet,” dedi annem düz ama sert bir sesle. “Dünya küçük.” “Kızın değil mi?” Beni kastettiğini anladığımda kibarca gülümsedim ama gülümseyişim annemin buz saçan gözlerini gördüğüm anda silindi. Durum gerçekten ciddiydi öyle ki birazdan gülümsemeye yeltendiğim için beni pişman edebilirdi. “Evet. O da senin oğlun galiba.” “Bulut,” dedi başıyla bir adım arkasında duran oğlunu göstererek. Annem gözlerini kıstı şüpheyle. “Annesi?” Bulut’un mavi gözleri bir anda grileşirken öfke kusan gözleri babasına sabitlenmişti. “İrem.” Annem başını anladığını belirtircesine sallayıp elimi tuttu yeniden. “Yazık olmuş,” dedi ve başka hiçbir şey demeden yürümeye başladık. Merdivenleri inmeye başladığımızda, “Ali,” dedi adam. Annemin adımları yeniden durduğunda bu sefer bariz bir şekilde sinirden titriyordu. Arkasını döndü, elimi bıraktı ve bu sefer bensiz ilerledi. Peşinden şok içinde bakakaldım. Öyle öfkeliydi ki adımları, yanına yanaşsam ateşiyle ikimizde küle dönerdik. Açıkçası, babamın ismini o adamdan duyduğum anda olacakları yakından izlemektense uzaktan izleyen biri olmayı kendim seçtim. Kendimde, annemin yüz ifadesini ve ağzından fırlayacak olan kelimeleri duyma gücünü bulamadım. Merdiven korkuluğuna tutundum ve karşı karşıya duran iki insanla benim gibi onları izleyen Bulut’a baktım. Benim aksime annemin dönüşü veya babasının babamın adını söylemesi onu şaşırtmamıştı. Herkes derste olmasaydı, kesinlikle çok geçmeden dillere düşmüştük. “Ali’den sonra seni çok aradım,” dedi adam büyük bir rahatlıkla. “Ama sen gitmiştin.” “Kaan,” dedi annem tıslar gibi. “Olurda bir sokakta karşıma çıkarsın diye gittim. Eskilerin üzerine katran döküp yaktım ve sende onların içindesin. Bunu aklından çıkarma.” Daha fazla konuşmaya gerek duymadan yeniden arkasını döndü. Tam adım atmıştı ki, “Hayır,” dedi adam. “Ben daha eskilerdenim. Herkesten, Ali’den bile eskideyim.” İnsanlar bile bile topuklarına sıkarlardı, o an da olan da buydu. Annem normalde güçsüz bir kadındır. Bana terlik falan fırlatır ama darbeleri can yakmaz. Ancak o an öfkesi tüm okulu içinde Kaan Bey’le patlatacak kadar fazlaydı ve bu öfkeli geri dönüş sımsıkı yumruk yaptığı elini adamın yüzüne geçirmesiyle son buldu. O küçük kadından yediği yumrukla geri sendeleyen adam hafifçe doğrulup anneme baktı. Gözü kızarmış hatta kaşının kenarından kan süzülmeye başlamıştı. Oha. Annem adama yumruk attı, gerçekten attı. Hem de Bulut’un babasına. O kadar güçlü duruyordu ki, Süpermen önünde eğilir ve üniformasını anneme teslim ederdi. Defalarca kez dik duruşunu görmüş hayran kalmıştım ama hiçbiri bu kadar asil ve kudretli değildi. Bütün gemileri yakmış, kıyametin fitilini ateşlemiş kadar güçlü… “Uzak dur,” dedi soluk soluğa. “Uzak dur!” saçlarını savurarak döndü ve döndüğü gibi yumruk olmuş elini açıp yüzünü buruşturdu. Eh, izbandut gibi adama vurdu, kolay mı sandı? Ağzım şaşkınlıktan iki metre açılmışken gözünü tutarak peşinden bakan adama ve babasının haline gülen Bulut’a baktım. Babasının bir kadından dayak yemesi onu sevindirmişti anlaşılan. Doğrusu çok komik bir olaydı, annem elini incitmemiş olsaydı bende kahkahalarla gülebilirdim. Annem bugün okulu asmam gerektiğini düşündüğünden, ona hak verdim ve birlikte okuldan ayrıldık. Önce hastaneye gidip incinmiş eline baktırdık. Sonra doğruca eve geçtik. Yol boyunca tek kelime etmediğinden bende konuşmadım. Sinirli olsaydı yol boyunca konuşur dururdu ancak bu sefer ağzını bıçak açmıyordu. Gerçekten, o adam unutmak istediği geçmişinden biri olmalıydı. Peki, babamla ne ilgisi vardı ki? Aklımı kurcalayan onca soru eşliğinde biten yolun ardından evimize girdiğimizde yine hiçbir şey demeden kendini odasına kapadı. Üzerimi değiştirip kuru giysilere kavuştuktan sonra mutfağa attım kendimi. Sıcak bir domates çorbası yapıp, sıcak sıcak içsin diye kâseye koyarak odasına gittim. İçeriden duyulan Karadeniz şarkısı, çok eskilere aitti. Kapıyı açıp içeri girdiğimde annemi yatağın üzerine kıvrılmış düzenli nefesler eşliğinde uyurken buldum. Kâseyi kenara bırakıp pikeyle üstünü örttüm ve sargılı elini öptüm. Yastığı yaşlarla sırılsıklamdı, burnu kızarmış kirpikleri yaşlarla ıslanmıştı. Yine bana duyurmadan ağlamıştı. Kim bilir kaç hıçkırık saklıydı içinde, ne çok susuyordu acısını. Hemen yanındaki telefonundan kısık sesli bir türkü dağılıyordu. “Uyan Ali’m uyan.." Göğsüne bastırdığı fotoğrafların kalanı yastığının altına saklanmıştı. Bir tanesini elime aldım ve annemin yaşları kurumuş yanağını okşayıp odadan çıktım. Evimizin sessizliğinde, nefes almaya bile çekiniyordum. Bu yüzden karnıma bastırdığım fotoğrafla birlikte balkona attım kendimi. Hasır iskemleye oturup kırmızı küçük radyomuzu rastgele bir frekansta bıraktım ve ezgiler havada uçuşurken korka korka baktım fotoğrafa. Annem sinirliydi. Kaşlarını çatmış, elleri belinde başka yere bakıyordu. Üzerinde eski kıyafetler, başında yazma vardı. Sinirliydi ama mutlu olduğu belliydi. Babam ise aralarında mesafe kalmayacak kadar yakınındaydı. Gülerek bakıyordu annemin sinirli yüzüne. Aşk. Tek kelime bir pozda toplanmıştı. Mutluluk, gözlerine yerleşmişti. Siyah saçları, esmer teni ve uzun boyu… Kahverengi gözlerindeki ifade o kadar güzeldi ki… Bu bakışların sahibini kaybeden bir kadının hayatına eskisi gibi devam etmesi nasıl beklenir ki? Hayatınızdan eksilen bir çift göz, sizi ne kadar mahvedebilir? Bir gidiş peşinden kaç kalp götürür? Bir ölüm, kaç kişiyi öldürebilir en fazla? Buna nasıl dayanılabilir? Nasıl gülebilir öyle bir gülüşü kaybettikten sonra böyle içtenlikle yeniden? Bu başarılabilir mi? Fotoğrafı kalbime bastırıp, boğazıma dizilmiş yumruları kustum sessizce. Gece kapılarını sabaha açarken ve yağmur sağanak halde yerle buluşurken, balonlar rüzgârla uçup dururken ağladım. Saatlerce ağladım. Babamın adını duyduğunda annemin gözlerine oturan acıya ağladım. Anneme ağladım. Benden gizlediği yasına ağladım. Yağmur damlası olup, şoför camı açana kadar ağladım. Sarılacak kimsem yoktu, fotoğrafa sarıldım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD