İnsanın kaderini belirleyen, ailesidir. Herkes, ailesinin günahları ve sevaplarıyla doğar, yaşar, ölür. Kim aksini iddia ederse etsin bu doğrudur. Doğduğunuz zaman sadece doğmuş olmuyorsunuz. Annenizin karnından çıktığınız anda, sizi karşılayan yaşama kucak açmak zorundasınız. Kimileri için bu mutlu ve güzel bir hayat olurken benim gibiler için mutsuz ve çileli bir hayat oldu. Ben doğdum ve karanlık başladı.
Babam Kaan Arın, yıllar önce onu değil de başkasını sevmeyi seçen kadına saplantılı bir şekilde âşık olmasına rağmen, annemle evlenerek bizi bitmez bir kâbusun içine tıkamıştı. Annemi sevmemesine rağmen bu evliliği sonlandırmayıp, onu kendi elleriyle ölüme götürdü. Dokunduğu herkesin sonu ölüm oluyordu.
Dışarıdan başarılı ve iyi bir aile babası olarak görünen Savcı Kaan Arın, esasında tüm kötülükleri içinde barındıran Pandora’nın kutusu gibiydi. Kapağı açıldığında içinden çıkan kötülükler dilinizi yutturacak cinstendi. Bu yüzden, ondan uzak durmak en doğrusuydu.
Annem, kanserin acımasız kancasına takıldığında sekiz yaşındaydım. O günü dün gibi hatırlıyorum. Elimden tutarak odama götürmüş ve kapıyı kapatıp karşıma oturmuştu. Bana gideceğini söylediğinde gözlerinden akan yaşları durdurmaya çalışıyordu ama bu mümkün olamamıştı. Sıcak elleriyle ellerimi tutmuş, “Ben gittikten sonra güçlü kalman gerek Bulut,” demişti. Yaşları elime damlamıştı teker teker. “Babandan korkma. Sana zarar verebilecek kadar güçlü biri değil o. İyi olacaksın, hiç ağlamayacaksın tamam mı? Bana bunun sözünü ver. Ben gideceğim ve sen o güzel gözlerinden yaş akıtmayacaksın. Anladın mı?” Anlamamıştım. O an için bunu anlamayacak kadar saf ve küçüktüm. Annem gidecekse, ben neden ağlamayacaktım ki? Ayrıca annem nereye gidecekti? Üç yıl sonra, on bir yaşıma bastığım geceydi. Annem hastalığın son evresindeydi ve yataktan kalkamayacak halde olduğundan usulca yanına uzanmıştım. Ne pasta kesmek ne de hediyeler umurumda değildi. Babam her zaman ki gibi unutmuştu ama annem unutmazdı, unutmamıştı. Ellerimi tutmasına izin verdiğim tek insandı o ve doğum günümde bütün gücünü buna harcayarak ellerimi sımsıkı tutmuştu. Bir tek onun sıcak elleri koruyabilirdi beni. Buz gibi olmasına rağmen sımsıcak ve güvenilir olan ellerine tutunurken, halsiz bedeninden çıkan nefesleri dinlemiş ve saçlarıma damlayan yaşlarıyla yıkanmıştım. Annemin yıllarca çektiği acı, yaşa dönüşmüş son kez gözlerinden akıyordu ve hala ellerimi tutuyordu. “Bulut,” demişti halsiz kelimelerini güçlükle birleştirerek. “Bana söz vermiştin, ağlamayacaktın. Hatırlıyor musun?”
“Evet anne. Ağlamayacağım.”
“Ben güzel bir yere gidiyorum, mutlu olacağım bir yere, bu yüzden ağlamayacaksın. Bulutlar yağmur dökmeyecek.”
“Dökmeyecek anne.” Ona sıkı sıkı sarılmıştım. Üzerindeki geceliğe sinmiş ilaç kokusuna rağmen kendi kokusu hala ondaydı. Kalbi kulağımın altında atıyordu, ellerimi tutuyordu. Ve sonra kalbi ağır ağır durdu, son nefesleri saçlarıma karıştı. Onu en son o zaman gördüm. En son o gün tuttu ellerimi ve ben bir daha kimsenin ellerimi tutmasına izin vermedim.
Yıllar geçti üzerinden. Onu toprağın altında yalnız bıraktığımız gün, babamın yüzündeki ifadesizlik ve benim tek damla yaş dökmeyen gözlerimdi geriye kalan. O günden sonra babamla ikimiz kaldık sadece. Bazen kavga ettik, bazen tek kelime etmeden aylar geçirdik. O odaya adımımı atana kadar aramızdaki ilişki nötrdü. Her şey için onu suçluyordum ama bunu dile getirecek sabrım yoktu. Büyüdükçe ona olan öfkem artıyor, sessizliğime dağılıyor ve mesafeye dönüşüyordu.
Dört sene önce, bir dava için İstanbul’a gitmesi gerekmişti. Evde sadece ben ve yardımcı teyze vardı. Can sıkıntısıyla büyük ama bir o kadar boş olan evde dolanırken aniden gelen cesaretle babamın kapısını kilitlediği ve bir sır gibi sakladığı odaya girmek istedim. Anahtarı, diğer yedek anahtarların arasından bulup içeri girmeyi başardığımda belki de uzun zaman sonra ilk defa bir duyguyu bu kadar derinden hissediyordum. Merak… Merak her yerimi sarıp sarmalamıştı. Odaya girmek, sakladığı her neyse öğrenmek için can atıyordum. Nitekim içeri girdim ve hayatımın şokunu yaşadım.
Bir sürü teorim vardı içeride ne olduğuna dair. Ölü insan cesetleri, insanlarla beslenen canavarlar, bir oda dolusu altın veya değerli mücevherler, dünyanın en önemli bilgisi… Oysa hiçbiri değildi.
Boş bir duvar, baştan aşağı kâğıtlar ve fotoğraf kareleriyle doluydu. Yaklaşıp daha yakından baktım duvara. Her fotoğraf aynı kadına aitti. Bir kadın ve bir kız. Çekildiklerinden habersiz yakalanan pozların altında beyaz kâğıtlara ülke isimleri yazılmıştı. Amsterdam, Viyana, İngiltere, Fransa, Brezilya, Amerika, İskoçya ve adını bilmediğim bir sürü ülke. Her fotoğraf, kronolojik bir sırayla peş peşe, gün, hafta, ay ve yıl olarak düzenlenmişti. Saplantıdan başka bir şey değildi. Hatta sapıklıktı. İnanamadım, gerçekten inanamadım. Hiç tanımadığım bu kadının fotoğraflarını babamın odasında görmek benim dünyaya ve ona karşı bakışımı son kez değiştirdi. Sonra düşünmeye başladım. Annemi sevmiyorsa neden evlenmiştiler? Eğer o kadını seviyorsa neden ona gitmedi? O kadın kim? O kız kim?
O günden sonra her fırsat bulduğumda odaya girdim. Her girdiğimde bir fotoğraf ve kâğıt daha ekleniyordu duvara. Sonradan odanın içindeki kâğıtları incelemeye başladığımda, onlara ait bir sürü şey öğrendim. Aldıkları uçak biletlerinin belgeleri bile dosya halinde duruyordu. Bir hafta sonra nerede olacaklarına kadar her şey yazıyordu, her şey. Odaya girdikçe kadının yanındaki kızın fotoğraflarına olan ilgim arttı. Gittikçe büyüyordu ve büyüdükçe gözlerine hüzün çöküyordu, gülümsemesinde bile hüzün vardı. İster istemez o resimlerle kendime bir bağ kurdum.
Biliyordum işte. Evren’in kim olduğunu, annesiyle beraber her şeyden uzak yaşamaya çalıştıklarını, dünyayı gezdiklerini, her sene bir şehirde olduklarını ve bağlanamadıklarını biliyorum. Babasının öldüğünü, annesine tutunduğunu, insanlardan bu yüzden uzak kaldığını biliyorum. Evet, Evren’i o beni tanımadan çok çok önce biliyor, tanıyordum.
Yıllarım bunları bilerek, bilmeme rağmen susmayı tercih ederek geçti ve ben delirdim. Sorgulamak, neden böyle bir şey yaptığını anlamak, babamın yakasına yapışıp anneme bunu neden yaptın diye defalarca kez sormak istedim ama bu odayı bildiğimi belli edersem sahip olduğum tek arkadaşı kaybedeceğimden korktum. Evren’i bir daha göremeyebilir, ondan haber almayabilirdim. O zaman kendime kurduğum sahte dünya tümüyle çökerdi ve o moloz yığınlarının altında yalnız kalırdım, yapayalnız.
Sıradan bir gündü. Evde durdukça boğazlanıyor gibi hissettiğimden kendimi sokağa atmış, kafamın içindeki sesleri susturup rahatlamak için ağır ağır yürümüştüm. Farkında olmadan sakin sokaklardan meydana doğru yöneldiğimde kalabalığın içinde gözlerim sanki ezelden beri bu anı bekliyormuş gibi onu buldu. Saçları güneşin altında güneşi kıskandıracak derecede parlıyor, kahverengi gözleri etrafı incelerken bir pastanenin vitrinine takılıyordu. Gördüğüm kızın gerçekten Evren olup olmadığını bilmeden kendimi peşinden pastaneye girerken buldum. O iki kişilik masalardan birine oturduğunda, onun fotoğraflardaki arkadaşım olduğuna emindim ama yine de işimi şansa bırakamazdım. Siparişi bekleme bahanesiyle karşısına oturmak için izin istediğimde, yüzünü net olarak gördüm ve haklı çıktım. Oydu işte. Babamın odasında, duvarı süsleyen kıvırcık saçlı, dünyadan bihaber kız. O kız burada, bizim yaşadığımız şehirdeydi. İlk başta garip bir tesadüf sandım. Sonra, babamın bu işte bir parmağı olabileceğini düşündüm ama Evren sınıfta gidecekleri yeri kendi seçtiğini söylediğinde bu düşüncemi eledim. Gerçekten dünya sandığımızdan daha küçüktü ve bir şekilde bizi aynı şehre düşürmüş, yetmemiş aynı okulda karşılaştırmıştı.
Fotoğrafların dışına çıkmış bir karakter gibiydi benim gözümde. Bana bakan küçük kahve gözlerindeki afallayış ve İngilizce karşılık vermesi karşılaşmamızın başlangıcıydı ve ben o an onun bu haline gülmek dışında bir şey yapamadım. Bir hafta sonra sınıfta gereksiz gürültü yapan tiplerden kurtulmak için molaya çıktığımda ise onu okulun merdivenlerini çıkarken gördüm. Başı arkaya dönükken el sallayarak basamakları tırmanıyordu ama henüz birkaç basamak çıkmışken saniyeler içinde yere düştü. Kendime engel olamadım, istemsizce yanına koştum ve annemin ölümünden beridir ilk kez, ellerim birinin eline uzandı, ipeksi tenine değip parmaklarıyla buluştu. Üstelik bile isteye. Parmaklarıma değen parmakların soğukluğu, benim soğukluğumla çarpıştığında ve başını kaldırıp ona el uzatan kişinin kim olduğunu görmenin şaşkınlığı gözlerine yerleşirken dokuz senedir bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Donmuş bir görüntü değil de canlı kanlı karşımdaydı. Bir aydır her gün onu görüyordum, sürekli düşüyor, uzuvlarını çarpıp duruyordu.
Babam Alarçin’den yediği yumruğun peşinden bıraktığı şişliğe buz koyarken, karşısındaki koltuktan ona bakıyordum alayla. Ona attığı yumruk, ondan habersiz bir sapık gibi her şeyini kontrol altında tutmasına duyduğum öfkenin diyetiydi. Babama o yumruğu geçirmeyi öyle çok isterdim ki, benim yerime gerçekleştirdiği için teşekkür etmek istedim. Büyük aşkı ondan uzak durmasını üzerine bastıra bastıra söylerken güldüğüm için kimse beni suçlayamazdı. O bunları hak ediyor ama onları rahat bırakmayacağına adım gibi eminim. Babam olacak adam benden daha hasta.
“Hoşuna gitmiş olmalı,” dedi güldüğümü görünce buzu kenara atıp.
“Senden ufak, güçsüz bir kadından yumruk yemen mi?” Başımı salladım. “Çok hoşuma gitti. Seni sevmediği, hala o adama âşık olduğunu görmek senin hoşuna gitmedi mi?” Dalga geçtiğimi fark edince daha fazla sinirlendi. “Arabayı sağa çek,” dedi şoföre. Şoför dediğini yapıp yolun kenarına çekerken arka kapı ağır ağır açıldı. “Bundan sonrasını yürüyerek gidebilirsin. Bu da benim hoşuma gider.”
Arabadan atlayıp iki parmağımı alnıma götürdüm ve selam verdim alayla. “Et koy istersen, şişi fazla görünüyor.”
Kapıyı kapadı ve önümden hızla geçip gitti. Yağmur hızını arttırırken taksi bulana kadar yürüdüm ve karanlık bastırdığı zaman kendimi Mimoza sitesinin, A bloğunun kırmızı balonlu balkonunu saçak altında izlerken buldum. Ellerim ceplerimde, dişlerim arasındaki kürdanla birlikte sokak lambası tarafından aydınlanan balkonda oturan Evren’in hüzünlü bakışlarını görecek kadar yakındım. O ise hiçbir şeyi göremeyecek kadar kördü. Gerçekleri bilmeyecek kadar hüzünlü ve acılarını kusmayacak kadar yalnız. Elindeki fotoğrafı kalbine bastırırken hıçkırıkları geceye karışan yağmur damlaları arasında kayboldu. O gece o ağladı ben de izledim. O yalnız kaldı bende buna seyirci oldum. Babam yüzünden ağladı, babasını hatırladı ve hem annesi üzüldü hem de kendisi. Kaan Arın yine herkesin hayatını mahvetmeyi başardığından, onun adına mahcup olmaktan başka bir şey yapamadım. Sabah ezanı okunurken gözleri kısa bir an benim olduğum yere döndü. Görülmemek için iyice geri gittim ve sırtımı duvara yasladım. Kuytuda uyuyan köpek ezan sesine uyanarak miskin adımlarla yola indi. Karşıya geçip sitenin aralık kapısından içeri girdi ve balkonun altına doğru ilerledi. Köpeği fark edince oturduğu yerden kalkıp içeri gitti ve ben gitti zannederken birkaç dakika sonra elinde bir tabakla dışarı çıktı. Aşağı sarkıp tabaktakileri köpeğin önüne fırlattı ve köpek yemeği büyük bir açlıkla yerken başını balkonun mermer kenarına yaslayıp onu izledi. Bir süre sonra izlendiği fark etmiş gibi başını kaldırıp benim olduğum tarafa baktığında beni yine görememişti. Köpeğe son kez bakıp, başını göğe çevirdi ve el sallayıp içeri girdi. Balkon kapısını kapatınca bir daha çıkmayacağını anladım fakat ayaklarım gitmeye yeltenmedi. Saatlerdir ayakta olmama rağmen gidemedim. Gözlerim havanın soğuğuyla ağır ağır kapanırken omzuma dokunan el ile irkilerek açtım.
Dünkü hüznünü derinlere gömüp, üzerine toprak örten kadın karşımda duruyordu. Fotoğraflardaki halinden farkı yok ama yakından bakıldığında âşık olunacak kadar güzel. Dalgalı turuncu saçlarında tel tel beyazlar varken ela gözlerinin etrafını sarmış mor halkalar beyaz teninde parlıyordu. Dışarıdan bakıldığında, dul bir kadın olduğu düşünülebilirdi ama daha fazlası vardı. Kocasının ardından umutları hüzne bulanmış bir kadındı esasında. Babam tarafından en büyük acıya maruz bırakılmıştı. Hiçbirini hak etmezken, bir an da yalnız kalakalmıştı dünyada ve şimdi ayakları üzerinde durmaya çalışırken kızından alıyordu gücünü.
“Evine gitmelisin,” dedi beni kırmamaya çalışarak. Direkt defol deseydi de alınmazdım ama o kibar olmak istemişti.
“Özür dilerim,” dedim içtenlikle. O babam adına sandı ama özrüm kendim içindi. Hayatlarına izinsiz dâhil olmuştum. Babam onları uzaktan takip ederken onu durdurmak yerine seyirci olmayı seçmiştim. Her şeyden bihaber yaşamışlardı, hiçbir şey bilmiyorlardı.
“Babanın günahları, sana ait değildir. Kendini suçlama ama” dedi ve sustu. Omzumdaki eli koluma indi ve sıcak bir şefkatle hafifçe okşadı. “Evren’in buna karışmasını istemiyorum. Benim yaşadıklarımı yaşamayacak.” Ondan uzak dur demenin en masumane haliydi galiba kelimeleri. Bir katilin oğluna nasıl kibar davranabiliyordu? Nasıl bu kadar içine kapatabilmişti duygularını? Yorulmuyor muydu? Ben çok yorulmuştum mesela. İçimdeki nefreti, biriktirdiğim gözyaşlarını, dünyadan sakındığım kahkahalarımı, babama sarf etmek istediğim kelimeleri dışarı atamamak beni o kadar yormuştu ki on yedi değil kırk yedi yaşında hissediyordum.
“Onu koruyacağım,” dedim gözlerimi orada olmamasına rağmen balkona çevirerek. “Ona yaklaşmasına izin vermeyeceğim.”
Çünkü yaklaşırsa, her şey mahvolacaktı, her şey ve herkes.
Alarçin hiçbir şey demeden, dudaklarını yukarı kıvıran hafif bir tebessümle arkasını dönüp ellerini ceplerine soktu ve yavaşça uzaklaştı. Gülümseyişi… Anlamını çıkaramayacağım kadar tuhaftı hem de.
Gidişinin ardından başımı yere eğdim ve dişlerim arasına yeni bir kürdan koyup yürümeye başladım. Az önceki sokak köpeği bu sefer benim peşimden geliyordu. Güneş iyice yükselmiş, insanları yeni güne uyandırma seviyesine gelmişti. Servis saati gelmeden eve gittim ve babamla karşılaşmadan hızlıca duş alıp üstümü değiştirdim. Servis gelene kadar bahçede oyalandım. Uykusuz gecelere alışık olduğumdan, halsiz düşmemiştim. Üstelik dersleri dinlemek yerine uyumak için kullanmayı tercih ediyorum. En arka koltuktaki yerimi aldığımda, sabaha kadar önünde beklediğim sitenin önünde durana kadar sabırsızlıkla bekledim. Kimsenin yanıma oturmasına izin vermiyordum, bu yüzden bindiği gibi yanıma oturabilirdi. Başkasının yanına oturmasını da istemiyordum. Zaten Kadir abi geç kaldığını bildiğinden herkesi aldıktan sonra alıyordu onu. Dün beklediğimiz süreyi düşünürsek, şehir turu atsak anca inmiş olurdu.
Sitenin önünde durduk ve dakikalar sonra herkesi şaşırtacak bir performansla bahçe kapısını açıp kollarını iki yana açarak yüzünü kaplayan geniş bir gülücükle dışarı çıktı. Sanki sabah ezanına kadar ayakta kalıp, durmadan ağlayan o değilmiş gibi sekerek servisin yanına geldi ve aynı enerjiyle arabaya binip Kadir abi arabayı çalıştırmadan koşarak yanıma oturdu. Sakarlığa maruz kalmadan oturmayı başarması üzerine ona baktım küçük bir şaşkınlıkla. Her bindiğinde ya tökezliyor ya düşüyordu.
“Sakarlığını bugün evde mi bıraktın?” diye sordum alayla.
Onunla konuştuğumu fark edince kaşlarını kaldırarak bana baktı. Dudakları ağrımış olmalıydı bu kadar gülümsemeye.
“Sende beynini evde bırakmışsın,” dedi bilmiş bir gülüşün ardından.
“Neden ihtiyacın mı var?”
Bana attığı lafı ona geri yolladığım için gülüşü silindi nihayet ve gözlerini devirip ağzının içinde söylene söylene önüne döndü ama çok geçmeden sinirle bana döndü yeniden.
“Senin yanında gerek duymuyorum!”
“Sinirlenince çok güzel olduğunu biliyor muydun?”
“Tabii ki biliyorum,” dedi örgü yaptığı saçlarını havalı bir şekilde omzundan geriye atarken. Çok mütevazı çok.
“Dün yemeğimi yemiştin, unuttum sanma.” Bana doğru uzattığı işaret parmağına baktım kaşlarımı kaldırarak. Dün bir sürü şey olmuştu, tek hatırladığı küçük bir ısırık aldığım elması mıydı? Kabul çok da küçük bir ısırık değildi.
“Yemek dediğin şey elmaydı. Gerçek bir yemek sayılmaz.”
“Senin yüzünden eve aç gittim. Ya açlıktan ölseydim, şekerim düşseydi bayılsaydım ve bayıldığımda kafamı mermere çarpıp beyin kanaması geçirseydim? Bedelini mezarıma elma ağacı dikerek öderdin artık.”
“Açık söyle,” dedim gözlerimi kısıp iki dakikada kendini öldürdüğü senaryosuna inanmamın zor olduğunu belli etmek isteyerek. “Benimle baş başa yemek istediğinden elmayı bahane ediyorsun.”
Ağzı dediğimle kocaman açılırken gözleri de aynı şekilde büyüdü. “Sadece bana borcun olduğunu ve ödemen gerektiğini söylüyordum, nasıl bir bilinçaltın var?”
“Sadece sana yardımcı oluyorum güzelim,” dedim yüz ifadesiyle gülüşüm artarken. “Bahane üretmene gerek yok. İstediğin yemek olsun.”
“Yumruk istiyorsun anladığım kadarıyla,” dedi küçük yumruğunu havaya kaldırıp bana doğrulttuğunda. Annesinin performansından sonra kızının da ondan aşağı kalacağını sanmıyordum. Bu yüzden bileğini tutup kaldırdığı gibi indirdim ve çantasının üzerine koydum.
“Sakin ol güzelim, öğle yemeğinde birlikteyiz tamam merak etme.”
“Ya ben öyle bir şey mi dedim? Nerenden anlıyorsun lafları? Yemek falan istemiyorum, sadece elmamı ver yeter.”
Başımı salladım aşağı yukarı ama tabii ki onu takmadım. O da bunu anlayarak önüne döndü sinirle. Sabah ki zorlayıcı gülümseme yerine sinirli yüzünü görmek daha eğlenceliydi. Kızaran beyaz yüzü, sessizce kıpırdanan dudaklarını ve çatılan koyu turuncu kaşlarını görmek daha tanıdık hissettiriyordu. Samimiyetsiz bir yakınlıktansa samimi bir uzaklık daha çok memnun ediyordu beni.
“Bana bakıyorsun,” dedi yüzünü bana çevirmeden. Ona bakakaldığımın farkında değildim. Gözlerimi kırptım birkaç kere ve cama döndüm. Okula yaklaşmıştık. “Dalmışım,” dedim belli belirsiz bir sesle. Cevap vermedi.
Servisten inip okulun merdivenlerini çıkarken insanların üzerimize kitlenmiş dedikoducu bakışları umurumda değildi. Çok çabuk yayılıyordu bu okulda haberler ama müdire hala herkesi kardeş sanıyordu.
“Herkes bize bakıyor,” dedim sınıfımızın olduğu kata geldiğimizde. “Rahatsızsan halledebilirim.”
“Ortada bir şey olmadığı için beni bağlayan ve rahatsız eden bir durum da yok ama merak ettiğimden soruyorum,” dedi bana dönüp. “Nasıl halledeceksin?”
“Bizim de kendimizce yöntemlerimiz var güzelim,” dedim göz kırpıp ve sınıfa girdim. Peşimden gelirken homurdanıyordu.