Kangren Olmuş Anılar

3435 Words
Edebiyat dersi son yavaşlığıyla devam ederken, hocanın bahsettiği yazarı dinlemeye gayret gösteremiyordum. Gerçekten, Namık Kemal’i ve eserlerini bilsem, bana ne kadar faydası dokunabilir ki hayatta? Hani bir Jane Austen olsa ve Aşk ve Gurur’u yazmış olsa neyse. Bay Darcy ile Elizabeth’in aşkını okumak kadar eğlenceli olabilecekse bende bilirim İntibahı, Cezmi’yi okumayı ama milattan önceki yüzyıllarda kalmış, bu devirle alakası olmayan ve okusam da anlayamayacağım bir dile sahip eserleri okumaya çalıştığımda beynimin uzaylılar tarafından istilaya uğradığını hissediyorum. Tamam, benim de Türk edebiyatında sevdiğim yazarlar ve eserler var ama bu kadar eskiye ait değil. Sade bir dil kullanıp halkı edebiyatla buluşturma amacıyla yazdıkları bu eserleri hangi insan anlamış da kendine ders bilmiş merak konusu. Ben ilk kelimeden nakavt oluyorum, kitabın içine salyalarım damlıyor. Eğer o dili anlayan varsa, beri gelsin. “Evren.” Hocanın seslenişiyle tabletteki gözlerimi istemesem de kaldırmak zorunda kaldım. Okulun sitesini inceliyordum. Ondan bundan şundan herkes hakkında bilgi vardı sitede. Yöneticisinin kim olduğu tabii ki bilinmiyor. Hadi ama kim dedikodu yaptığını herkese duyurup linç yemek ister ki? Mantıklı bir karar ama sitenin ana sayfasında en yeni haberler başlığı altında duran fotoğrafı gördükçe kişiyi bulup saçını başını kopartma isteğim uyanıyordu. Onca kişi içinden, bizi mi buldun be vicdansız! Şimdi gel arka bahçeyi sen temizle yaratık seni. Başımı kaldırıp hocaya ‘bana mı dedin’ bakışı attım. Sınıfta benden başka Evren olmadığına üzüldüğüm sayılı anlardan birindeyiz. Adaşımla aynı sınıfta olmak, biri seslendiğinde hangimize seslendiğini bilmediğim için çok sıkıntılı bir durum oluyordu. Ama şimdi eğer başka Evren olsaydı soruyu üzerime alınmak zorunda kalmazdım. “Bize İntibahı anlatır mısın?” “Namık Kemal’in olan mı?” “Hayır, Şinasi’nin İntibahı.” Dalga geçip geçmediğini anlamak için Şinasi’nin eserlerinde İntibahı aradım ama yoktu. Dalga geçiyormuş yani. Sınıftan gülme homurtusu yükselince göz devirip hocaya çaresiz bir bakış attım. Ne olur benden bunu isteme, ne olur. “Tam on beş saniye önce anlattığım eseri anlatamayacaksan derste olmadığını varsaymamız gerekiyor ama tesadüfe bak ki buradasın Evren.” Dersi dinlemediğim ifşa olunca çaktırmadan tabletimin kilidini kapadım. Yoksa derse değil tablete girdiğimi anlardı. “Hocam kusura bakmayın, dalmışım.” Gülru hoca yaslandığı masadan ayrılıp Masal ile sıramıza doğru gelirken Masal’da oturduğu yerde diklendi. “Tablete bakarak mı dalmıştın?” “Başım önüme düşmüş daldığım vakit, yoksa tablette değildim hocam.” Yalandan kim ölmüş ki sen ölesin değil mi ama? Hoca mazeretime cevap vereceği esnada, Sina’nın yanında oturan Bulut ayağa kalktı bir anda. Bütün sınıf üzerimdeki ilgiyi ona yöneltirken az da olsa rahatladım. Yoksa hoca tarafından linç edildiğim ilk an değildi bu. “Bulut, bir sorun mu var?” “Molaya gidiyorum,” dedi ve Sina’nın omzuna vurdu yer versin diye. Ne molası bu Allah aşkına? Her gün, her ilk ve son derste çıkıyordu. On beş dakika sonra geri geliyordu. Üstelik üstünde sigara kokusu yok. Olsa anlarım. Neden kimsenin ona laf etmediğini anlamak için babasını görmek yeterdi aslında. Molaya gidiyorum diyor ve hocalar sesini çıkarmıyordu. Sinir bozucu bir durum. Biz, hocalar ‘dersi dinlemeyecek olan çıksın izin veriyorum’ dediklerinde bile çıkmaya korkuyoruz, çocuk molaya çıkıyorum deyip gidiyor. Oh be! Bulut sınıftan çıkarken ardından bakan hocaya döndü. “Bir sorun mu var?” “Hayır,” dedi hoca başını iki yana sallayarak. Ben olsaydım gururum izin vermezdi ona izin vermeye. Çıkamazsın arkadaş, otur yerine. “Çıkabilirsin.” “Evet, Evren.” Bulut’un arkasından attığım bakışları bölen hocanın sesiyle yeniden hocaya döndüm. “Bize İntibahı anlatan güzel bir yazı yazarsan, tabletine bakarak dersi dinlememiş olmanı unutabilirim.” “Tabii hocam.” En sevdiğim şey ödev yapmaktır zaten. Dersin geri kalanında aklım Bulut’ta olduğundan dinler gibi yaptım ama bir yanım hoca yine soru soracak diye tetikteydi. Hava da olabilirmiş gibi daha sıcak olmaya başlamıştı. Bulut nereye gitmişti yahu? Bak aklım almıyor, düşünüp duruyorum her şeyi ama olmuyor bulamıyorum. En olası şey bağırsaklarının bozuk olması ve iki de bir tuvalete gitme ihtiyacı duymasıydı ama tipinde öyle bir potansiyel yoktu. Yani çıkmaz bir sokak bu fikir arkadaşlar. Hiçbir şekilde nereye gittiğini bilememek canımı sıkıyordu. “Evren biz havuza iniyoruz,” diyen Masal’ın sesiyle zilin çaldığını fark ettim. Sina ile yan yana kafamın dibinde dikiliyorlardı. Canım sıkıldığından, sınıfın sıcaklığını çekmektense onlarla inmeyi tercih ettim ve ayağa kalkıp Masal’ın koluna girdim. Sina geçen gün izlediği filmi anlatıyordu. Komik bir filmmiş birlikte gitmeyi de teklif etti ama ben sinemaya gitmeyi sevmiyorum. Kapalı ve karanlık bir alan da yüksek sesle film izlemektense evde izlemeyi yeğlerim. Hem bizim hayatımız da filmlerden halliceydi. “Bir şey soracağım,” dedim böyle bir soruyu başka yere çekmeyeceklerini bildiğimden ikisine güvenerek. “Bulut, molaya gidiyorum deyip duruyor. Nereye gidiyor?” O olaylı fotoğraf siteye koyulduğu anda bütün okul görmüştü. Bu yüzden herkes bize bakıp fısır fısır konuşuyordu ama Masal ve Sina böyle bir şeyin olmayacağını biliyorlar, en azından ben kırk saat sinirle saydırıp ölümüne inkâr edince bilmek zorunda kaldılar. “Bilmiyoruz. Vallahi bütün okulun akıllarındaki tek soru bu. Bulut ne molasına gidiyor? Herkesin bu konu hakkında teorisi var. Uyuşturucu kullanımından, tuvalet molasına kadar.” “Belki uzaylılarla görüşme yapıyordur. Zaten kişiliğine bakarsak bu dünyadan olmadığını çok net söyleyebilirim.” “Neden ki?” dedim gülerek hafif şaşkınlıkla. Masal böyle düşünüyorsa, onun bu dünyadan olmadığına dair düşüncelerimde haklı çıkabilirim demektir. “Bu karaktere sahip bir insanın dünyadan olması tuhaftır da ondan. Şaka yapmaz, gülmez, bağırmaz bile. Bağırmaktan daha etkili bir ses tonu var çocuğun. Sınıftaki kimseyle, Sina dışında, konuşma gereksiniminde bulunmuyor. Çocuk resmen kapalı kutu. Geçen yıl biri omzuna çarptı yanlışlıkla, öyle bir bakış attı ki çocuk en son ona kahve getiriyordu özrünü kabul etsin diye. Hele bir ses tonu var. O konuşunca titreme alıyor bedenini. Buz kestiriyor buz.” Masal anlattıkça hem hak veriyor hem de yok artık diyordum. Gözlerindeki ifade ve ses tonu konusunda haklıydı ama ben güldüğünü hatırlıyorum. Sadece bana özel olması çok saçma olacağından Masal’ın yanlış düşündüğü seçeneğini tercih etmek daha mantıklıydı. Sadece bana güldüğünü düşünmek kadar saçma bir şey var mıydı Allah aşkına? “Ne abarttın Masal, çocuk gayet normal.” Sina Bulut’un konuştuğu tek kişi olmasının verdiği sorumlulukla arkadaşını savunurken Masal ona ters bir bakış attı. “Bende dünyanın en ünlü yazarıydım zaten Sina.” “Bu imkânsızmış gibi konuşma Masal.” “Sende beni heveslendirip umutlandırma,” dedi Masal somurtup göz devirerek ve bana döndü. “Bu arada, okul çıkışı seni bizim kafeye götürüyorum, itiraz yok. Limonlu tartımızı yemek zorundasın.” Masal’a limonlu tart hakkında üç paragraflık bir konuşma yaptığımdan limonlu tartı ne kadar çok sevdiğimi anlamıştı. Ve eğer konu limonlu tartsa, gitmeyeceğim yer yoktu. “Dediğin de laf mı şimdi? Tabii ki geliyorum. Şışt,” dedim Havuz salonundaki şezlonglardan birine oturan Sina’ya bakıp. “Sende geliyor musun? “Tabii ki güzellik,” dedi bana bakıp göz kırparak. “Ben olmadan eğlence olur mu üstelik konu yemek!” Kıkırdadım ve yanındaki şezlonga oturup ayaklarımı öne doğru uzatıp bileklerimde çaprazladım. Masal Sina’nın kendini beğenmiş gülüşüne yüzünü buruştururken yanıma oturdu ancak titreyen telefonu dikkatini üzerimizden sevgilisine yöneltmişti. “Masal offline oldu.” Sina gözlerini gerçekten offline olmuş Masal’a devirip bana döndü. “Sevgilisi denen zibidiyle konuşmaya başlayınca bizi unutuyor hemen.” “Siz ne zamandır arkadaşsınız?” Birbirleriyle uğraşma ve kavga etme dereceleri o kadar yüksekti ki sonrasında kahkahalarla gülmeye başlamaları tuhaf görünüyordu. Bu ancak uzun süreli bir arkadaşlığın göstergesi olurdu çünkü bir senelik arkadaşının yüzüne küfrettikten sonra başını kolunun altına sıkıştırmasına izin vermezdin. Yani ben vermezdim, Masal nasıl izin verebilmişti ki? “Anasınıfı mıydı? Kreş miydi? Hatırlamıyorum. Gözlerimi açtım, birkaç yıl geçti taşındık ettik ve bununla tanıştım.” Tahmin ettiğim gibi hatta daha fazlası. Anasınıfı nedir, doğduğun gibi kucağına düşseydin! “Taşındınız mı, nereden?” “İstanbul,” dedi ve beni yüreğimden vurdu. İnsan neden İstanbul gibi bir şehirden taşınırdı ki? “Annem İstanbul’un çok pis bir şehir olduğunu fark edince, beni orada büyütmek istemediğine karar vermiş, iki üç yaşındayken pılımızı pırtımızı toplayıp buraya gelmişiz.” “İstanbul’da mıydın?” Gözlerimin hevesle parlayışını engelleyemedim. İstanbul deyince akan sular donup kalıyordu, hayallerim o donmuş suda buz pateni yapıyordu. “İlk dört yıl. Sorsan hatırlamam.” “Biz hiç İstanbul’a gitmedik,” dedim omuzlarım düşerken büyük bir mutsuzlukla. Gözleri hayretle açıldı. Çok gezen birinin İstanbul’a gitmemiş olmasına inanamamıştı anlaşılan. “Ne demek İstanbul’a gitmedin hiç?” Masal bile mesajlaşmayı bırakıp bana döndürmüştü odağını. “Tüm dünyayı geziyorsun ama İstanbul’a gitmedin mi hiç?” Gitmedim çünkü koskocaman dünyanın içinde küçücük kalan bir şehir tüm anıları kangren edebilecek güçteydi. “Annem istemiyor,” dedim konunun derinine inmeye korktuğumdan olabildiğince yüzeyde tutan bir açıklama yapmaya çalışarak. “İstanbul ve Trabzon hariç her yere gitme hakkına sahibiz.” “Trabzon mu?” Bu sefer sadece Masal şaşkınlıkla karşıladı beni. Konuştukça insanları afallatıyordum öyle ki bir an akraba falan çıkacağımızı düşünmedim değil. "Evet. Aslen Trabzonluyum ben ama en son dört yaşımdayken gitmiştim. Sonra bir daha hiç gitmedik." "Annemle babamda Trabzon'da okumuş. Bizde hiç gitmedik ama annem oradaki anılarını anlatır durur." "Güzel şehirmiş," dedim içimi çekip başımı geri yaslarken gözlerimi kapatarak. Gözümün önünde internetten takip ettiğim fotoğraflar belirirken kendimi Trabzon’un yeşiline bıraktım. "Yeşilliklerle doluymuş." "Karadeniz'in incisi diye boşuna demiyorlar ya." Güldüm. Üçümüzün de bir şekilde ortak noktasının çıkması garip duruyordu ama ben kadere inanmayı tercih ettiğimden bu şehrin bana farklılıklar getireceğini çoktan kabullenmiştim. * Öğle yemeği saati geldiğinde Bulut çoktan herkesten önce sınıfı terk etmişti. Masal, Sina, Semih, Orhun ve Özge’yle birlikte kantine inerken dokuzuncu sınıflardan olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk utana sıkıla önümüzde durdu ve küçük beyaz bir kâğıdı bana uzattığı gibi arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Peşinden bir kâğıda bir ona bakarken Masal ve Özge kıkırdadılar. "Aşk mektubu mu verdi yoksa kız?" Gözlerimi devirdim. Küçük bir çocuğun âşık olma düşüncesiyle dalga geçmek kötü bir durumdu ama bir şey demek yerine ikiye katlanmış kâğıdı açıp üzerindeki güzel yazıyı okudum. 'Arka bahçeye gel.' Bunu yazma cesaretini gösterecek tek bir kişi vardı, o kişi de tabii ki Bulut'tu. Yoksa bu okulda arka bahçeye gönüllü bir şekilde gidecek ve beni de yanına çağıracak kimse yok. Bu yüzden gözlerimi kısıp içimde saydırmaya başlamadan derin bir nefes aldım. Gerçekten, bu sabah ki konuyu kapatmamakta ısrarcıydı. Lafı nasıl baş başa yemek yemeye çekti hala aklım almıyor. Sorunlu çocuk. Şimdi seni arka bahçede bir çarpıtayım da gör bakalım baş başa yemeği! Neden yemek yiyeceğinizi düşündün ki? Belki başka bir şey için çağırıyor. Başka neden çağırsın canım beni, sabah o kadar laf söyledim diye beni sinirlendirmek için yemek yiyelim bahanesiyle arka bahçeye çağırıyor işte manyak! “Siz gidin Masal,” dedim kâğıdı hırkamın cebine atıp. “Ben size yetişirim.” “Ne yazıyordu kâğıtta? Yoksa evlenme teklifi mi etmiş çocuk?” Az bak ya! Hala akılları çocukta. “He, evlenme teklifi etmiş. Bende gidip kabul edeyim şimdi cevapsız kalmasın çocuk.” Dalga geçişimin ardından gözlerimi devirdim. “Tuvalete gideceğim, önemli.” Sonunda gitmeme izin verip yollarına devam ettiler ve bende sinirli adımlarımı arka bahçeye yönelttim. Sen görürsün şimdi yemeği! Boş kafalı seni. Ego yığını, mavi gözlü megaloman yaratık! Sinirle arka bahçeye açılan büyük ve siyah demir kapının paslanmış kilidini açtım ve karşıma çıkan manzarayla olduğum yerde kalakaldım. Burada ölsem, kafamı kesip götüme dikseler, kimsenin ruhu duymazdı. Hani uzak olduğundan değil, karmaşık olduğundan. Mesafesiz dikilmiş, büyük ihtimalle kökleri birbirine dolanmış ağaçlar; çimenliğe yayılmış çalı çırpılar, kurumuş ve dikenlerle kaplı foluklar, camdan aşağı fırlatıldığını düşündüğüm çeşit çeşit çöpler ve aşağı doğru inen ıssız orman. Hangi zekâsını peynir ekmekle yemiş insan evladı okulu böyle bir yere yaptırır? Bunu kim akıl etti Allah aşkına? Bildiğim tüm duaları içimden okuyarak eşikten geçtim ve kapı arkamdan kapanırken geri dönme şansımı kaybettim. Umarım yemek bahanesine gözlerimi deşmez. Basamakları inip yerdeki çalıların çıtırtılı sesleri eşliğinde birkaç adım attım ve etrafıma baktım. Okulun duvarına yaslanmış eski bir bank vardı ama boştu. Ee bu beni çağırdı, kendisi nerede peki? Beni mi kandırıyor acaba? Bak sinirleniyorum! Sabahtan beri iyi uğraştı benimle. Sessizce etrafıma bakınıyordum çünkü insan burada adım atmaya korkar. Sanki öne gitsem yere açılmış tuzağın ağlarına takılıp yakalanacağım ve sesimi kimse duymadığından açlıktan öleceğim. Tanrım! Buradan gitmem lazım. Bulut salağı da yok zaten. Hayır, yani amacın ne? Ben üşenmeyip geliyorum sen yoksun, hoş ben niye geldiysem. Sanırım benim de zekâm yok. Geri dönmek için arkama döndüğüm anda karşımda beliren Bulut’la çığlık atarak geri kaçtım ve popo üstü yere çakıldım şak diye. Acıyla inlerken neredeyse kalbim yerinden çıkacaktı. Şuracıkta ölüp kalacağım yemin ediyorum. “Evren.” Bulut, sessizce arkamda belirmesi normal bir şeymiş gibi şaşırarak düştüğüm yere çömeldi. “Neden iki yüz yaşındaki dedenin ruhunu görmüş gibi çığlık atıyorsun?” Sence? İki yüz yaşındaki dedem karşıma gelse böyle mi tepki veririm be? O hiç değilse ses çıkartarak gelir, kapıya masaya vurur üç kere ‘ben geldim’ diye bende ‘hoş geldin’ der elini öperim. “Yüzün ölmüş dedemden daha korkunç da ondan! Geri zekâlı!” Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalıştım ama ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. “Korktun mu?” “Sessiz sessiz yaklaşıyorsun sinsi gibi! Seslenmek o kadar zor mu? Kalbim yerinden çıkacaktı neredeyse. Zekân ormana mı kaçtı? Akıl edemedin mi şu saçma arka bahçede tek başıma dururken sessizce arkamdan yaklaşınca kalp krizi geçirip ölebileceğimi? Ceset üzerine kalmasın diye beni arka bahçeye de gömerdin sen kesin!” “Üzerine de elma ağacı dikerdim.” Yaptığı göndermeye çok komikmiş gibi yalandan güldüm ve dudaklarımı yeniden eski haline döndürüp sinirle somurttum. Dalga geçiyor bir de benimle. Sorunlu çocuk! Kaşlarımı çatıp oturduğum yerde doğruldum. Neyse ki bugün kısa eteğini giymemiştim. Annem sürekli düştüğümden herhangi bir kazaya fırsat vermemek adına okulun şortunu da almıştı. Böyle düşünceli annem olmasa her düşüşümde iç çamaşırı gösterisi verirdim insanlara. “Niye çağırdın beni buraya? Yine yemek diye mi tutturacaksın yoksa. Bak üst üste dedim sana amacım seninle baş başa yemek değil. Nerenden anlıyorsun lafları?” Dudağı sağa doğru alayla kavislenirken kaşları yay gibi gerilmişti. Gözlerindeki muzip ifadeyle yüzüme bakarken yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşündüm. Kesin en alakasız yeri kaptı, şimdi bana sataşacak diye beklerken başını yana çevirip yerden bir şey aldı ve gözüme tuttu. O ne be? “O ne?” “Tırmık diyorlar,” dedi elindeki dikenli çubuğa bakarak. Korkuyla yerimde diklenip yerden destek alarak geri kaçtım. Sinirlenip kafamı delmez değil mi? “Ne yapacaksın onunla?” dedim korktuğumu belli etmemek için baya çaba sarf ederek. Hayır, soruyorum ki önden bileyim ona göre tedbirimi alayım. Zaten o da hemen söyler ne yapacağını. Katilliğin ilk kuralı yapacağın hamleyi önceden söylemektir. “Tırmıkla ne yapabilirim?” deyip sinsi bakışlarını cani bir gülüşle taçlandırdı. Allah’ım ölmek için fazla erken değil mi? Hani birde mekân kötü, keşke yatağımda olsaydım. Ay! Ölecek olmam yetmiyormuş gibi bir de çarpılacağım gitmeden. Tövbe Allah’ım tövbe. “Bil... Bilmiyorum.” Keşke kekelemeseydim. Korktuğumu anlayıp daha da hırslanır şimdi bu manyak. Tırmığın ucunu bırakmadan üzerime doğru gelince ne yapacağımı şaşırdım. Yumruk yaptığım ellerimle yüzümü siper alırken başımı aşağı eğdim ki ilk darbede gözümü çıkarmasın. “Çok gencim,” dedim birden. “Ölmek için çok gencim. Üstelik okulda ölürsem ruhumu üstüne salar asla rahat bırakmam. Bulaşıcı tarafımda vardır yani.” “Dışarıdan öyle gözükmüyorsun,” dedi ve biraz daha yaklaştı. Kaçış yolu bulmak için etrafıma bakındım hızlıca. Keşke ölmeden yemek yiyebilseydim. Böyle boş mideyle ölünür mü? “Adamına göre muamele yaparım,” dedim yaklaştığı anda geri kaçarken. Çalılar canımı acıtıyordu ama şu an gerçekten umursayamayacağım, kusura bakma popçiğim. Son bir nefesi ciğerlerime doldurup yumruk olmuş ellerimi açtım ve iman gücümle omuzlarından ittirerek geriye düşmesini sağladım. O ne olduğunu anlamadan ayağa kalkıp yönümü düşünmeden koşmaya başladım. Şu an o ıssız orman bile daha az tehlikelidir, en azından tırmıkla katledileceğime kurda kuşa yem olur ekosisteme fayda sağlarım. Ben koşmaya devam ederken arka bahçeyi kaplayan kahkahalar adımlarımı yavaşlatmaya başladı. Bana mı gülüyor o? Neden gülüyor? Kaçışım mı komik? Neye gülüyorsun neye? Arkamı döndüm yavaşça. Bulut, kahkahaları durmak bilmezken yere yatmış karnını tutuyordu. Bir dakika, kahkaha mı atıyor o? Bulut. Hani şu yüzü gülmeyen, suskun çocuk. Şu an tırmıkla ölecek olduğumu bilmem bile harekete geçiremedi beni. Öyle durmuş kahkaha atışını izliyordum. “Komik mi?” dedim duymayacağını bilmeme rağmen kendi kendime. Tamam, gülmesine şaşırmıştım ama bu kadar fazla neye gülüyordu? Komikse bana da söylesin bende güleyim. Her an gülmeyi bırakıp tırmığı alarak bana saldırma ihtimali olmasına rağmen yanına yaklaştım. Bu bir numara olabilirdi değil mi? Gülerek beni afallatıp ona yaklaşmamı isteyebilirdi. Durdum. Ölüme kafa göz dalacak halim yoktu. “Neye, neye gülüyorsun sen?” “S… sana,” dedi kahkahaları arasından. Gözleri gülmekten yaşarmıştı. Of şu mavi gözler olmasa çekinmeden yumruk atardım ama kıyamıyordum. Yanlış anlamayın Bulut’a değil, mavi gözlerine. Çünkü mavi göz tamam mı? Öyle her elini atanın mavi gözü olamıyor bu dünyada. Bakın bana, annemin gözleri ela ama babamın gözlerini almışım. Kahverenginin ne güzelliği var ki. Gözlerimi kıstım. “Öldüreceğin kişilere önceden güler misin, yoksa bu da oyununun bir parçası mı?” “Evren,” dedi gülmesi yavaş yavaş dururken ve doğrulup dağılmış saçları yüzüne düşmüş halde bana baktı. Bakma öyle bakma! Katil matil demem öperim. Öperim mi? Ne dedim ben? Ay bana bir şeyler oluyor. Bayılacağım galiba, öpmek nedir? “Gerçekten seni tırmıkla öldüreceğimi mi sandın?” Kaşlarımı çattım anlamayarak. Sonra yavaşça çarklarım dönmeye başladı ve aydınlandım. Kaşlarım düzelirken ellerimi belime koydum sinirle. Benimle-dalga-geçmişti! “Şu an sana yapacağım işkenceleri kafamda listelediğimde en korkunç korku filmleri bile yanlarında sönük kalıyorlar. Kafanı kopartıp tırmığın ucuna geçirmekle, şu çalıları teker teker derine işlemek arasında gidip geliyorum.” Ayağa kalktı benim gibi ve karşıma dikildi. Tırmığın ucunu uzun demir sopaya takıp, yere destekleyerek yaslandığında gülüşünün kırıntıları hala yüzünde dolanıyordu. “Saf olan sensin, ölecek olan neden ben oluyorum?” “Yüz ifadeni görsen sen bile kendini öldüreceğine inanırdın gerzek!” Çığırışımla yüzünü buruşturdu ve tırmığı bana uzattı. Ne yani? Onu öldürmemi mi istiyor? Zevkle! “Al bakalım.” Tırmığı elinden alıp ona doğrulttuğum esnada bileklerimi tutarak durdurdu beni. Kocaman olmuş gözlerine baktım alayla. “Ne oldu korktun mu Bulut Bey?” “Kızım sakin ol, beni öldür diye vermedim onu eline.” “Ne diye verdin o zaman? Bir tırmık başka ne işe yarayabilir ki?” “Temizlik?” dedi ellerini iki yana açıp etrafı göstererek. Beynimin ağır çalışan çarklarını zorlayarak hızlandırdım ve ne demek istediğini anladım. Beni buraya çağırmasının sebebi birlikte yemek yememiz değildi, temizlikti! Rezillik. Allah’ım karşısına dikildiğim andan beri yemek deyip duruyorum ve onun tek derdi temizlik, düpedüz rezillik! “Ne alaka temizlik şuan da? Yemek saatindeyiz.” Karnım aç karnım! Aç ayılar bile oynamazken ben nasıl oynayayım? Başını yana eğdi ve çapkın bir gülüşle yüzüme baktı. “Sen buraya benimle yemek yemeye mi geldin?” Ağzım sonuna kadar açılırken gözlerimi kıpırdaştırdım peş peşe. Yine istediği yerden anlamıştı lafı. Çıldırmak üzereyim sayın seyirciler! “Hayır!” desem de nafileydi. Arkadaşın egolar beyni kapladığından hayır türü cevapları kabul etmiyordu. “Evet!” dedi sesini yükselterek ve işaret parmağını arkadaşını ispiyonlayan çocuklar gibi bana doğru salladı. “Seni buraya çağırınca yemek borcumu ödeyeceğimi sandın.” “Yok artık! Dayak istiyorsun sen gerçekten!” “Yalan konuşunca burnunun kızardığını biliyor muydun?” Burnumu tuttum hızla. Gerçekten kızarmış mıydım? “Bilmiyordum!” “Öğrendiğin iyi oldu bundan sonra dikkatli olursun.” Dikkatliden kastı fondöten sürmem mi acaba? Bu saatten sonra benden yalancısı mezarda. “Allah razı olsun!” Tırmığı yere atıp arkamı döndüm ve demir kapıya ilerledim. Burada kaçarak uzaklaşmam gerekiyordu çünkü durdukça sinir sistemim geriliyordu. Ayrıca rezilliği çiğköfte gibi tavana atmış direkt ağzıma düşürmüştüm. Biri beni kollarımı tutup bağlamalı, ağzımı bantlamalıydı. Başka türlü bu huyumu bitirebileceğimi sanmıyorum. “Dur bakalım güzelim, nereye gidiyorsun?” “Yemek yemeye cehenneme, gelecek misin?” Bir dakika… Güzelim mi? Güzelim mi dedi o bana? Yoksa ben mi yanlış duydum? Hey kalbim, heyecanlanma ve yerine çöm. Yanlış duymuş da olabiliriz. “Oraya da mı gelmemi istiyorsun?” Eğer konuşmaya devam ederse Fransızca bildiğim tüm küfürleri acımadan yüzüne çarpacağım. O yüzden susmasını tavsiye etmek dışında yapabileceğim hiçbir şey yok. “Cehennem bizim mekân, tabii ki gelirim.” Bana doğru gelmeye başladığı anda benden günah gitmişti. “Va te faire mettre!” diye bağırdım tüm gücümle. Dil yeteneğim sayesinde harika aksan yapıyordum ama şu an için tek derdim küfredebilmekti. İnsanı düşürdüğü hala bakın! Gerçekten saçımı başımı yolmak istiyorum şu an. “Ne dedin?” tepkisi başka zaman olsa bana komik gelirdi ama şu an gerçekten sinirden ölüyorum. “Jean-foutre!” Dudağını diliyle ısırıp dişledi ve gözleri kısılana kadar tüm sevimli-sizliğiyle güldü. “Fransızca küfür ediyorsun değil mi? Hoşuma gitti.” Şu an baştan aşağı kırmızı olduğuma eminim. Direkt kendimi havuza atsam, ancak eski beyaz halime geri dönerim. Hâlbuki sabah ne kadar mutluydum. Hava güzeldi, tüm gece ağlamıştım ve gram uyku uyumamıştım ama ona rağmen gülümsemek için kendimi zorlamıştım. Annem dün hiçbir şey olmamış gibi uyanıp bana kahvaltı hazırlayınca bende ona uyum sağlamayı seçmiştim. Üzülmemek için mutluluğu içime aşılamaya çalışıyordum ki normalde mutlu olmam çok kolaydır. Dünü düşündüğünüzde mutlu olmak bile zorlaşıyor inanın ve ben kendimi mutluluğa endekslemişken Bulut denen connard sinirlerimi bozmayı öyle güzel başarmıştı ki insanın hayretle alkışlayası geliyordu. Tebrikler, başardınız! “Connard!” diye bağırıp arkamı döndüğüm anda alnımı çarptığım demirle birlikte sarsıldım. “Evren,” Bulut’un sesi çınlayan beynimin içinde dört dönerken kaymaya başlayan görüntüye karışan mavi gözler gördüğüm son şey oldu. Gerçekten ölüyorum galiba Allah’ım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD