“Evren.”
Adımı duyuyordum. Adımı duyuyordum ama gözlerimin önünde dans eden yakışıklı, kaslı ve çekici gülümsemelere sahip manken denebilecek adam yüzünden sese kulak veremiyordum. Yakışıklı adam üzerindeki yazlık gömleğin düğmelerini teker teker çözerken yüzündeki çekici gülümseme annemin yanlış yere park ettiği arabayı çeken çekiciler gibi ağır ağır genişliyordu ve kalbimi ısıtıyordu.
“Evren.”
Ah hadi ama. Biraz kısık sesle konuşun. Şurada ne güzel manzaram var, onu bozuyorsunuz. Yakışıklı şey gömleği kaslı kollarından sıyırıp üzerime fırlatırken kıkırdadım. Şapşal ve yakışıklı şey kasları güneşin altında sütlü çikolata gibi parlarken nereden bulduğunu anlayamadığım hortumu kafasına tuttu ve soğuk sular kısa siyah saçlarından süzülerek kaslarına iniş yaptı. Allah’ım kesin öldüm cennete geldim bu şey de huri.
“Evren.”
Yakışıklı huri aynı yavaşlıkla üzerime eğilirken utançla gömleği yüzüme tuttum. Yaklaşma ayol, utanıyorum. Kıkır kıkır gülerek bileklerimi tutmuş ellere uyum sağladım ve gömleği yüzümden çekip yakışıklı huriye baktım. Hurinin kahve gözleri bir anda maviye dönmüştü. Mavi gözler gerisinden kumral dağınık saçları ve beyaz teni getirirken dudaklarım dehşetle aralandı.
Ama esmer hurim vardı benim. Nasıl bir anda Bulut’a dönüştü o huri? Öldüm de cehenneme mi geldim yani?
“Evren.” Ay bir de konuşuyor bu. Diğeri konuşmuyordu. Yanağıma dokunan parmakların buzluğuyla irkildim. Ölünce hissedebiliyor muyuz? Öldüysem babamı görebilir miyim? Burada buluşabiliriz değil mi? Ama annem? Annemi yalnız mı bıraktım ben şimdi? Annemi kaybedip babamı mı buldum? Gözlerim yaşlarla dolarken karşımdaki mavi gözler endişeyle döşendi. Annemi bırakmış olmamın verdiği hüzünle hiç çekinmeden gözyaşlarımı serbest bırakmıştım. Öldüysem, ağlamaktan çekinmeme gerek yoktu artık değil mi?
“Neden ağlıyorsun güzelim?” Bulut’un güzelim diyen sesiyle ellerimi bileklerinden kurtarıp yüzüme kapadım. “Annem,” dedim boğuk sesimle içimi çekerken. “Annemi yalnız bıraktım. Nasıl ölürüm nasıl?”
“Evren,” dedi yine ama bu sefer dudakları gülüyordu. Islak yanağımı okşadı usulca. “Ağlama, ölmedin.” Alnımdaki elimin ardından ağlayan gözlerle ona bakıyordum.
Burnumu çekerek elimi yüzümden indirdim. “Ölmedim mi?”
Başını iki yana salladı. “Ölmedin.” Doğruldum hızla. Bu sefer yakınlığımızdan dolayı kafalarımız çarpışmadan geri çekilmeyi akıl etmişti. Bu hem kafam hem de akıl sağlığım için iyi bir fikirdi. “Ne demek ölmedim. Kafamı çarptım, huri vardı, dans ediyordu, yalan söyleme bana!”
“Ölmedin ama bayıldın. Bende seni revire götürdüm.”
“Revire mi?” Her dediğine soruyla karşılık vermemden sıkılmış olacak ki gözlerini devirdi ve odayı gösterdi işaret parmağıyla. Başımı çevirip revirin içini incelemeye başladım. Beyaz duvarlar, üç tane basit hastane yatağı, ecza dolabı, tansiyon aleti ve şeker dolu kavanoz. Umarım bu şekerler hastalar içindir. Okul dağın tepesinde kentten uzakta olunca, benim gibi vakalar için reviri uygun görmüş olmalıydılar ama ben reviri bu kadar başarılı ve geniş beklemiyordum. Resmen minyatür bir hastane acili vardı karşımda. Yatak bile rahattı siz düşünün. Yeniden Bulut’a döndüğümde, yatağın yanındaki sandalyede oturmuş bana baktığını gördüm. Her şey onun yüzündendi.
“Kafamı çarptım diye mi bayıldım?” diye sordum ağzımın içinde homurdanarak. Alnımın ağrısı, kafamı çarptığım demiri hatırlatınca yüzümü buruşturdum. Kafasını çarpıp bayılan ilk insan falan olmam gerek. Böyle şeyler genellikle filmlerde olmaz mıydı?
“Hayır, onunda etkisi var tabii ama açlıktan bayılmışsın. Bir de uykusuzluk.”
“Açlık mı?” dediğim anda guruldayarak kendini belli eden midemi buldu ellerim. Gerçekten acıkmıştım ve yemek yiyememenin tek sebebi bu salak çocuktu.
“Seninle yemek yemediğim için buna dayanamadın ve kollarıma yığıldın. Bu kadar çok mu istiyorsun yemek yemeyi?”
“Evet,” dedim sızlanarak ama ne sorduğunu ve sorusuna verdiğim cevabı fark etmem havaya kalkan kaşlarının etkisiyle saniyeler sürdü. Sızlanışımı yarım kesip başımı kaldırdım ve ellerimi havada salladım. “Hayır. Yemek istiyorum ama kırk bininci kez söylediğim gibi seninle değil. Direkt midemle, baş başa yemek istiyorum.” Şimdi şöyle bir buçuk İskender, kola, künefe, adana, köfte ekmek… Midemde açlık isyanını başlayıverince sabır dilemek için geriye düşürdüğüm başımla tavana baktım.
“Madem bu kadar çok istiyorsun,” dedi başını aşağı yukarı sallarken. “Sana yemek ısmarlayacağım.” Gerçekten beni rahat bırakacağını düşündüğüm için aptal falan olmalıyım. Ellerimi yüzüme örtüp ciğerlerimdeki tüm havayı oflayarak dışarı bıraktım.
“Beni yoruyorsun Bulut.”
“Sana iyilik yapıyorum güzelim.”
Oha. Gerçekten güzelim diyor. “İyiliği kendine beyin alarak yap lütfen. Duydum ki egosunu bırakana beyin bedavaymış.”
“Sen memnun musun? Ona göre gideyim.”
Orta parmağımı kaldırıp yapmacıktan gülmek dışında cevap vermedim. Arsız ve terbiyesiz yanımı açığa çıkartıyordu bu çocuk resmen. Başımın ağrısı hafifleyince yatağın rahatlığına alışıp uyumaya başlamadan önce kalktım ve üzerimi düzelttim. Ben kalkınca koltukta gözlerini kapamış uyuyan Bulut’ta kalktı. Uykulu kızarık gözlerine baktım kaşlarımı çatarak. Dün gece o da uyumamıştı anlaşılan.
“Uyusana sen, neden peşimden gelip duruyorsun?” Esas amacım uykusunu bölmemesiydi ama bunu biraz daha sert tonda söyleyince peşimi bırakmasını ister gibi çıkmıştı. Eh peşimi bırakmasını istediğim de doğruydu.
“Yeni eğlencem sensin, yanındayken canım sıkılmıyor.”
“Soytarın mıyım ben senin? Defol git manyak mıdır nedir?”
“Tercih etmiyorum,” dedi omuz silkerek ve benden önce çıktı odadan. Şeytan diyor ki, o gitsin sen yat yatağa uyu da uyu, ama işte! Peşinden revirden çıkıp kapıyı kapattım. Şekerim nasıl düşmüşse yerden kalkmak bilmiyordu. Her an okulun duvarlarını yemeye başlayabilirim.
Boş midemi elimle kontrol altına almaya çalışırken huysuzluğumu üzerimden atmadan Bulut’a baktım. “Kaç saat baygın kaldım ben?”
“Öğle arası bayıldın, son dersteyiz. Yani üç saat.”
“Oha! O kadar saat nasıl baygın kaldım ya.”
Benim gibi şaşırmış olacak ki başını aşağı yukarı salladı ve aşağı inen merdivenlere yönelirken ben basamaklara bakıp düşemeye çalışırken bana baktı. Düşmek gibi bir derdi yoktu sanırım. “Bende bayıldığın esnada öldüğünü düşündüm ama sonra kendi kendine konuşmaya başlayınca ölmediğini anladım.”
“Konuştum mu?” Omzunun üstünden adımlarına ayak uydurmakta güçlük çeken bana baktı. O ne kadar rahat iniyorsa ben bir o kadar yavaş iniyordum. Yeni ayılmış, aç ve normal hayatında sakar bir insan merdivenleri düşmeden inemezdi. “Hiç durmadan hem de.”
“Yalan konuşuyorsun şu an. İnsan baygınken konuşamaz.” Konuşabilir mi? Konuşamasın ne olur, ne olur!
“Ben yalan konuşmam. Ya doğruyu söylerim ya da susarım.” Gözlerimi kısıp iğrenerek baktım sırtına. Yalan konuşmazmış, yalan konuşmayan insan mı olur? En basitinden pembe de olsa beyaz da olsa illa ki yalan söylersin.
“İyi halt ediyorsun,” dedim ama salak saçma bir şey söyleyip söylemediğimi merak ettiğimden hızımı arttırıp Bulut’a yetişmeye çalıştım. “Ne söyledim peki? Çok mu rezillik, az mı rezillik?”
“Az rezillik,” dedi başını bana doğru eğip. “Desem de inanma. İçinden çıkan sapığa inanamadım. Bir an namusumu kirleteceksin sandım. Korkutucusun.” Gözleri sahte bir korkuyla açılmış başını iki yana sallıyordu inanamayarak. Gözlerimi devirdim ve omzuna vurdum sertçe. “Abart az daha abart. Ayrıca yaptığın şeyi unuttum sanma, sana hala öfkeli bir boğanın kırmızı renk görmüş hali gibi kızgınım.”
“Tırmıklı fanteziler diyorsun yani,” dedi heyecanla gülerken. Kaslarını şişirmek istercesine yumruklarını sıkarak kollarını hava açtı ve hiç beklemediğim bir anda kolunu omzuma doladı.
“Ne yapıyorsun Bulut? Bıraksana salak mısın?” Ben kurtulmaya çalıştıkça kafamı koluyla sıkıştırıyordu ki ne saçım düzgün kalmıştı ne yüzüm. Canımı falan almaya çalışıyordu galiba çünkü başka açıklaması olamaz.
“Ya zaten tüm okula yakalandık yalandan yere, şimdi şu halde görseler ne derler tahmin edemiyorum.” Herhalde evlilik yolunda adım adım ilerlediğimizi yazarlar siteye, bak yine sinirlendim.
“Bana bu kadar yakın olmak seni heyecanlandırıyor biliyorum güzelim ama yapabileceğim bir şey yok.”
“Uzak durabilirsin!”
“Heyecanlandığını kabul ediyorsun yani?” Başımı kaldırıp tahminen boğduğu için kızarık olan yüzüme dönük yüzüne baktım. Kendi kendimi şu salak çukura attığıma inanamıyorum gerçekten.
“Hayır, kabul etmiyorum, sende beni bırakıyorsun. Nefes alamıyorum geri zekâlı.”
Kolunu birazcık gevşetse de başım hala ona yapışıktı. Kola bak, yılan gibi mübarek. “Saçların çok uzun,” dedi aşağı inerken sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi. Görmemesi imkânsız değil mi? Ama salak olduğu için buna şaşırmıyorum. Salak ve dengesiz olmak ona has bir özellik olmalıydı.
“Ne olmuş yani?” Ben seviyorum saçlarımı. Kısa olduğunda daha kabarık oluyorlar ve onlarla uğraşmak uzun saçla uğraşmaktan daha zor oluyor.
“Hiç,” dedi omuz silkerek. Omuz silkince koluna dolanmış boynumda onunla birlikte hopladı. Rahat duramıyordu. “Hoşuma gitti.”
“İyi o zaman kestireyim.”
“Bahse varım en son üç sene önce kestirmişsindir.” Kaşlarım dediğiyle çatıldı. Bunu nereden biliyordu ki? Tahmin mi etmişti? Öyleyse altıncı hisleri baya kuvvetliydi.
“Nereden bildin?” Tek gözünü kırptı. Keşke bunu yaparken tikli insanlara benzeseydi de dalga geçebilseydim. Maalesef göz kırpışı bile havalıydı geri zekâlının. “Ben bilirim.”
Bahçeye çıkıp yan yana merdivenlere oturduk. Sonunda kolunu omzumdan çekmişti. Masal gelmediğimi fark edince aramış, o da ona bayıldığımı şu an revirde olduğumu ve okul çıkışında çantamı getirmesini söylemiş. Anlayacağınız benim telefonumla, ben baygınken baş başaymış. İnşallah içini karıştırmak gibi bir hata yapmamıştır. O kadar pervasız ve çılgın değildir değil mi? Ayrıca telefonda Bulut’la konuşan Masal’ın, çıkışta kafelerine gittiğimiz anda beni soru yağmuruna tutacağına dair tehlikeli hislerim var. Umarım bu konuyu boş vermeyi tercih eder ve sadece limonlu tart yeriz.
İkimizde susmuş boş okul bahçesini doldurmaya başlayan servislerin park etme çırpınışlarını izlerken bir an gaza gelip ‘mola diye nerelere gidiyorsun sen bakayım?’ demek istedim ama eğer böyle bir soru sorarsam, beni mi merak ediyorsun, diye sorarak konuyu istediği yere çekerdi. Yani ikinci bir sinir krizini kaldıramam bundan mütevellit sustum ve artık açlıktan kramplar giren mideme sarılarak onu sakinleştirmeye çalıştım. İlk defa bu kadar uzun süre aç kalmıştım ve buna şaşıran midemin isyan etmesi pek de mantıksız değil.
“Temizlik işi de yattı,” dedi benim midemi teselli çabalarımı bölerek. Onun yüzünden yemeğe gitmek yerine arka bahçeye gidip bayıldım, hala temizlik mi diyor?
“Çok istiyorsan gider temizliği yaparsın, ne diye beni öğle arasında temizliğe çağırdın ki? Sizin oralarda öğle molası yok mudur?”
“Can sıkıntımı geçirmek için temizlik yaparım. Çok ideal bir alışkanlık değil mi?”
“Kızlar bayılıyorlardır. Hatta gündeliğe eve çağrıyorlardır. Bizim eve de temizlikçi arıyorduk, gelmek ister misin? Annem karşılığında sana elbise diker,” dedim laf atmanın verdiği hazla sırıtarak. Sonra yine gözlerinde bana laf atmak üzereyken oluşan his belirdi. “Beni eve atmaya mı çalışıyorsun? İstesen direkt gelirdim güzelim.” Lafı yemiş olmamı umursamadığımı göstermek amacıyla ikinci olarak sinirimi bozan kısma odaklandım.
“Şunu demekten vazgeç.”
Kaşları kalktı. “Neyi?” Gözlerimi devirdim. “Güzelim deme bana.”
“Neden? Eski sevgilin sana güzelim diyordu da sana onu mu hatırlatıyorum?” Hayır, babamı hatırlatıyorsun geri zekâlı. Hiç tanımadığım babamı hatırlatıyorsun. Annemin masallarındaki babamı hatırlatıyorsun.
“Eski sevgilim yok. Sadece o kelimeyi sevmiyorum. Güzelimmiş. Çok banal.” En güzel hitap şekli belki de…
“Ne diyeyim o zaman?”
“Hiçbir şey,” dedim ellerimi çeneme yaslayıp gözümü uzaktaki ormanlığa dikerken. “Hiçbir şey deme.” Neden bir şey deme ihtiyacın olsun ki? Adım var benim. Annem boşuna mı takmış adımı bana?
“Martı,” dedi birden bire. Hani kuş dese anlardım ama martı ne alakaydı ki? “Martı mı?"
“Evren!” Kalabalığın içinden adım çağrıldığında Bulut’un kalabalığa dönmüş yüzünü ve kitlenmiş gözlerini fırsat bilerek sağ profiline bakmayı kestim ve boğazımı temizleyip bana seslenen Masal’ı bulmak amacıyla etrafımda döndüm. Gözlerim kalabalığı tararken çenemi tutan Bulut kafamı doğru yöne çevirerek yardımcı oldu. Masal’ın deli misali havada salladığı kollarına karşılık bende delirdim ve kollarımı salladım.
“Ben gidiyorum,” dedim Bulut’a. Sonunda ondan kurtulup kafamı dinleyebilecektim. Hafifçe el sallayıp arkamı döndüğümde beni takip ettiğini anlamam çok sürmedi. Neden peşimden geliyordu ki? Bizim servisimiz karşıdaydı.
“Nereye geliyorsun?”
“Bir randevum var,” dedi bana bakmadan. Yine duvar indirmişti duygularının önüne. Kalabalık görünce içine kapanıyordu ama benim yanımda coşup savuruyordu. Garezi banaydı anladığım kadarıyla.
“Peki, bu durum bana neyi açıklıyor?” dedim randevusunun canımı sıkmadığına kendimi ikna etmek amacıyla. Madem randevun var, neden beni kasıyorsun o zaman? Sapık mısın sen?
“O servise binmem gerek.”
Masal ve Sina’nın yanına vardığımda onu umursamamaya çalışarak Masal’dan çantamı alıp teşekkür ettim. Bulut’un çantası yoktu, defteri de yoktu. Kalemi bile yoktu çocuğun. Okula neden geliyordu ki o zaman?
“İyi misin? Bayıldığını duyunca çok korktuk.”
“Açlıktan bayıldım ya sorun yok.”
“Alnındaki kızarıklık ne o zaman?” Kaşlarımı çatarak parmaklarımı alnıma götürdüm. Kafamı demire çarptığımda kızarmış olmalıydı.
“Kafamı çarptım, önemli değil.”
“Yaşadığına emin miyiz?” dedi Sina alayla gülerek. Gülüp şakadan omzuna vurdum ve servise bindim. Masal’la yan yana iki kişilik koltuğa oturduğumda sorunun bizim servise ait olduğunu anladım. Ben arabaya bindiğim anda acelesi varmış gibi hemen gaza bastığından ve oturacağım yer en arkada olduğundan düşme tehlikesi atlatıyordum ama şimdi düşmeden oturmayı başarmıştım. Sanırım günlük rezillik kotamı doldurmuştum. Ben cam kenarına, Masal yanıma, Sina öndeki iki kişilikte oturan sarışın çocuğun yanına otururken arabaya Bulut bindi ve gözleriyle hızlı bir tarama yaptıktan sonra ilerledi. Ben yine arkaya geçeceğini düşünsem de bizim olduğumuz yerde durunca başımı kaldırıp kısık gözlerle baktım ona ‘ne iş?’ dercesine. Hayrola kardeş bir sorun mu var?
“Masal sen Sina’nın yanına geç.” Öküz. Öyle mi denir? Kibarlıktan yoksun ayı. Masal, Bulut’un onunla muhatap olmasına şaşırdığından gözlerini kırptı birkaç kere. “Ön dolu,” dedi sonra kendine gelip yutkunarak. İnsanların üzerinde ne çeşit bir etkiye sahip olduğunun farkında mıydı bu çocuk? “Geçemem.”
Sarışın çocuğa baktı başını eğerek. Çocuk kulaklıklarını kulağından çıkarmadan Bulut’a baktı. Hiçbir şey demesine gerek kalmadan çocuk çantasını aldı ve arkalara geçti. Gerçekten öküz.
“Artık boş.” Masal ne yapacağını bilmeyerek bana döndü. Gözlerimi kocaman açıp başımı iki yana salladım kalkma dercesine. Tüm yolumu zehir etmesine izin veremezdim.
“Hala bekliyorum,” dedi bıkkın bir tonda. Yakışıklı olmasan dayağı yerdin suratına, tek güvencen güzel yüzün yani.
“Hayır, Masal kalkma. Ben seninle oturmak istiyorum.” Kalkmasın diye inadına bacaklarımı bacaklarının üzerine uzattım. Çocukluk mu? Evet. Umurumda mı? Hayır. Masal ikimize bakar dururken kaşlarımı çatıp işaret parmağımla ön koltuğu gösterdim. “Çok biliyorsan sen otur öne.”
Gözlerini kıstı benim gibi ve her hareketi ayrı uyuşukluktayken koltuğa oturdu. Araba çalışırken bacaklarımı indirip zaferle arkama yaslandım. “Evren,” dedi Masal ve iki koltuk arasından Bulut’un siniz bozucu yüzünü keserken sessizce. Başımı ona çevirdim.
“Ne iş?”
“Ne, ne iş?”
“O iş,” dedi gözleriyle önündeki koltuğu gösterip. Koltukla ne işim olabileceğini düşünürken, koltuğa oturan şahısla ilgili olduğunu anlayınca gözlerim sonuna kadar açıldı ve kafamı kopartırcasına iki yana salladım.
“Yok, iş falan nereden çıkardın?”
“Nereden mi çıkardım? Tel-“ dediği anda Bulut’un başı bize doğru hafif hareketlendi. Hızla işaret parmağımı dudağıma bastırdım.
“Sonra konuşuruz Masal, karnımı doyurduktan sonra.”
“Sen öğle yemeğinden beri bir şey yemiyor musun yoksa?”
“Birileri sağ olsun, yemek yerine sinir yedim.” Gülüp gülmediği görmedim ama görmeme gerek yoktu. Dışından olmasa bile içinden kıs kıs güldüğüne emindim.
Servis meydanda durduğunda kapalı gözlerim açıldı. Omzumu dürten Masal’ın peşinden kalkıp servisten sağ salim inmenin şerefi ve uykumun açılması amacıyla kollarımı iki yana açıp esnedim. Omzumdan katur kutur sesler çıkınca güldüm. Bende böyle bir manyağım işte.
“Ne taraftan gidiyoruz?” Tarta yaklaştıkça heyecanım artıyordu. Sanki buradan alabiliyordum kokusunu.
“Bu taraftan.” Gösterdiği yöne döndüm. Sina kafeye varana kadar Masal’ın annesi Nehir teyzenin yaptığı yemekleri anlattığından adımlarıma mukayyet olamıyordum. Yol da inadına bitmek bilmiyordu.
“Baştan uyarayım,” dedi Masal içeri girmeden önce beni durdurarak. “Bizimkiler normal değildir. Aklını şaşırtabilirler.”
“Bende normal değilim Masal, merak etmene gerek yok.”
“O zaman,” dedi ve kuş sesleri eşliğinde kafenin kapısını açtı. Burnuma vuran yemek kokularıyla gülümserken gözlerim hülyalı bir iç çekişle kapandı.
“Ayaz Taşdemir!”
Kapadığım gözlerim duyduğum kadın sesiyle açılırken, sesin geldiği tarafa döndüm. Kısa kahverengi kıvırcık saçlı arkası dönük duran kadın annesi olmalıydı. Sinirle bağırdığı adam ise babası.
“Duymuyormuş gibi yapıyor bir de! Ayaz sana diyorum!”
Adam kulağına taktığı kulaklıklar ve önündeki bilgisayarla birlikte en köşedeki masaya kurulmuş, lira bozuyor keyif bozmuyordu. “Yok, bu adam yüzünden kafamı kaybedeceğim bir gün. Gel diyor illa kulaklıklarımı kopart. Klavyeme tükür. Tuşları sök.” Söylene söylene adama doğru gitti ve hiç acımadan kulaklıkları çıkartıp adamın ona bakmasını sağladı.
“Masal gözlüm?” dedi sanki az önce esip gürleyerek kulaklığını çıkartan o kadın değilmiş gibi rahatlıkla. “Bir şey mi oldu?”
“Ayaz,” dedi Nehir teyze başını yana eğip daha ılımlı olmaya çalışan bir tonla. “Mutfağa gelmen gerekiyor. İki saattir sana sesleniyorum. Orkestra gelecek birazdan, hazırlık yapmam gerek.”
“Güzelim yazı yazıyorum, kendin idare etsen olmaz mı kızlar birazdan gelirler.” Ayaz amca geldiğimizi fark etmemişti bile. Gerçi, Nehir teyzenin de duyduğuna dair şüphelerim vardı. Bizde salak gibi kapının orada dikilmiş onların bizi fark etmesini bekliyorduk.
“Kavgayı bırakıp bize odaklanmaları çok zor, bitirmelerini beklememiz gerek,” dedi Masal özür dilercesine bakıp. Özür dilemesine gerek yoktu aksine ben bu ikiliyi seyrederken eğlenmeye başlamıştım. Sina ile ikisini seyretmek gibiydi.
“Kızlar gelene kadar limonlu tartın pişmesi gerek Ayaz. Seni mi bekleyeceğim? Kalk iki dakika yardım et sonra tekrar yazarsın.” Ayaz amca Nehir teyzenin gözlerine bakmaya devam ederken onu duymamış gibi bir anda laptopa döndü hızla yazmaya başladı. Masal babasının senarist olduğundan bahsetmişti. Herhalde yeni bir film yazıyordu ve ilhamı kesinlikle karısının gözleriydi.
“Ben konuşuyorum ama havaya konuşuyorum herhalde. Duydun mu beni? Kalk artık. Yoksa-” diyerek kocasının kulağına eğildi ve bir şeyler söyleyerek gözlerinin kocaman açılmasını sağladı. Ne söylediyse artık… “Tamam, tamam kalktım!”
Yazmayı bırakıp eşi için ayağa kalktığında aralarındaki boy farkı aniden arttı. Buna rağmen eğilerek eşini yanağından öptü ve gülerek kolunu omzuna attı. Birlikte bizden tarafa döndüklerinde nihayet fark edilmiştik. Bizi gördükleri anda kaşları şaşkınlıkla kalktı.
“Masal? Ne ara geldiniz?”
“Siz atışırken,” dedi her zaman karşılaştığı bir manzara olduğu için alışkanlıkla ve beni de peşine takarak yanlarına götürdü. Sina çoktan kendini tezgâhın arkasına atmış kurabiyeleri götürüyordu.
“Arkadaşım, size bahsetmiştim hani yeni gelmişti. Evren.”
“Limonlu tart aşığı,” dedi Nehir teyze parmağını bana doğrultarak. Gülerek başımı salladım. “Sizde ustası olmalısınız.”
“Eh yani,” dedi yerinde gururlanırken. “Var bizim de birkaç yeteneğimiz.”
“Yalan konuşuyor, tek yapabildiği limonlu tart.” Ayaz amcanın onunla uğraşmasına gülerken Sina ağzı kurabiyelerle tıka basa dolu halde yanımıza geldi ve tepsiyi gösterdi.
“Bu kurabiyeleri Nehir teyzem dışında kim yapabilir ki?” dedi ama ağzı dolu olduğu için pek anlaşılır kelimeler kullanmadığından anlamak yerine ne söylediğini tahmin etmeye çalışmıştık.
“Kimin tarafındasın lan sen?” dedi Ayaz amca kaşlarını çatarak. Sina korkuyla ağzındakileri yutarken elini kalbine vurdu sertçe. “Tabii ki seninleyim kaptan, emret öleyim!”
“Ulan Sina!” Ciddiyetini Sina’nın komik suratına bakarak kaybederken güldü ve omzuna vurdu sertçe. Kocaman adam, Sina’ya hafif dokunsa üç metre uçardı. Ya da az önce yuttuklarını kustururdu. Neyse ki böyle bir şey olmadı da hala yemek yemeye midem kalabildi.
“Ayakta kaldınız kızım geçin oturun istediğiniz yere. Bizim mutfakta işlerimiz var. Geliriz yanınıza.”
“Yardım edebilirim,” dedim gerçek bir gönüllülükle. Sanırım mutfakta yardımcıları yoktu ve ben de mutfakta anneme kıyasla daha yetenekliydim. En azından internetten izlediğim tarifleri aklıma kaydedip gerçeğe dökebiliyordum. Tart hariç. Kendi ağız tadıma uygun tartı bir türlü tutturamıyorum.
“Hayır, olmaz öyle siz oturun. Aç mısınız? Tart daha pişmedi, olana kadar bir şeyler yiyin.”
“Aslında tartı nasıl yaptığınızı izlemek istiyorum. Ben de evde deniyorum ama hiç güzel olmuyor.”
Bir süre bana ayıp olup olmayacağını düşündü ama sonra ne kadar istekli olduğumu görmüş olacak ki kabul etti. Sevinçle yerimde zıplayıp ellerimi çırptım. Ben sevinmiştim ama Masal bu durumdan hoşlanmamıştı. Nedenini de birkaç saniye sonra Nehir teyze kocasını azat edip üçümüzü de mutfağa atadığında anladım. Saçlarımızı toplamak için lavaboya gittiğimizde Masal söyleniyordu.
“Benim yüzümden mutfağa girdin sende. Pek sevmiyorsun anlaşılan.”
“Annem sağ olsun, hevesim kalmadı. Kendisi okula gitmeyi bıraktığından beri mutfakta.”
“Neden okulu bıraktı ki?”
“Kardeşim Öykü,” dedi saçlarını tepede güzel bir topuz yaparken. Keşke bende o kadar başarılı olabilsem. “Ona hamileyken çok zorluk çekti. Doğduktan sonrada yumurtalıkları kötü haldeydi, anneannemden gelen genetik bir hastalıktı baya hastanede kaldı. Sonrasında devam edemedi. Babam da o mutlu olsun diye burayı aldı, şarkı söylüyor yemek yapıyor kendince mutlu ama bizi de bıktırıyor.”
“Şu an iyi değil mi?”
“Görmüyor musun? Sabah altı da açıyor dükkânı, gece iki de anca kapatıyor zor alıyoruz eve.”
“Çok eğlenceli görünüyor bence.” Onun gibi saçlarımı tepede topuz yapmak istesem de benimki annemin tabiriyle gafula benziyordu. Yani o tatlıyken ben limondum.
“İstersen bir günlüğüne değiş tokuş yapalım, inan bana senin ki daha eğlencelidir.”
“Benimki çoğu zaman melodram,” dedim aynadan ona bakıp gülerken. “Çoğu zaman da aksiyon. Hatta gezi programı bile olabilir.”
“Bulut’u unuttum sanma,” dedi gözlerini kısarak. “O konuyu ayrıyeten konuşacağız.”
Geçiştirmek için ellerimi temiz olması için güzelce yıkadım ve ameliyata girmek üzereymiş gibi havaya kaldırdım. “Annen bekliyor annen, bekletmeyelim kadını.”
“Benden kaçabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun küçük hanım,” diye bağırdı arkamdan. Omzumun üstünden ona baktım gülerek. “Senden kaçmıyorum ki, mutfağa gidiyorum Masal.” Lavabodan çıkıp mutfağa gitmek için yeniden kafenin içine girdiğimde hala ona bakıyordum.
“Önüne bak önüne çarpacaksın!” dedi ve tam o anda göğsüm sert bir şeye çarptı. Başımı önüme çevirip beni iki metre geriye öteleyen cisme baktığımda karşımda duran çocuğu görmemle gözlerim kocaman oldu. Hayır, bu sefer Bulut’a değil başka birine çarptım. Evet, evet tebriklerinizi çıkışta alacağım.
“Özür dilerim,” dedim çocuğun üzerimdeki gözlerinin etkisinden sıyrılmaya çalışırken. Gözleri siyaha yakındı ve beyaz tenine değişik bir hava katıyordu. Kahverengi saçları düzenli bir şekilde taranmıştı. Oldukça… Düzenli ama serseri bir havaya sahipti. Bulut’un tam tersi.
Bulut ne alaka şimdi? Neden onunla karşılaştırma gereği duydum ki çocuğu? Ayrıca, saniyeler içinde nasıl gidebilmişti? O kadar hızlı gidebilmesi mümkün müydü? Hani giderken laf bile atmamıştı, garip.
“Önemli değil,” dedi çocuk dudağı iki yandan yukarıya doğru kıvrılırken. Eliyle saçlarını karıştırınca ayrı bir sevimli durmuştu. “Ama dikkatli yürümelisin.”
Yüzümü buruşturdum başımı iki yana sallarken. “Ben ve dikkat kötü üvey kardeşleriz. Birbirimizi sevmiyoruz.” Güldü. Masal’ın öksürüğüyle birbirimize attığımız garip bakışlar son bulurken kısaca tekrar özür dileyip peşinden mutfağa gittim. O neydi be öyle?
“Kızım iki dakika içinde nasıl başarıyorsun rezil olmayı gerçekten çözemedim.”
“Ben düz yolda sakız çiğneyerek yürürken sakız boğazıma kaçtığı için boğulup yere kapaklanmış bir insanım Masal, artık birine çarpmışım, başımı patlatmışım falan bana hiç batmıyor.”
Kısa bir an yüzüme ‘gerçekten mi’ der gibi bakıp omzuma vurdu gülerek ve kenarda duran önlüklerden birini boynumdan geçirip kendi önlüğünü bağlarken tezgâhta limon rendeleyen Sina’nın yanına gitti. Bende ipleri bağlayıp ellerimi yeniden yıkadım ve Nehir teyzenin yanına geçtim. Hamur malzemelerinin hepsini çırpıp karıştırdıktan sonra üzerini kapatıp dolaba koyduk. Bu süre içinde fırın 180 derecede yanık bekliyordu. Yarım saat sonra hamuru merdaneyle açmaya başladık. Benim şeklim yuvarlaktan öte, kareden hallice, üçgenden uzaktı ama onun elleri buna alışkın olduğundan hamuru yusyuvarlak olmuştu. Önümüzdeki turta kalıbına serip kenarlarını yapıştırdık. Üzerine çatalla delikler açıp yağlı kâğıtla örttük ve kuru fasulye koyduk. Nedenini sorduğumda kabarmasını engellemek için olduğunu söyledi. “Ben böyle yapmıyordum!” dedim sonunda sorunumu bulduğum için sevinçle ellerimi çırparak. Karnım hala açtı ama tart yapıyor olmak harika hissettirdiğinden unutmuştum. “Birçok kişi bilmez bu yöntemi. Şimdi böyle yirmi dakika pişecek, sonra fasulyeleri alıp yirmi dakika daha pişireceğiz.”
Hamur pişerken limonlu sosu yaptık ve soğuyunca tartın üzerine dökerek dolaba koyduk. Benim üç saatte yaptığım işi, o bir saatte yapmamı sağlamıştı. Şaheserimin tadına bakmak için sabırsızlanıyordum ama ondan önce başka şeyler yemem gerekiyordu yoksa bayılacağım.
“Şıtt,” dedim mutfağın bir köşesinde soyma doğramayla uğraşan ikiliye. Aynı anda başlarını kaldırıp benden tarafa baktılar. “Ne iş, sesiniz soluğunuz çıkmıyor.”
“Sen kimsin ve Evren’e ne yaptın?” Sina’nın ani bağırışıyla yerimde sıçradım. Yine ayrı saçmalıyordu anlaşılan.
“Ne diyorsun Sina?”
“Elmanın kokusu beynine çarpıyor bunun maruz gör ablası,” dedi Masal başını iki yana sallayıp Sina’ya acıyan bakışlarla bakarken. Sina ise gözbebeğini yukarı kaldırmış, yalnızca korkutucu beyaz gözlerle elmayı kokluyordu. Masal elindeki bıçakla havada yuvarlak çizerek beni işaret etti. “Saçın başın pudra şekeri olmuş bu arada.”
“Ne?” Mutfaktan hızlıca çıkıp müşterilerin ‘nereye koşuyor bu deli’ bakışları eşliğinde tuvalete gitsem de köklerime kadar inen tozlardan kurtulmayı başaramadım. El kurutma makinesini de denedim ama işe yaramadı. Aksine daha çok yayılmasını sağladı ve saçlarımı kabarttı. Saçlarımı yine toplayıp en azından yüzüm temiz olsun diye elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa gidecektim ama çalışanlar gelmiş olacak ki Masal ve Sina mutsuzları mutfaktan azat olmuş cam kenarındaki yeşil koltuklara oturmuşlardı. Bende yanlarına gidip yorgunluğumla birlikte koltuğa çökme niyetindeydim ama kafeden içeri giren Bulut ile birlikte olduğum yerde kaldım. Hani, randevusu yok muydu bunun? Ne işi var burada şimdi? Ve neden bana doğru geliyor?