En karanlık anlarda yine güneş doğar mıydı? En çıkmaz dediğin yoldayken çıkış insanın karşısına çıkar mıydı? İnsan ne olursa olsun dipten tepeye çıkabilir miydi? Hepsine evet cevabını verecek binlerce insan vardı. Belki de bu cevap, umut tacirlerine özeldi ama insanı da ayakta tutuyordu. Beni de ayakta tutan bu cümlelerdi. Buna zorundaydım.
Ben Arya Aksoy. 25 yaşındayım. Tek bildiğim ismim ve soyadımdı. Geçmişime dair hiçbir şey hatırlamıyordum. 18 yaşımdan öncesi sisli bir denizdi. O sisli denizde kaybolmuştum. Tam bir ay komada kalmıştım. Gözlerimi açtığımda karşımda biri vardı. Bana gülümsüyordu ama benim beynim bomboştu.
Ayrıca bütün her yerim sızlıyordu. Yüzüm ve vücudum da sargılarla kaplıydı. Çünkü yüzümde ve vücudumda derin yaralar olduğu için bir sürü ameliyat geçirmek zorunda kalmıştım. Ayşegül ablam bana gülümseyerek “Merhaba,”demişti. Ben ise hiçbir şey hatırlamadığım için ağlamaya başlamıştım. O bunu fark edince bana her şeyi anlatmıştı.
Trafik kazası geçirdiğimi, kazada ailemin öldüğünü söylemişti. Beni kazadan o kurtarmıştı. Hem ailemi hatırlamıyordum hem de yetim kalmıştım. Üstelik yapayalnızdım, kimsem yoktu. 18 yaşında bir çocuk için büyük bir travmaydı. Ayşegül abla ise beni hiç bırakmadı.
Onun sayesinde çok çabuk toparlanmıştım. Bana gerçek aile sıcaklığı vermişti. Onun da seneler önce kocası ölmüş, oğlu da kaybolmuştu. Bu hayatta yaşayan tek akrabası ablası Neriman ve yeğeni Sinem’di. Sinem benim de en yakın arkadaşlarımdan biriydi ama geçmişini kaybetmiş biri gerçekten biriyle arkadaş olabilir miydi?
Hala geçmişe dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Geçmişte bir boşluk vardı ve o boşluk asla dolmuyordu.
En çok kalbimde…
Sanki orada yaşayan biri vardı ama onu hatırlayamıyordum. Bazen rüyalarıma giriyor, onunla el ele dolaşıyorduk. Bu boşluk her geçen gün daha da büyüyordu.
Ayşegül abla olmasa kesin kafayı yerdim. Hatta destekleri sayesinde okuyup öğretmen olmuştum ama atanamamıştım. Ayşegül ablanın küçük bir sahaf dükkânı vardı ama eskidi gibi iş yoktu. Maddi açıdan çok zorlanmaya başlamıştık.
Tam 7 senedir o bana bakmıştı. Şimdi benim de eve katkı sağlamam gerekiyordu. Ayşegül abla bunu her söylediğimde bana kızıyordu fakat çok zorlanıyordu. İstanbul gibi bir yerde yaşamak çok zordu. Bu sefer kararlıydım. Ona söylemeden küçük işlerde çalışacaktım.
Odanın içinde volta atarken dışarıya baktım. Buradan deniz biraz gözüküyordu. Her denizi gördüğümde kalbim çok hızlı atıyor, geriliyordum. Bunun nedenini bilmiyordum. Neyi biliyordum ki? Perdeyi çekince telefonum çalmaya başladı. Sinem arıyordu. Hemen açtım.
“Sinem, ne oldu? İş bulabildin mi?” diye sordum.
İlk defa bir yerde çalışacaktım bu yüzden heyecanlıydım. “Evet, buldum. Bu akşam İstanbul’un en ünlü ve güzide otellerinin birinde davet var. Garson olacağız, hazır mısın? Sen pek bu işleri yapmadın ama bence yaparsın be kuşum. Çok iyi para veriyorlar.”
Alt dudağımı büktüm. “Yapmak zorundayım ama Ayşegül abla bilmesin. O, asla izin vermez.”
“Kuşum sen deli misin? Teyzem önce benim sonra da senin bacaklarını kırar. Akşam bize geleceğini söyleyip evden çık. Anneme de söyledim. Teyzemi oyalayacak. Asıl bomba ne biliyor musun?” diye sordu.
Kim bilir, aklında neler vardı? “Bomba olan neymiş?”
“Bu gece oraya ne yakışıklılar gelecek, haberin var mı senin?”
Göz devirdim. Amacım kimseyle flörtleşmek değildi, tek istediğim para kazanabilmekti. “Sinem bize ne! Sen yine hayal alemlerine mi daldın? O tipler bize bakmaz. Onların sevgililerini sen hiç gördün mü?”
Zengin insanların seçtiği insanlar da onlar gibi zengin oluyordu. Bizim gibi sıradan insanlara bakmazlardı. Sinem ise bunu anlamıyordu. “Of, Arya! İki dakika hayal de kurdurtmuyorsun. Sanki içlerinden birini nikahına al, dedik. Azıcık, gözümüz gönlümüz açılır. Hem sen hiç aynaya bakıyor musun? Afet gibisin!” dediğinde sert soluk aldım.
Mavi gözlerim, açık kahverengi saçlarım ve beyaz tenimle dikkat çekiciydim. Belki de 18 yaşımdan önce böyle güzel değildim. Bir sürü ameliyat geçirmiştim. Elim istemsiz sağ yanağımın kenarındaki ize gitti. Fazla belli olmuyordu ama dokununca o acıyı hissediyordum.
“Gerçekten hiçbiri umurumda değil, para lazım! Ayşegül abla geçen ay kredi borcunu kocasından kalan yüzüğü satarak ödedi, biliyor musun? Bunu duyunca artık benim de bir şeyler yapmam gerektiğini fark ettim. Akşam da tek derdim, para kazanmak.”
Sinem iç çekti. “Teyzem neden bize söylemiyor ki? O yüzüğü ona eniştem almıştı. Annem hikayesini anlatmıştı. Kötü olmuş. Sen canını sıkma. Akşam alacağımız parayla gidip yüzüğü geri alırız çünkü bahşişler de var.”
Gülümsedim. “Teşekkürler, Sinem. Akşam görüşürüz.”
“Görüşürüz akşam, bakalım bizi neler bekliyor? Öptüm seni!” deyip telefonu kapattı. Telefonu yatağın üstüne bırakıp derin nefes aldım. Bu gece o yüzüğü alacak parayı kazanmak zorundaydım.
**
Sungur Alp Çakıroğlu
-Trabzon-
Karadeniz’in tam karşısındaydım. Tıpkı adı gibi karaydı. Kara delik gibi herkesi kendine çeker, yok ederdi. Önceden bana huzur veren Karadeniz, tam yedi önce hırçın dalgalarının içine çektiği hayatımdan sonra acıdan başka bir şey vermiyordu.
“Sen benden sevdamı aldın, Karadeniz! Dalgalan be Karadeniz al içimdeki bu acıyı! Al ki seni affedeyim!”
O günden sonra Karadeniz eskisi gibi dalgalanmıyordu. Sevdamı içine hapsettikten sonra durulmuştu. Karadeniz dalgalansa acım da dinecekti. O artık benim kalbimde dalgalanıyordu. Kalbimin tam ortasında… İçimden söküp aldığı o acı…
Ben Sungur Alp Çakıroğlu, Trabzon’un en büyük mafyası ve bu bölgenin lideriyim. Her şeye sahiptim ama o yoktu. Kalbim onun boşluğunu dolduramıyordu. İstesem de dolmazdı.
O ellerimden kayıp gitmişti ama kalbi her an benimleydi. Viran olmuş kalbim bir gün onun güzel yüzünü görünce kendine gelecekti ama o ölmüştü. Bunu kabullenmek çok zordu. Seneler geçmişti ama kabullenemiyordum.
O arabadan herkes sağ çıkmıştı ama yoktu. Onun bedeni Karadeniz’in derin sularına gömülmüştü. “Ah, Liva’m, sen gittikten sonra hiç benim halimi düşündün mü? Sen bana hep çok güçlüsün derdin ama ben sen yokken güçlü değilim. Seni benden alanlardan intikam alacağım, güzelim. Hepsinin nefesini keseceğim! Hepsinin…”
Kalbimdeki acı artarken geri döndüm. Sahilin kenarında korumalarım beni bekliyordu. Sert ve ciddi bir şekilde yürümeye başladım. Bugün tam yedi yıl olmuştu. Normalde o günler denize açılırdım ama iki saat sonra İstanbul’a gitmem gerekiyordu.
“Abi, telefonun çaldi. Ziya abi aradi. Selma ablayla dağ evindeler, senlan önemli bir şey konişacakmiş.”
Kaşlarım çatıldı. Babam beni neden arıyordu ki? “Tamam, eve geçelim. Özel jeti hazırlatın. İki saate gidiyorum.”
“Hazır, abi. Merak etma.”
Kafamı salladım. Dağ evine doğru giderken babamın ve annemin benimle ne konuşacağını merak ediyordum. Neredeyse yarım saat sonra gelmiştim. Arabadan inip eve ilerledim. Eve girdiğimde annem ve babamı gördüm. Babam tekerlekli sandalyede, annem de koltukta oturuyordu. Çay içiyorlardı.
Babam beni fark edince “Geldun mi uşağum? Geç karşuma! Senlan konişmam gereken muhim bi mesele var,” dedi. Anneme baktım. O da üzgündü. Tam karşılarına oturdum.
“Baba, fazla zamanım yok. Bir şey mi oldu?”
Babam sert bir soluk aldı. “Uşağum, biliysun ki bölge lideri deduğun evli olur ama sen evli değilsun. Bu yüzden…” dediğinde sertçe ayağa kalktım. Direkt “Hayır!” dedim.
“Baba, hayır! Ben asla evlenmem! Benden her şeyi isteyin ama bunu istemeyin! Bugün Karadeniz’in sevdamı benden alalı yedinci senesi! Siz bana ne diyorsunuz? Baba ben evlenmem!” diye bağırdım.
Annem ayağa kalktı. Kolumdan tuttu. Sakinleşmem imkansızdı. “Sungur Alp, uşağum sen bu ailenun başina geçtun. Ben de kahroliyrum ama evlenme vaktun geldi. Sevdani yüreğune gömeceksun ve evleneceksun!”
Kafamı sertçe iki yana salladım. “Ana olmaz!” dediğimde babam konuşmaya devam etti. “Biliysun ki masadaki birinun kiziyla evlenmen gerekmektedur. Turan Boztepe’nin kizi Rümeysa ile evleneceksun. Uşağum, Liva öldi. Onun babasi bile bu evliluğun olmasini destekliyor. Geleneklerumuz bu şekilde işliyor. Sen bu masanun başindaysan evleneceksun.”
Sertçe ona baktım. “Baba, ben Sungur Alp Çakıroğlu’yum! Asla bu dediğin olmayacak! Asla! O kız benim karım olmayacak! Bu akşam İstanbul’a gidiyorum. Siz de bu işin olmayacağını Turan Boztepe’ye iletirsiniz. Masada bir hain var, ben onu bulamadım. Sen evlen diyorsun! Ya hain oysa! Baba bu masanın başında ben varsam ben ne dersem o olur! Hayde selametle!” diye bağırdım.
Annem “Fuşki yiyenun uşaği!” diye bağırdı.
Babam da “Senun şarap çanağina! Evlenmek zorundasun! Ula, başlarum senun o gavur inaduna! Ayni anana çekmişsun!” diye arkamdan bağırdı. Annem ona tepki gösterirken ben çoktan dışarı çıkmıştım. Arabaya binmeden sertçe tekerleğe vurdum.
Bu evlilik asla olmayacak! Evlenmem gerekirse bu benim istediğim şekilde olacaktı.
**
Arya Aksoy
Akşamüzeri evden çıktım. Ayşegül abla çok sorgulasa da sonunda çıkabilmiştim. Sinem ve ben otobüsle otele gelmiştik. Otel gerçekten çok büyüktü. Böyle bir otele gelmem için anca garson olmak gerekiyordu yoksa buranın geceliğini benim karşılamam çok zordu.
Bazı insanlar zenginlerin hayatlarını izlemeye gelmiş gibiydi. Onlardan biri de bendim. İç çektim. Bize klasik garson kıyafeti vermişlerdi. Verdikleri kıyafeti giyip saçlarımı at kuyruğu yaptım. Bizimle en az 7-8 kişi daha vardı. Dışarı çıktığımızda bir kadın hepimize tek tek baktı. Buranın müdürüydü. Sinem, ben ve birkaç kişiyi seçti.
“Siz servis yapacaksınız.”
Diğerlerine mutfağı işaret etti. Kadın bize birkaç kural anlattı. “Davet az sonra başlayacak! Herkes içeriye geçsin. Misafirlerimiz gelmek üzere. Sorun istemiyorum! Sorun çıkartan parasını alamaz! Kendini kapıda bulur!”
Kafamızı sallayıp içeriye girdik. Etrafı inceledim. Tam dizilerdeki gibiydi. Herkes çok şık elbiseler giyiyordu. Sinem yanıma yaklaştı. “Baksana, hepsi çok yakışıklı.”
Ona doğru döndüm. “Sinem, duymadın mı? Bak, bu gece gelecek o paraya ihtiyacımız var. Yapma!” dediğimde ofladı.
“Of, Arya.”
Yanımdan uzaklaştı. Derin nefes alıp servis yapmaya başladım. Her geçen saniye daha da kalabalıklaşıyordu. Bazıları bana tepeden bakarken bazıları gülümsüyordu. En azından şu ana kadar her şey sorunsuz ilerliyordu.
Bu geceyi atlatıp o parayı aldığımı hayal ederken tam o anda bir şey oldu. Ben birine içki bırakıp geri dönerken birine çarpmam ve elimdeki içkilerin adamın üstüne dökülmesi bir oldu. Aynı zamanda da ayağım kayınca üstüne doğru düştüm. Belimden kavradı. Ben ne yapacağımı şaşırırken elim ayağıma dolaşmıştı.
“Özür dilerim,” deyip kafamı kaldırdım.
Bir çift kahverengi gözle göz göze geldim. Çok yakışıklı bir yüzü vardı. Ademelmasının yavaşça inip kalktığını fark ettim. Gözlerime derin derin baktı. Ben de baktım. Sanki bakmam gerekiyordu. Sanki o gözler çok tanıdıktı. İlk defa böyle bir şey yaşıyordum.
Sonra kokusu… o koku ve gözler kalbimin hızını artırdı. Ben de yutkundum. O bana bakmaya devam ederken nefesim kesilmişti. Dudaklarımı araladım ve yeniden “Özür dilerim,” dedim.
Sanki kendine gelmişti. “Önemli değil, dikkatli ol!” dedi, boğuk bir sesle.
Gözlerini benden hiç ayırmadı. Tam o an “Arya!” diyen sesle yutkundum. Kesin para alamayacaktım. Adamın bakışları ona doğru döndü. Belimdeki elini çekti. Ben de döndüm. “Ne yaptın sen? Efendim, çok özür dileriz. Hemen telafi edelim.”
Bakışları sertti. “Önemli değil, dedim! Benim hatam! Arya’nın suçu yok!” dediğinde kadın şaşırdı. Ben de şaşırdım. Ona doğru döndüm. Minnetle ona baktım. “Tekrar, özür dilerim.”
O ise sustu. Hiçbir şey söylemedi. Gözlerindeki o derinlik hala devam ediyordu. Neden bu kadar dikkatli baktığını anlamasam da utanarak yanından ayrıldım. Koşarak kızların yanına gittim.
Sinem şaşkındı. “Arya, resmen denize düşüp yılana sarılmak bu olsa gerek. Sen kime çarptığını biliyor musun? Ama çok yakışıklı, değil mi?” diye sordu. Söylediklerini anlamıyordum. Garson kızlar da kıkırdadı. Bu adamı bir tek ben mi tanımıyordum?
“O kim ki?” diye sordum.
“O, Trabzonlu en tehlikeli mafyalardan Sungur Alp Çakıroğlu…” dediğinde yutkundum.
Mafya mı? Ben bir mafyanın üstüne içki mi dökmüştüm? Tam o an başıma saplanan ağrıyla duvara tutundum. İlk defa böyle bir şey yaşıyordum. Sinem bana seslendi ama onu duymuyordum. Zorla tuvalete girdim.
Yüzüme su vurdum. Sungur Alp Çakıroğlu ismi beynimde yankılanıp dururken tıpkı onunla göz göze geldiğim gibi kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. O kimdi ve neden kalbimin bu kadar hızlanmasına sebep olmuştu?