Bu isim neden kalbimi hâlâ hızlanıyordu?
Sungur Alp Çakıroğlu…
Adı beynimde yankılanmaya devam ediyordu. Dokunduğu belim neden yanıyordu? Kokusu ve gözleri neden bu kadar tanıdıktı? O kimdi? Başımdaki o ağrı devam ederken gözlerimi sıkıca yumdum ama geçmedi. Ellerimi lavabonun kenarına koydum. Derin derin nefesler aldım.
Kafamı zorla kaldırıp aynadan kendime baktım. Kendimi bile tanıyamadım.
“Sen kimsin Arya?” diye sordum.
Tam yedi senedir bunu sorguluyordum ama cevabı yoktu. Sanki 18 yılım çöplüktü. Ben ise o çöplüğün içinden çıkmaya çalışıyordum. Çıkış yolu da bulamıyordum. Umudumu yitirmek üzereydim. Kalbim ilk defa çok hızlı çarparken Sungur Alp Çakıroğlu geçmişimden biri olabilir miydi?
Ya da ben öyle hissediyordum. Ama sanki yıllardır boşluğunu hissettiğim boşluk onu görünce dolmuştu. Gözlerim yaşla doldu. Kafamı iki yana salladım. “Arya, yapma! Senin hiç akraban yok ki…” diye fısıldadım.
Yüzüme defalarca kez su vurdum. Tuvaletin kapısı açıldı. İçeriye Sinem girdi. Telaşlı görünüyordu. “Arya? Ne oldu sana? İyi misin?” diye sordu.
Aynadan ona baktım. Yavaşça yanıma yaklaştı.
“Kızım, sakin ol. Yoksa Sungur Alp Çakıroğlu’ndan mı korktun? O, sana bir şey yapmadıysa daha da yapmaz. Hem o adam kadınlara asla zarar vermez ama hemcinsi bunu yapsaydı ölmüştü.”
Ben hala ona bakmaya devam ederken “Bu adam Trabzon’da mı yaşıyor?” diye sordum. Aniden sorduğum için şaşırdı. Kafasını salladı.
“Evet, orada yaşıyor ama buraya da sık sık gelir. Genelde davetlerde onu hep görürüm. Neden sordun?” dedi, merakla. Ben susunca devam etti.
“Hem sen neden onun adını duyunca apar topar kaçtın? Ne oluyor?”
Trabzon ve ben… İmkansızdı. Benim ailemin Karadeniz’le hiçbir bağlantısı yoktu. Ayşegül abla sayesinde onların kim olduğunu öğrenmiştim. Omuzlarımı düşürdüm. Sadece kuruntuydu. Bir an olabilir mi diye düşünmüştüm. Sinem’e hiçbir şey söylemedim.
“Yok, sadece mafya deyince korktum.”
Kafasını salladı. “Korkma, o kadınlara zarar vermez. Hadi, çıkalım. Yoksa o gıcık müdür bize neler yapar?” dediğinde onayladım. Oradan çıkıp mutfaktan yeni içkiler aldım. Tam içeriye geçerken müdür önümü kesti. Gözlerindeki öfkeyi görmemek imkansızdı.
“Dua et, Sungur Alp Bey seni affetti yoksa paranı dahi alamazdın. Direkt seni kapının önüne koyardım.”
Şu an kadına ağzıma geleni söylememek için kendimi zor tutarken parayı alabilmek için sustum. Hayat böyleydi işte. Eğer zenginsen konuşma hakkın olurdu. Yutkundum.
“Üzgünüm, daha dikkatli olacağım. Bir kazaydı.”
Beni süzdü. Küçümser bakışlar attı. Kafasıyla salonu işaret etti. “Geç, servise devam et! Bir kere daha olursa bu sefer acımam!” dediğinde derin nefes aldım.
Böyle insanlardan nefret ediyordum. Salona yeniden girdiğimde Sungur Alp Çakıroğlu’nun olduğu yere bakmadan servis yapmaya devam ettim. Bir kere istemsiz gözlerim onun olduğu yere kaydı.
Bakışları üstümde değildi ama ona baktığımı fark ettiği an bana baktı. Yüzü ifadesizdi. Hemen bakışlarımı ondan çektim. Korkuyordum. Bana zarar vermesinden değil de düşüncelerim beni korkutuyordu. Ya da hissettiklerim…
“Odaklan, Arya! Paraya ihtiyacın var. Bu geceden sağ salim çıkman gerek yoksa o yüzüğü geri alamazsın!”
Bir süre sadece işime odaklandım. Her şey sorunsuz ilerliyordu. “Dur, sakın yere basma!” diye bağıran sesle müzik sesi kesildi. Bakışlarım oraya doğru kaydı. Sungur Alp Çakıroğlu bağırmıştı. Bağırdığı adam ona doğru döndü. Türk gibi durmuyordu. Ben olayı uzaktan izliyordum.
“Ne diyorsun sen?” diye sordu.
“Türk bayrağını yerden kaldır!” dediğinde adamın bakışları yere kaydı.
Ben de fark ettim. Yerde şanlı Türk bayrağımız vardı. Onu oraya kim düşürmüştü bilmiyorum ama içim sızladı. Adam alayla güldü.
Tam üstüne basarken Sungur Alp Çakıroğlu ensesinden tutup adamı masaya yapıştırdı. Adamın yüzünü masaya bastırırken gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Ona basan ayağını kırarım! Bunu düşünen kafanın da pekmezini akıtırım!”
Ben ise dehşetle olayı izliyordum. Yutkundum. Sungur Alp gerçekten de çok tehlikeliydi. Sinem’in söylediği kadar vardı. Adam acıyla bağırdı ama kimse yerinden kıpırdamadı. Sanki bunu yapmaya kimse cesaret edemedi.
“Bırak beni!” diye bağıran adama şart sundu.
“Türk bayrağını yerden kaldırıp öpeceksin sonra kurtulursun yoksa zor.” dediğinde adam kafasını salladı. “Tamam, tamam yapacağım!” dediğinde adamı ittirerek bıraktı.
Yerden bayrağı alıp öptü. “Üç kez öp sonra bana ver.”
Adam üç kez bayrağı öpüp ona verdi. Sungur Alp bayrağı cebine koyup adama ters bir şekilde baktı.
“Şimdi kaybol! Karşımıza sakın çıkma! Bastığın yerlere de dikkat et!”
Adam koşarak yanından uzaklaştı. O gerçekten de korkulan biriydi ama yaptığı hareket çok hoşuma gitmişti. Hatta çekici gelmişti. Kafamı iki yana salladım. Ne diyordum ben?
Gözlerimi direkt kaçırdım. Servis yapmaya devam ettim. Kalabalık bir masaya ilerledim. Masada üç dört erkek vardı. Onların bakışları bile hoşuma gitmemişti.
Yüzlerine bile bakmadan önlerine içki koyarken içlerinden biri “Hayırdır, bizi mi beğenmedin? Neden yüzümüze bakmıyorsun?” diye sordu.
Ya sabır…
Sırf paramı alabilmek için susuyordum yoksa ağzının payını verirdim. Müdürün bakışları da üstümdeydi. Kafamı kaldırıp “Buyurun efendim, başka istediğiniz bir şey var mı?” dediğimde adam sırıttı.
Yüzündeki ifadeden iğrendim. Bu gece sınanıyor muydum? Bir anda kolumu tuttu. Şerefsiz herif çok sıkıyordu.
“Buyuralım, efendim. İstersen kölen de olurum,” dediğinde pis pis sırıtıp bakışlarını aşağıya doğru indirdi.
Göğüs çatalıma doğru bakınca rahatsızca kıpırdandım. Kolumu ondan kurtarmaya çalışırken “Kolumu bırakır mısınız?” dedim.
Kahkaha attı. “Canım pek istemiyor.”
Kolumu çekmeye çalıştım ama çok güçlüydü. Artık sabrım kalmamıştı. O an parayı da düşünmedim. Kolumu kurtarıp tekme tokat girmeyi hayal ederken sert bir sesle zaten kolumu bırakmak zorunda kaldı.
“Benim de canım seni dövmek istiyor! Hemen kızın kolunu bırak!”
Sungur Alp Çakıroğlu…
Kolum hafif sızlamıştı. İstemsiz bakışlarım koluma kaydı ve orayı okşadım. Pislik herif kolumu acıtmıştı. Bakışlarım ona kaydı. Gözleri kolumdaydı. Çenesi kaskatı kesildi.
“Ben kimim?” diye sordu.
Bunu sorarken adam geri geri gitmeye başladı. “Abi ben…” dediğinde Sungur Alp ona yaklaşmaya başladı. “Lan, benim olduğum ortamda kadınlara zarar vermeye kalkarsan ne olur?” diye sordu.
“Abi… hanımefendiye sor. Zarar vermedim.”
“Kes lan!” deyip adamın kolundan tutup ters çevirdi.
Yüzünü buruşturdu. Adamı tuttuğu gibi duvara yasladı. Sesini bile çıkartamıyordu. Gözlerimi büyütüp olayı izlerken Sungur Alp bir yere baktı. Başıyla işaret etti. İki kişi geldi. Adamı alıp götürürken yalvarıyordu.
Diğerlerine baktı. “Bundan sonra adam olun yoksa diğeri gibi nefesiniz kesilir. Gücünüz anca kadınlara yeter! Defolun! Sizi bir daha burada görmeyeceğim!” dediğinde hepsi kaçarcasına gitti.
Sungur Alp Çakıroğlu’nun bakışları bana kaydı. Yine gözlerimiz çakışınca heyecanlandım. “İyi misin?” diye sordu.
Gülümsedim. Elimi istemsiz saçıma koydum ve okşadım. O hareketimi izledi. “Teşekkürler, hayatımı ikinci kez kurtardınız. Eğer ona saygısızlık yapsaydım paramı alamazdım.”
Kaşları çatıldı ama hiçbir şey söylemedi. Gözleri yine derin derin bakarken benim de kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. “Yoksa onlara günlerini gösterirdim.”
Dudağının kenarı kıvrıldı. “Pek, öyle durmuyordu.”
Gözlerimi kıstım. “Oradan bakılınca çıtkırıldım birine mi benziyorum? Söyledim ya yoksa paramı alamazdım. Zaten size çarptığım için ihtar aldım. Ama o adam haddini aşmıştı. Siz gelmeseydiniz zaten haddini bildirecektim. Kimse istemediğim sürece bana dokunamaz!”
Ah, Arya… Dilini bir kere tutsan… Yine gereksiz açıklamalarda bulunmuştum. Mafya adama kafa tutmak da tam bana göreydi. İstemsiz bunu yapmak istemiştim. Güldü. Gülerken gözleri kısılıyordu. Bunu daha önce gördüğüme yemin edebilirdim ama hatırlamıyordum.
“Anladım, Arya. Çıtkırıldım olduğunu söylemedim. Benim olduğum ortamda kimse kadınlara dokunamaz! Ve o adam sana dokundu! Tabii ki haddini bildirebilirdin ama benimki daha eğlenceli olacak!”
Adımı unutmamıştı. Bu gereksiz ayrıntı hoşuma gitmişti. Müdürün bakışlarını üstümde hissedince “Yine de sağ olun. Benim gitmem gerek.” dedim.
Yanından giderken kolumu kavradı. Titredim. Ama bu dokunuş rahatsız hissetmeme neden olmadı. Aksine iyi hissettirmişti. Omzumun üstünden ona baktım.
“Kolun kızarmış. Krem sürmezsen morarır. Koluna krem sür.”
Kafamı salladım. “Sağ olun, Sungur Alp Bey…” dediğimde yutkunduğunu fark ettim.
Kolumu bıraktı. Yanımdan ayrıldı ama aniden gittiği için anlamamıştım. Ben arkasından şaşkın şaşkın bakarken bugün yaşananlara asla anlam veremiyordum.
Elimi kalbime bastırıp bu gecenin hemen bitmesi için dua ettim.
**
Birkaç Gün Sonra…
O yüzüğü geri alabilmiştik. Ayşegül abla çok duygulanmıştı. Bana sarılmış, aynı zamanda çalıştığım için de çok kızmıştı. Bir daha çalışma diye nutuklar atmıştı ama onu dinlemeyi düşünmüyordum. Davetten çok iyi para almıştım. Sinem’le yeniden gidecektim. Acana Sungur Alp Çakıroğlu yine orada olur muydu? Adam Trabzon’da yaşıyordu. Belki de dönmüştü.
Yatağa uzandım. Hâlâ aklımdaydı. Derin nefes aldım ve kafamı yastığa gömdüm. “Kendine gel, Arya…” dedim.
Tam o anda Ayşegül abla odanın kapısını açtı. Yüzündeki ifadeye bakılırsa ters giden bir şeyler vardı. Yüzü bembeyazdı. Yattığım yerden doğruldum.
“Ayşegül abla?”
Dolabımı karıştırmaya başladı. Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Abla, ne yapıyorsun?” diye sordum. Bana doğru döndü.
“Arya, hemen buradan gidiyorsun. Ben seni arayana kadar da sakın dönmüyorsun.”
Şaşkın şaşkın ona baktım. “Abla, neden? İyi misin sen? Bu saatte nereye gideyim?” diye sordum.
Bana doğru yaklaştı. Yalvarırcasına bana baktı. İlk defa onu böyle çaresiz görüyordum. Beni de korkutmuştu.
“Arya, sana ne diyorsam onu yap. Hadi, ben de geleceğim sonra buradan gideceğiz. Başka bir şehre…” dediğinde hala anlamıyordum. Neden başka şehre gidiyorduk?
Dolabımdan atkı çıkarttı. Yüzüme sarmaya başladı. Sonra montumu uzattı. “Giy ve yangın merdiveninden kaç! Tamam mı? Arkana bile bakmadan kaç, Neriman’ın haberi var. Direkt onun yanına git. Ben de arkandan geleceğim.”
Gece vakti bu nereden çıkmıştı, bilmiyorum. Kafamı iki yana salladım. “Abla, ne oluyor? Bana bir açıklama yapacak mısın?”
Ellerini yüzüme koydu. “Arya, git! Lütfen, git! Bana güven, tamam mı?” dediği an evin kapısı sertçe açıldı. Ayşegül ablanın yüzündeki ifade korku doluydu.
“Geldiler, Arya hemen git! Hadi!”
“Onlar kim, abla? Ne oluyor?” diye sordum.
Bana yine yalvarırcasına baktı. “Git, Arya! Yanına geldiğimde sana her şeyi anlatacağım ama şimdi zamanı değil! Zamanımız yok!”
Hiçbir şey anlamıyordum. Ayşegül abla çantamı hazırlayıp bana verdi. Aşağıdan “Ayşegül, çık dışarıya! Artık sizi yakaladık. O kızı bize vermezsen öleceksin! Aslında gizlediğin için de öleceksin! Artık kaçış yok!” dediğinde yutkundum.
Kız? O kız ben miydim? Onlar benim peşimdeydi ama neden?
“Abla, sana zarar verirlerse ne olacak? Ne olur, ben gitmek istemiyorum! Benim bu hayatta senden başka kimsem yok! Yanında kalayım!” dediğimde kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı. Ben ona yalvarırken asla beni dinlemiyordu.
İki katlı küçük bir evimiz vardı. Arka tarafında yangın merdiveni vardı. Oraya sürüklerken aşağıdan “Ayşegül çıksana! Misafirperver değilsin. Sana yakıştıramadım. Oysa eskiden hukukumuz vardı.” diye bağıran kişinin ayak sesleri yaklaşıyordu. Yangın merdiveninin kapısını açıp ellerini yüzüme koydu.
“Abla, sana zarar verecekler!” dediğimde alnımı öptü.
“Git, hadi Arya! Ben sıradan biri değilim! Onları alt ederim! Ben onları oyalarken sen kaçacaksın ve arkana bile bakmayacaksın! Geldiğimde konuşacağız. Yoksa onlar seni öldürürler, Arya. Sana zarar gelmesine izin veremem. Sen benim kızım gibisin.”
Gözyaşlarım aktı. “Sen de benim annem gibisin.”
Gözyaşımı sildi. “Hadi, git. Beni seviyorsan git.”
Başka şansım yoktu. Ona son kez bakıp koşmaya başladım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken evden biraz uzaklaşmıştım ki “Kız kaçıyor!” diye bağıran bir ses duydum.
Beni fark etmişlerdi. Gözlerim büyüdü. Onlar neden benim peşimdeydi ki? Yine o sis denizi yüzünden hiçbir şey bilmiyordum. Daha hızlı koşmaya başladım. Bacaklarım artık sızlıyordu. Arada arkama bakıyordum. Çok yaklaşmışlardı. Ne yapacağımı bilmeden kalbimin sesini dinliyordum.
“Dur, kaçamazsın!” diye bağırdı.
Yan sokağa saparken önümü arabayla kestiler. Diğer tarafa doğru kaçarken de önüme biri çıktı. Kolumdan tuttu.
“Artık bizden kaçamazsın! Seni yakaladık!” dediğinde içimden çok farklı biri çıktı. Bunu ben de ilk defa görüyordum. “Öyle mi?” dedim, alayla.
Adam kaşlarını çattı. Hiç beklemediği bir anda kolunu ters çevirip sokağın duvarına ittirdim. Sertçe erkekliğine tekme attım. Bunu nasıl yapabildiğimi ben de bilmiyordum. Adam erkekliğini tutarak yere düştü. Acıyla inledi.
“Kaltak! Sen ne yapıyorsun!” diye bağırdı.
“Sakın bana dokunmaya kalkma!”
Arkadan gelen ayak sesleriyle yine ani bir refleksle adamın belindeki silahı çekip onlara doğrulttum. Üstteki emniyeti bile açınca kendime şaşırdım. Ben bunları nasıl biliyordum? Karşımda üç adam vardı.
“Yaklaşmayın! Hepinizi öldürürüm!” diye bağırdım.
Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken biri bana doğru yaklaştı ve silahı benden almaya çalıştı. Ben ona karşı ataklar yapmaya çalıştım ama üç kişi oldukları için silahı yere düşürdüler. Biri yüzüme sert bir tokat attı. Dudağımın kenarı sızladı. Yüzüne doğru tükürdüm.
“Şerefsiz! Gücünüz bana mı yetiyor?” diye bağırdım.
“Yettin artık! Seninle uğraşamayız! Dua et, patron seni canlı istiyor!” deyip kolumdan tutup sürüklemeye başladı.
Ona tekme atıp çığlık attım. “Yardım edin! Biri yardım etsin! Beni kaçırıyorlar!” diye bağırdım ama kimse beni duymuyordu.
“Kes sesini! Şu kızı susturalım yoksa başımız belaya girecek! Eterli bezi verin!” diye bağırdı. Daha fazla çırpındım. Adamın elini ittirmeye çalıştım. “Bırak, Allah’ın belası!”
Ama artık çok geçti. Elini burnuma doğru bastırdı. Gözlerim yavaşça kapanırken en son hatırladığım arabaya doğru sürüklendiğimdi.