Sungur Alp
Yağmur damlaları yere kadar uzanan cama vururken sert bir soluk aldım. Burada da yağmur beni bırakmamıştı. Yağmur damlaları yere düşerken kalbimdeki acıyı da söküp alsalardı ama o hep tazeydi. Kabuk bile bağlamıyordu.
Alnımı cama yasladım. Ellerim yumruktu. Kafam darmadağınıktı. Liva aklımın ucundan çıkmıyordu. Bir an olsun unutamıyordum. Arabanın denize uçtuğu an… Hep gözlerimin önündeydi. Sonra Liva’yı aylarca aramamız ama cesedini bile bulamamamız…
Geçen akşam o kızla karşılaşıp göz göze geldiğim an sanki tam yedi yıl sonra karşımda Liva var gibi hissetmiştim. Liva’nın gözleri bana nasıl bakıyorsa o da öyle bakmıştı. Hatta kafa tutması bile aynıydı.
Ama o değildi. O gece hemen onu araştırtmıştım.
Arya Aksoy…
Bu hayatta kimsesi yoktu. Anne ve babası trafik kazasında vefat etmişti. Ayşegül adında sahaf bir kadınla yaşıyordu. Trabzon’la da hiçbir bağı yoktu. Liva’nın öldüğü yani kaybolduğu tarihle de uyuşmuyordu.
Sadece benzerlikti ama bu benzerlik bile beni delirtmişti. Dişlerimi sıktım.
“Ah be güzelim, ne olur sen olsaydın! Bir an sen sandım. Liva’m, öldün diyemiyorum ama yoksun. Her geçen daha da deliriyorum! Beni senden aldılar ve ben bunu kabullenemiyorum!” diye fısıldadım.
Kalbimdeki acının tarifi yoktu ama o gözlere baktığımda anlık yaşadığım o rahatlama… Yedi sene sonra ilk defa o geldi sanmıştım. O kızı yeniden görmek istiyordum. Ellerim yumruk oldu. Kafamı iki yana salladım. “Saçmalama Sungur Alp!” dedim.
Sen ne zamandan beri bir kadını zorluyorsun? Liva bilse bana çok kızardı. Onun attığı tripleri, inadından devamlı kavga etmelerimizi, ne olursa olsun seni çok seviyorum deyip bana sarılmasını çok özlemiştim.
“Lanet olsun! Her şey bu kadar zor olmak zorunda mı?” diye bağırdım.
Alnım camdayken bir süre sadece şömineyi ve yağmurun sesini dinledim. Telefonum çalmaya başlayınca masanın üstündeki telefonu elime aldım. Ekrana baktığımda Okan’ın olduğunu gördüm.
Okan, en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Hatta kan kardeşimdi. O da mafya masasının üyelerinden biriydi. Hemen açtım.
“Neredesin? Neden dönmedin? Oğlum, o kızın peşine düştüm deme!” dediğinde kaşlarımı çattım.
“Irz düşmanı mıyım lan ben? Saçmalama! Yarın gece döneceğim. Birkaç görüşmem daha var. Siz ne yaptınız? Hainden haber var mı?” diye sordum.
Okan sert bir soluk aldı. “Yok, kardeşim. Masadaki haini bulmak zor değil, bence Turan Boztepe! Bu pezevengin ani parlamaları bile bunu gösteriyor.” dediğinde kafamı salladım.
Ben de ondan şüpheleniyordum. Liva’nın dayısı olmasa çoktan öldürürdüm. “O şerefsiz kızıyla evlenmemi istiyor!” dediğimde Okan bir süre sustu. “Rümeysa mı?”
Adını bile bilmiyordum. “İsmi sence sikimde mi?”
Okan da sinirlenmişti. “Bunlardaki mideye… Liva’nın kuzeni seninle evlenmek istiyor. Senin Liva’ya aşık olduğunu bile bile… Liva olsa Rümeysa’nın evini basar, tokat manyağı yapardı.”
Bunu söylediğinde yutkundum. Okan’ın da sonlara doğru sesi kısıldı. Onunla ilgili anıları hatırlamak bile beni kahrediyordu.
“Evlenecek misin?” diye sordu.
Okan bazen cevabını bildiği soruları sormaya bayılırdı. “Sence? Evlenir miyim? Bölge liderinin evli olması gerekiyor ama bu benim istediğim şekilde olur. O kızla olmayacak! Bu işi halledeceğim!” dediğimde Okan ofladı.
“Aklında ne var? Davette olan olayı Barut’a söylemeyi düşünüyor musun?” diye sordu.
Barut hem en yakın arkadaşım hem de Liva’nın abisiydi. “Okan sakın! Ben yeterince delirdim, Barut da delirmesin.”
“Lan, bak o kızla evlenip gelme!” derken alayla konuşuyordu.
Okan bazen de boş konuşmaya bayılırdı. “Okan, siktir git! Kapat şu telefonu!” deyip yüzüne kapattım.
Telefonu elimde döndürürken yağmur hızlandı. Hatta sis çökmeye başladı. Burası yüksek bir yer olduğu için her yağmurda etraf direkt sislenirdi. Şömineye odun atıp koltuğa uzandım. Gözlerim kapanırken kapı aceleyle çalmaya başladı.
**
Arya
Gözlerimi açtığımda bir arabanın arka koltuğundaydım. Araba hareket halindeydi. Yanımda da kimse yoktu. Ön koltukta ve sürücü koltuğunda biri oturuyordu. Uyandığımı fark etmesinler diye çaktırmadan dışarıya baktım.
Orman yolundaydık. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor, sisten hiçbir yer gözükmüyordu. Bu şekilde nerede olduğumuzu anlamam çok zordu. Aklımda Ayşegül abla vardı. Acaba o yaşıyor muydu? Ve beni nereye götürüyorlardı?
Onlardan bir şekilde kurtulmam gerekiyordu. Arabayı süren adam “Kız uyanır mı?” diye sordu. Bakışlarını üstümde hissedince direkt gözlerimi kapattım.
Yanındaki şerefsiz de “Bu gece uyanmaz. Çok etkili bir eter. Patron zaten yarın sabah gelecek. O zamana kadar uyanır.” dediğinde güldü.
Salaklar… Ben uyanmıştım. Ayşegül ablayı deli gibi merak ediyordum ama onlardan kurtulamadan asla ona ulaşamazdım. Sağıma soluma bakındım ama onları alt edebileceğim sert bir cisim bulamadım.
O an aklıma gelenle yutkundum. Aklımdakini yaparsam ölebilirdim. Fakat yapmazsam başıma ne geleceğini bilmiyordum. Araba asfaltta hızla giderken yağmur hızını artırdı. Kalbim deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu
Ya şimdi ya da hiç…
Kapının emniyetine baktım. Açıktı. Kapatmamışlardı. Bir saniye bile düşünmeden tüm gücümle kapıyı açıp ittim. Kapı bir anda sonuna kadar açıldı. Araba sarsıldı. İkisi de aynı anda dönüp bana baktı.
“Kız uyanmış lan!” diye bağıran sürücü koltuğundaki adamdı. Öndeki adam panikle bağırdı. “Ne yapıyorsun sen? Kapat kapıyı!”
Kapatmadım. Yanındaki adama dönüp sertçe bağırdı.
“Salak mısın, kapıları neden kilitlemedin?”
Her ses beynimde yankılandı. Kapıya tutundum. Parmaklarım kayıyordu. Araba hâlâ hızlanıyordu ve ben sanki ölüme doğru gidiyordum.
İçgüdülerim devreye girmişti. Tıpkı bu geceki gibi… Geçmişteki Arya içimde uyanmıştı. “Beni zorla tutamazsınız!” diye bağırdım.
Sürücü aracı sağa kırdı. O an beklemedim. Kendimi yolun karşı tarafına doğru bıraktım. Bir anda boşluğa düştüm. Sonra sert bir çarpma…
Yuvarlanmaya başladım. Birkaç kez takla attım. Nefesim kesilmişti. Göğsümde yanma hissettim. Kolum taşa çarptı. Acıdan gözlerim karardı. Bacaklarıma dikenli çalılar batmıştı. Sonunda durmaya başarmıştım. Çamurlu toprağın üstündeydim. Yağmur da başımdan aşağıya yağıyordu.
Her yerim acıyordu ama yaşıyordum. Arabanın fren sesini duydum. Kapı çarpması ve küfür… Ayak sesleri yaklaşırken “Hadi, Arya!” diye fısıldadım.
Zorla da olsa ayağa kalktım. Her yer sis içindeydi. “Allah’ım teşekkür ederim.”
Beni bu şekilde bulamazlardı. “Allah’ım, ne olur sis sabaha kadar kalkmasın. Ne olur!” diye dua etmeye devam ettim. Her yerim sızlarken kolumu tutarak koşmaya başladım. Başım dönse de pes etmedim. Arkamdan “Dur, kaçma!” diye bağırdıklarını duyuyordum.
Sis o kadar fazlaydı ki kendi adımlarımı bile göremiyordum. Ne kadar koştum bilmiyordum ama adamların sesleri uzaklaşmıştı. Bir an durdum. Etrafımda dönmeye başladı. Kalbimin sesi dışarı kadar çıkıyordu.
“Allah’ım bana bir çıkış yolu göster.”
Biraz daha yürüdüm. Artık bayılacak gibi hissediyordum. Yağmurdan dolayı üstümdeki kıyafetler ağırlaşmıştı ve çok üşüyordum. Sonunda Allah bana yardım etti ve bir ev gördüm. Işık yoktu ama bacadan duman çıkıyordu.
“Allah’ım sana şükürler olsun!” diye mırıldanıp eve koştum.
Kapıya sertçe vururken artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Kapı birkaç saniye sonra açıldı. “Bana yardım et,” diye fısıldadım ve üstüne doğru yığıldım. Bir çift kol beni tuttu.
“Sen kimsin? Ne oluyor?”
O ses, o kollar ve o koku… Çok tanıdık geldi. Gözlerim kararmıştı ama hala ayıktım. Beni aniden kucağına alıp kapıyı kapattı. Artık güvendeydim. Gözlerimi hafifçe aralamaya çalıştım ama olmadı.
O, Sungur Alp Çakıroğlu’ydu.
Yine karşılaşmıştık. Bu kaderin ta kendisi miydi yoksa bela mıydı? Kaçtığım tehlikeli adamlardan kurtulmak isterken sığındığım kişi de bir mafyaydı. Hangisi daha iyiydi? Beni koltuğa yatırdı. Elini yüzüme koydu. O dokunuşları hissedince istemsiz rahatlamıştım.
“Sen…” diye fısıldadı.
Sesinden şaşırdığını anlamıştım. Yavaşça gözlerimi araladım. Yüzü bana çok yakındı. Kaşları çatık bir şekilde üstümü süzüyordu. Bakışları dudağımın kenarına, oradan da koluma doğru kaydı.
“Sen o geceki kızsın. Arya…” dediğinde dudaklarımı yavaşça yaladım.
“S-su…” diye mırıldandım.
“Bekle!” deyip mutfak olduğunu düşündüğüm bir yere ilerledi.
Burası o kadar sıcaktı ki kemiklerim bile ısınmıştı. Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Ipıslaktım. Her yerim ağrıdığı için kalkamadım. Geri gelip bana su uzattı.
Titreyen ellerimle bardağı aldım. Yavaşça içerken kaşları çatık bir şekilde beni izliyordu. “Sana ne oldu? Neden bu haldesin? En önemlisi benim burada olduğumu nereden biliyordun?” diye sordu, sert bir sesle.
Kafamı iki yana salladım. Beni yanlış anlamıştı. “Yemin ederim, senin burada olduğunu bilmiyordum. Birileri peşimdeydi. Önce tokat attılar sonra bayılttılar. Uyandığımda arabadaydım. Arabadan atlayınca ormana koştum. Sis olduğu için beni bulamadılar. Sonra buradayım. Yemin ederim böyle oldu.”
Benim söylediklerime şaşırmadı. Ben şu an kendimi dizi setinde gibi hissediyordum. “Kim peşinde? Seni bu hale getirenler erkek mi?” diye sordu, dişlerinin arasından.
Kafamı salladım. “Neden peşimde olduklarını bilmiyorum. Ne olur, geceyi burada geçireyim! Sana zararım olmaz. Beni öldürecekler!”
Daha da öfkelendi. “Ben varken sana asla zarar veremezler. Sakin ol! En başından sonuna kadar anlat! Söylediklerini anladım ama neden peşindeler?” dediğinde Ayşegül ablanın söylediklerinden başlayarak anlattım.
Dikkatle beni dinledi. Elini sakallarına koydu ve sürttü. Kaşları çatıldı. “Peşimde neden olduklarını bilmiyorum. Sadece sabaha kadar burada kalayım sonra zaten Ayşegül ablaya ulaşırım.”
“Tamam, sakin ol. Burada güvendesin. Ben buradayken kimse bu eve yaklaşamaz.”
Ona minnetle baktım. “Üçüncü kez hayatımı kurtardın. Sana borçlandım.”
Sustu ve üstümü süzdü. Konuyu değiştirdi. “Islaksın. Burada sana uygun kıyafet yok ama benimkilerden bir şeyler ayarlayabilirim. Gidip duş al.” dediğinde tereddüt yaşamıştım. “Kapını kilitleyebilirsin. Ben de şömineyi yakayım.”
Kafamı salladım. İstemeden ona güveniyordum. Burada başkası olsaydı bu kadar güvenemezdim. Hala onu gördüğümde kalbim hızlı atıyordu.
“Teşekkürler,” diye mırıldandım.
Onu takip ettim. Bir odaya girdik. Onun odası olduğu belliydi. Onun ceketi yatağın üstündeydi. “Sen banyoya gir, ben de sana kıyafet seçeyim.”
Çekinerek banyoya girip kapıyı kilitledim. Aynadan kendime baktığımda her yerimin çamur içinde olduğunu gördüm. Üstümü çıkarttıkça da tablo daha fazla ortaya çıktı. Her yerim çiziklerle ve yaralarla doluydu. En kötüsü de kolumdu. Kanıyordu. Suyun altına girip rahatladım. Su çok güzeldi. Isınmıştım.
Şampuanı elime aldım. Onun şampuanıydı. Onun kokusu her yere dağıldı. Tenime de… Yaralarım cayır cayır yanarken katlanmaya çalıştım. Banyodan çıkıp bulduğum bir havluyu vücuduma sardım.
Odaya döndüğümde kimse yoktu. Yatağın üstünde eşyalar vardı. Çok büyüklerdi ama şu an başka şansım yoktu. Eşofmanın lastiklerini iyice sıktım. Sweatin de kollarını kıvırdım. Aynaya baktığımda yine başıma saçma bir ağrı saplandı. Gözlerimi kapattım. Sanki bu anı yeniden yaşamıştım. Yine böyle kıyafetler giymiştim ama yanımda bir kız daha vardı.
Kesik kesik anılar gözümün önüne gelse de çok kısa süreliydi. Sungur Alp’le karşılaştığımdan bu yana böyle şeyler olmaya başlamıştı. “Allah’ım, o benim kaderimde mi?” diye mırıldandım.
Ne dediğimi kendim de bilmiyordum ama bu karşılaşma çok mistik gelmişti. Kendimi toparlayıp saçlarımı tepeden bağladım. İçeriye döndüğümde Sungur Alp şömineye odun atıyordu. Ellerini birbirine vurup silkeledi.
Bakışları bana kaydı. Dudağının kenarı kıvrıldı. Sanki gülmemek için kendini zor tutuyordu. Ya da ben öyle anlamıştım.
“Neden öyle bakıyorsun ki? Komik mi olmuş? Başka şansım yoktu. Senin kıyafetlerin biraz büyüktü ama çok da komik olmadı.”
Boş boş bana baktı. “Gel ve ısın. Çok konuşuyorsun.”
“Ben mi?” diye sordum.
“Senden başka biri mi var? Gel hadi!”
Şu an onunla tartışacak halde değildim. Yanına ilerledim. Farklı bir yapıya sahipti. Korumacıydı ama duvarları olduğunu bakışlarından anlamıştım. Şömine sayesinde iyice ısındım. Tam yanımdaydı ve ateşi izliyordu. Düşünceli görünüyordu.
“Şey burada beni bulurlar mı? Ya sana da zarar verirlerse? Benim yüzümden başın belaya girecek.”
Bakışları bana kaydı. “Ciddi misin? Arya, kim olduğumu bildiğini biliyorum. Ben zaten belanın ta kendisiyim. İki kıytırık şerefsiz bana bir şey yapamaz. Allah’tan başka kimseden de korkmam!” derken sesindeki o ton hayranlık uyandırıcıydı.
Bakışlarımı kaçırdım. Ateşe baktım. “Hiç korktuğun bir şey yok mu?” diye sordum. Herkesin korktuğu bir şey vardır. “Mesela benim korktuğum bir şey var: Yalnız kalmak. Ayşegül ablaya ne olduğunu bilmiyorum.”
“Adamlarımı gönderttim. Merak etme, eve bakacaklar ve bana haber verecekler.”
Minnetle ona baktım. “Gerçekten mi? Sen aslında gerçekten de iyi birisin.”
Güldü. “Buna iyilik mi diyorsun? Hiçbir iyilik karşılıksız yapılmaz, Arya.”
Dudaklarımı dişleyip önüme döndüm. “Şey sen karşılıksız yapıyorsun,” dediğimde sustu. Yoksa karşılık mı isteyecekti? Ben ona ne verebilirdim ki? Bir süre sustuk. Kolum sızladıkça yüzüm istemsiz buruşuyordu. Ayağa kalktı.
Bir çantayla geri geldi. “Koluna bakalım.”
Bunu nasıl anlamıştı? Şaşırdım. “Kolunu tutup duruyorsun. Arabadan atlarken kolumu mu çarptın?”
Kafamı salladım. “Biraz öyle oldu.”
Bana yaklaştı ve sweatin kolunu iyice sıyırdı. Yaramı inceledi ve temizlemeye başladı. Ben de onu izliyordum. Yüz hatları keskindi ve insanı kendine doğru çekiyordu. Hele kalbimi… Kalbim yerinden çıkıp avuçlarına konmak istiyordu. Sanki bu an hep olmuş gibiydi. Nefesinin koluma çarpması tanıdıktı.
Kolumu sarıp kafasını aniden kaldırınca göz göze geldik. Bakışları gözlerimde sabit kaldı. “Teşekkürler,” diye fısıldadım. O ise hâlâ aynı bakıyordu. “Arya sen kimsin?” diye sordu.
Yüzü bana yaklaşmaya başladı. Nefesi yüzüme çarparken “A-anlamadım…” diye fısıldadım. Sustu ve sert bir soluk aldı. Nefesi yüzüme çarpınca gözlerim açılıp kapandı. Yüzlerimiz gittikçe yaklaşırken ademelmasının hareket ettiğini gördüm.
“Gözlerin çok…” dediğinde dudaklarımız arasındaki mesafe zaten azalmıştı. Ben neden onu itmiyordum. Bedenim kaskatı kesilmişti. Tam dudaklarımız birbirine değerken “Açın kapıyı!” diye bağıran sesle gözlerim sonuna kadar açıldı.
Onlar gelmişlerdi. Sungur Alp ve ben birbirimize baktık. “Ne olur, beni onlara verme!”