Verandadan iner inmez dilime bir şarkı doladım ve ahırlara doğru sekerek gitmeye başladım:
Düşür beni önüne, ben olmuşum sarhoş
Güz çiçeği dövmemi de soldurur güneş
Çek beni de yatağına, senciyim çoktan
Zamanımız az, bak önümüz yaz
Hızlı adımlarla ilerlerken gördüğüm her seyis ve çalışanla selamlaşıyordum.
Sonunda Karagül’ün ahırına yaklaşınca Hamdi Amcayı seyislere emirler verirken buldum.
“Günaydın Hamdi Amca!”
“Oo, günaydın kuzum! Karagül’ü hazırlayalım mı?”
Yanağını bir kez öpüp güldüm:
“Olur, bugün onunla doya doya gezmek istiyorum.”
Yarım saat sonra, biz hala Hamdi Amcayla sohbet edip gülerken genç bir seyis Karagül’ü getirdi. Siyah iri kısrağım, annemin bu çiftliğe geldiğinde ilk sahip olduğu Nazende’nin soyundandı.
Kadife siyah tüyleri, uzun ipek gibi yeleleriyle Fresian soyuna çekmişti. Alnının ortasından başlayıp burnuna kadar inen beyaz bir çizgisi vardı.
Ahırın hemen önündeki çiçek tarhından rengarenk çiçekler topladım ve bir demet haline getirdim.
Beni izleyen Hamdi Amca gözleri dolarak gülümsedi ve o da bir çiçek koparıp bana verdi. Onun da verdiği çiçeği demete ekledim.
Dizginlerini seyisten alıp teşekkür ettim ve kısrağımı okşadım. O da hafifçe homurdanıp omzumu dürtükledi.
Anlaşılan güzel kızım da benimle gezmeyi özlemişti. Elimdeki çiçek demetini eyerine güzelce sıkıştırdım. Zarif bir hareketle üzerine atlayınca, Karagül heyecanla kişnedi.
Hamdi Amca gülerek bize bakarken iki parmağımı şakaklarıma koyup öne doğru attım ve ona seslendim:
“Bizi bekleme Hamdi Amca!”
O cevap veremeden Karagül’ü döndürdüm ve saniyeler içinde hızlandık. Yemyeşil çimenlerin üzerinden, büyük ağaçların arasından geçerken rüzgar sarı saçlarımı uçuşturuyordu.
Karagül arada heyecanla kişnerken ben de mutlulukla bağırıyordum.
Az sonra akan bir suyun yanına gelince, atımı yavaşlatıp sola döndürdüm ve alçak tepeyi tırmanmaya başladım.
Tepeye çıkınca, tek başına duran sade mezarın yanına geldim ve Karagül’den indim. Mezarın başındaki büyük selvi ağacına Karagül’ü bağladım.
Bu ağacı annemle ben çocukken dikmiştik. Eyerden çiçekleri alıp mezarın her yerine serpiştirdim ve mermere oturup mezar taşını okşadım.
ROZA
-Gülbeyaz’ın Sevgili Annesi-
Altında da ölüm tarihi yazıyordu. Hepsi bu kadardı. Çünkü ne soyadını, ne doğum tarihini ne de anne baba adını bilen vardı.
Roza benim biyolojik annemdi. Annemle babamın ve Olga’nın bana anlattıklarına göre, henüz küçücük bir kızken vatanı Rusya’dan kaçırılmış, burada kadın ticareti yapan şerefsiz bir adamın eline geçmiş.
Olga da onun kader ortağıymış. Bundan yirmi iki yıl önce, annem ve babam, o adamın kaçırdığı tüm kızları ve Olga’yı kurtarmışlar. Roza kurtulduğunda bana hamileymiş ve doğum sancıları başlamış.
Beni doğururken onun canını kurtaramamışlar. Son nefeslerinde anneme bana iyi bakmasını vasiyet etmiş. O sıralarda annem ve babam çocuk sahibi olamayacaklarını zannediyorlarmış.
Bu yüzden beni evlat olarak almışlar. Fakat kısa süre sonra, annemin çocuk sahibi olabileceği ortaya çıkmış ve Metehan dünyaya gelmiş.
Yani büyük baş belam!
Sonra ikizler Göktürk ve Uygur. En son da Umay.
Bir tek benim ismimi annem koymuş, diğer bütün kardeşlerimin isimlerini ise babam. Kendi kendime gülümseyip konuştum:
“Aybike ve Teoman Akkurt. Çocukları Gülbeyaz, Metehan, Uygur, Göktürk ve Umay. İlk Türkler ailesine hoş geldiniz.”
Annemle babam henüz ilkokula başlamışken bana gerçekleri ve Roza’yı anlatmışlardı. Fakat hiçbir zaman evlatlık gibi hissetmemiştim.
Hatta babamın gözdesiydim, beni diğerlerinden ayrı tutar, asla beni kıramazdı. Kardeşlerimin de hepsi durumumu bilse de, bir kez bile bunu yüzüme vurmamışlar, bana diğer kardeşlerine davrandıklarından farklı davranmamışlardı. Hatta Metehan bile...
Dolan gözlerimi silip yeniden mezar taşını okşadım. Olga’nın anlattığına göre, Roza Rusya’dayken bale okulunda okuyormuş. Müzik ve dans onun tutkusuymuş.
Bu tutku bana da geçmiş olmalı ki, çocukluğumdan beri dansa ilgiliydim. Şimdi de dans okulunda son sınıftaydım. Modern danslar ilgi alanımdı.
Çiçekleri son bir kez düzeltip ayağa kalktım ve mezar taşına elimle bir öpücük yolladım.
“Hoşa kal Roza, yine gelirim.”
Bu mezarın başına haftada en az bir kez gelirdim. Bazen dertleşir, bazen başımdan geçenleri anlatırdım ama asla ona anne diye seslenemezdim.
Çünkü gerçekler ne olursa olsun, benim yalnızca bir annem vardı. O da Aybike Akkurt’tu. Onun annem olmadığını hissettiğim tek bir an yaşamamıştım şu hayatımda.
Yeniden Karagül’e binip tepeyi indim ve onu dörtnala kaldırdım. Rüzgar yine saçlarımı havalandırıp yüzümü okşarken bu kez asıl hedefime doğru sürmeye başladım.
On dakikalık bir yolculuktan sonra, bizim arazimizle yandaki araziyi ayıran çitlerin yanına geldim. Karagül’ü yavaşlatıp çit boyunca sürdüm ve geniş kapıya gelince durdum.
Atımı yan çevirip ondan inmeden eğilerek çiti açtım ve bir ayağımla tekmeleyip Karagül’ü yeniden sürdüm. Artık komşularımız Alexandr, Mustafa ve Dünya’nın arazisindeydim.
Tuhaf bir çiftlerdi, aslında çift denemezdi. Belki üçlü demek daha doğru olurdu.
Biraz daha atımı sürdükten sonra büyük dağ evinin önüne geldim. Atımı yavaşlatınca verandada oturmuş kahve içen Dünya Teyze ve Alexandr Amcayı gördüm.
Ben attan inip, Karagül’ü verandanın korkuluğuna bağlarken ikisi de ayağa kalkıp beni selamdı.
“Gülbeyaz, günaydın güzelim. Güneş’i görmeye mi geldin?”
“Ben şey… Evet Dünya Teyze. Daha uyanmadı mı?”
Alexandr amca bir kahkaha attı:
“Tabii ki hayır, kime çekmiş acaba? Mustafa babası da Güneş de hala uyuyor.”
Güneş’in garip bir ailesi vardı. Annesi Dünya Teyzeydi ama… Eh, iki babası vardı. Alexandr Amca ve Mustafa Amca. Bu yaşıma gelmiştim ama hala anlayamıyordum.
Kimse anlayamadığı için, bu dağ evinde herkesten uzakta yaşıyorlardı. Dünya Teyze gülerek Alexandr Amcanın omzuna vurdu ve bana baktı:
“Ben gidip Güneş’e sesleneyim.”
O giderken Alexandr Amca bana baktı:
“Hadi gel, Güneş’i beklerken sen de bir kahve iç.”
Hevesle başımı sallayıp verandaya çıktım ve oturdum. İçeri giren Alexandr Amca az sonra elinde bir kupayla gelip bana uzattı.
Bir yudum alınca zevkle gözlerimi kapattım ve ikinci yudumu alıp ona baktım:
“Alexandr Amca sen bu kahveyi nasıl yapıyorsun? Yemin ederim hiçbir yerde içtiğim buna benzemiyor!”
Bana doğru eğilip göz kırptı:
“Söyleyemem, sır! Dünya Teyzeni nasıl tavladım zannediyorsun? Bu eşsiz kahvemle.”
İkimiz de kahkaha atarken Alexandr Amca da tekrar içeri girdi. Güneş’i beklerken dağ evinin alt tarafında, tek katlı, yüksek ahşap kolonların üzerine inşa edilmiş, tamamen ahşaptan kulübeye baktım.
Gözlerimi kısıp inceledim ama bir yaşam belirtisi yok gibiydi. Of! Gelmemiş miydi yoksa?
Ben merakla kulübeyi inceleyip kahvemi hızlı yudumlarla içerken içerden esneyerek Güneş çıktı. Bir bana bir Karagül’e bakıp kendisini karşımdaki koltuğa atıp bana uykulu gözlerle baktı:
“Gülbeyaz, hoş geldin canım. Hoş geldin de ne bu kızım sabah sabah atına binip gelmişsin. Sen beni aramadan gelmezdin, hayırdır? Bir şey mi oldu?”
Gözlerimi kulübeden güçlükle ayırıp ona baktım:
“Yo… Aşk olsun kız, bir şey mi olması lazım? Misafir böyle mi karşılanır Güneş! Ayrıca ne sabahı be, saat 10:30 olmak üzere.”
Güneş bir elini salladı:
“Saçmalama be, sen misafir misin? Hem sanki bilmiyorsun, öğlen olmadan bende gün aymıyor.”
Bir kahkaha atınca ben de ona eşlik ettim. Güneş’le belki en iyi arkadaş değildik ama çok iyi anlaşırdık. Çocukluğumuz beraber geçmişti.
Tabii sadece Güneş’le değil, onunla da…
Ben yine düşüncelere dalmış kulübeye bakarken Güneş birden doğrulup bakışlarımı takip edip kulübeye baktı ve bana dönüp gözlerini kıstı:
“Anlaşıldı… Sen benim için gelmemişsin, onun için gelmişsin! Ya Gülbeyaz, bunca yıl geçti hala mı? Ne buluyorsun şu serseride onu da anlamıyorum ya!”
Gözlerimi devirip ona baktım:
“Ay saçmalama be, onun için gelmedim. Karagül’le geziyordum bir uğrayayım dedim işte.”
Güneş uzanıp elimdeki kahveyi aldı ve büyük bir yudum aldı. Fincanın içine bakıp gülümsedi:
“Oh, Alex babam döktürmüş yine! Şunu içeyim de bir ayılayım…”
O yeniden içecekken yanına gidip fincanı elinden aldım ve hızla sordum:
“Yani doğru öyle mi? Geldi? Hem de temelli gelmiş doğru mu?”
Güneş arkasına yaslanıp bacaklarını altına aldı ve pijamasının üzerinden göbeğini kaşıdı:
“Geldi, geldi huzur bozan. Bakalım bu sefer ne haltlar yiyip de annemleri delirtecek…”
O hala esnerken yüzüne baktım. Güneş şu yataktan kalkmış haliyle bile çok güzeldi. Açık kumral saçları, ela gözleri, hokka gibi burnu ve uzun boyuyla benim diyen mankenlere taş çıkarırdı.
Bana dönüp kaşlarını çattı:
“Hem sen nerden duydun ki?”
Ona gülümsedim:
“Dün dönem sonu işleri için okula gitmiştim, çıkışta üniversitenin karşısındaki kafede Yasemin’le karşılaştım. O söyledi.”
Yasemin Güneş’in annesi Dünya Teyzenin en yakın arkadaşının kızıydı. İki ailenin yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Yasemin de benim okuduğum üniversitede okuyordu.
Güneş ofladı:
“Ah Yasemin! Onun da ağzında bakla ıslanmaz.”
Ona gücenmiş gibi kaşlarımı çattım ve çenemle kulübeyi işaret ettim:
“Aşk olsun, sır mıydı yani geri dönmesi? Ayrıca bana senin söylemeni beklerdim.”
Güneş ciddileşip elimi tuttu:
“Gülbeyaz bak, seni çok seviyorum. Ama ondan sana hayır gelmez anla artık. İkiniz çok farklısınız. Sen annenle babanı üzmemek için her şeyi yaparsın, neşeli cıvıl cıvıl bir kızsın. Onun ise hayatı serserilik üzerine kurulmuş. Annemle babamları ömür boyunca delirtmeyi kendine iş edinmiş! Zaten İtalya’ya da bu yüzden gitmedi mi? Buradan ve kötü arkadaşlarından uzaklaşsın diye dayım zorla götürdü onu biliyorsun.”
Güneş’in dayısı Uzay ile halası Melisa evliydi. Yıllardır İtalya’da yaşıyorlardı. Evet, dayısıyla halasının onu buradaki haşarılıklarından uzaklaştırmak için götürdüklerini de biliyordum.
Ama işte gönül dinliyor muydu ki?
Ben düşüncelere dalınca Güneş sarı saçlarımı okşadı:
“Gece yarısından sonra geldi, akşama kadar ininden çıkmaz. Çıksa da ne sana ne de bana iki kelime etmeyecek zaten biliyorsun. Hadi git Gülbeyaz, kendine bunu yapma canım arkadaşım.”
Haklı olduğu noktalar vardı. Pes edip ayağa kalktım ve Güneş’in beni geçirmesine izin verdim. O içeri girince ben de Karagül’ün yanına gittim.
Dizginlerini çözüp üzerine binince son kez kulübeye baktım. Tam arkamı dönüp gidecektim ki, kulübenin kapısı yavaşça açıldı ve o yavaş adımlarla dışarı çıktı.
Boyu 1.90’a yakındı, kumral tenliydi. Koyu kestane, dalgalı saçları kulaklarına kadar geliyordu. Yataktan henüz kalkmış olacak ki saçları darmadağındı.
Altına eski bir kot pantolon geçirmiş, ayakları çıplaktı. Çıplak olan sadece ayakları değildi. Üzerine bir şey giymemiş, sabah güneşiyle kaslı, pürüzsüz göğsü parlıyordu.
Ağır adımlarla kulübenin basamaklarını indi. Başını kaldırıp önünde durduğum dağ evine baktı ve sanki kim olduğumu anlamaya çalışır gibi başını yana eğdi.
Ani bir kararla Karagül’ü dehleyip ona doğru koştum. O hala basamakların önünde durmuş bana bakarken önüne kadar geldim.
Tam önüne geldiğimde Karagül’ü aniden durdurunca güzel kısrağım şaha kalktı ve yeniden dört ayak üstüne inip kendi etrafında bir tur döndü.
Çoğu insan hemen önünde gerçekleşen bu sahneden ürkerdi ama o ela gözlerini kısarak bana baktı ve bir milim bile kıpırdamadı.
Gözlerimiz birleşince kalbim hızla atmaya başladı. Kısacık hayatımın tek aşkı, karşılıksız sevdam karşımdaydı.
Tolunay Gürsoylu Mihailoviç.