Tolunay Gürsoylu Mihailoviç.
Güneş’in ikizi. Güneş ne kadar sıcaksa, Tolunay o kadar soğuktu.
Güneş ne kadar sıcakkanlıysa, Tolunay o kadar aksi ve huysuzdu.
Güneş Mustafa babasının soyadı olan Dağhanlı’yı alırken, Tolunay Alexandr babasının iki soyadını almıştı.
Tolunay hala bana bakarken ben de mavi gözlerimi ona diktim. Onu iki yıldır görmüyordum, iki yıl önce İtalya’ya gitmiş, bir daha da dönmemişti, ziyarete bile gelmemişti.
Fakat onda, daha da genişleyen omuzları ve artan kasları dışında değişen hiçbir şey yoktu. Hala aynı yakışıklı, sert görünüşlü erkekti.
Değişen bir diğer şey ise, sağ göğsünün tamamını kaplayan, ateş püskürten bir ejderha dövmesiydi. Bunu yeni yaptırmış olmalıydı.
Onun hala burada olduğu zamanlarda, bütün çocuklarla bizim arazideki şelaleye gider ve oradaki küçük gölete girip serinlerdik. Daha önce hiçbir dövmesi yoktu.
Tolunay…
Yüreğimdeki yangın yeri, çocukluk aşkım, unutamadığım gönül sızım. Kabuk bağlamayan tek yaram.
Bana ukala bir şekilde sırıttı:
“Bu girişe çok çalıştın mı Malysh?”
Tolunay da benim gibi çok iyi Rusça biliyordu. Malysh ise Rusça’da bebek demekti, küçük bebeklere söylenirdi. Çocukluğumdan beri bana böyle seslenirdi.
Ona gözlerimi devirip baktım:
“Benden dört ay küçük birinin bana bebek demesi hala saçma geliyor. Ayrıca artık kocaman insanlar olduk. Küçük bebeğe benzer bir tarafım var mı?”
Tolunay kollarını göğsünde kavuşturup beni baştan ayağa süzdü. Gerilen kol kaslarına bakarken yutkundum. Vücudumda gezinen gözleri, gezdiği her yeri sanki yakıyordu. Sonunda yine sırıtıp kaşlarını kaldırdı:
“Hala küçük bir oyuncak bebeğe benziyorsun Gülbeyaz. Üflesem uçacaksın…”
Aslında haklıydı. O kadar minyon tipliydim ki, arkadaşlarımızla gittiğimiz bazı mekanlarda kimlik sordukları bile olurdu.
Karagül’ün üzerinden ona doğru eğilip meydan okudum:
“Bir ata bin gel ve benimle yarış. Hala bebek miyim görelim.”
Dağ evinin arkasında kendi ahırları vardı. Atlara bizim kadar düşkün değildiler ama zaman içinde babam onlara da bir ahır kurmuş, değişik atlar hediye etmişti.
Tolunay ellerini beline koyup başını iki yana salladı:
“Olmaz Malysh.”
Hayal kırıklığına uğrasam da ona fark ettirmeden sordum:
“Nedenmiş?”
Ela gözlerini bana dikip bir eliyle Karagül’ü gösterdi:
“Birincisi ata binip yeşilliklerde ponçik bir hayalperest gibi heleley diye gezmeyi senin kadar sevmiyorum Gülbeyaz. İkincisi de uçaktan gece yarısında indim. Hala sersem gibiyim.”
Bir kaşımı kaldırıp ona baktım:
“Üçüncüsü de beni geçemeyeceğin için korkman olabilir mi?”
Tolunay atla gezmeyi benim kadar sevmese de iyi bir biniciydi. Çocukluğumuzda ve ergenliğimizde onunla iddiaya girer ve yarışırdık. Ve Tolunay hiçbir iddiadan kaçmazdı.
Kaşlarını çatarak bana baktı:
“İtalya’dan gelir gelmez, ayağımın tozuyla seni yenip ağlatmamı mı istiyorsun Malysh? İyi, sen bilirsin.”
Hızlı adımlarla yürüyünce arkasından ona seslendim:
“Giyinmeyecek misin?”
Hala yürürken bana döndü ve geri geri yürümeye başlayıp kot pantolonunu gösterdi:
“Giyiniğim zaten.”
Atımla yanında yürüyerek onu ahıra kadar takip ettim. Ahıra girip kayboldu, dakikalar sonra hazırladığı kahverengi bir atla çıkıp geldi.
Çıplak ayaklarından birini üzengiye koyarken şaşkınlıkla sordum:
“Çizme de mi giymeyeceksin Tolunay?”
Atına binip omuz silkti:
“Ben vahşi bir biniciyim. Senin gibi ata binmeden önce bir saat hazırlanamam.”
Ben cevap veremeden atını mahmuzladı ve bir anda hızlanarak uzaklaşırken bağırdı:
“Beni yakalamakta iyi şanslar!”
Ben de Karagül’ü hırsla mahmuzlarken ona seslendim:
“Daha başlamamıştık!”
Karagül hızlanırken saniyeler içinde ona yetiştim. Ağaçların arasındaki geniş patikada atlarımızı koştururken bir o bir ben öne geçiyorduk.
Sonunda onu geçip, eski zamanlarda yaptığımız gibi, ok başına benzeyen iki insan boyundaki büyük kayaya sürdüm.
Ondan önce varıp Karagül’ü durdurdum ve arkamı dönüp ona baktım. Atının üzerindeki görüntüsü yüreğimi sızlattı. Çıplak göğsü ağaç dallarının arasından geçen ışık hüzmelerinin altında parlıyordu, yüzü kararlılıkla çarpılmış, bana yani hedefine ulaşmaya çalışan bir avcı gibiydi.
Nefes nefese kalmış olmam Karagül’ü çok hızlı sürdüğüm içindi değil mi? Başka bir sebebi olmamalıydı.
Peki ya onun yanıma ulaşmasını izlerken, artık terden parlayan göğsüne bakıp dudaklarımı yalamam?
Sıcaklamış olmalıydım. Düşününce baya sıcaklamış hissediyordum. Sonunda yanıma ulaşıp durduğunda bir kahkaha attı:
“Geçen iki yılda kendini iyice geliştirmişsin Gülbeyaz. Ama bu yarış adil değil, ben iki yıldır ata binmedim.”
Gözlerimi kırpıştırıp ona baktım:
“Öyleyse senin de iyi olduğun bir konuda yarışırız.”
Gözlerini kısıp tuhaf bir şekilde hala hızla inip kalkan göğsüme baktı ve sırıttı:
“Benim iyi olduğum şeyler sana birkaç numara büyük gelir Gülbeyaz.”
Aniden kalbim tekledi. Ne demek istemişti? Masum bir iddia gibi gelmemişti o yüzden ona soramadım. Atımı yanından geçirip yüzüne baktım:
“Eve kadar tekrar yarışmak ister misin?”
Etrafına bakındı:
“Hayır. Artık gitsen iyi olur Malysh.”
Onu bırakmak istemiyordum. Bir daha ne zaman görecektim kim bilir? Burada yaşarken çoğu zaman evde olmazdı, geç saatlere kadar dışarda takılırdı.
Aklıma gelen fikirle gözlerim parladı ve konuştum:
“Ama akşam kulübe geliyorsun değil mi?”
“Kulübe mi?”
“Evet, senin dönüşünün şerefine kutlama yapacağız ya? Güneş söylemedi mi?”
Bir eliyle saçlarını karıştırıp düşündü:
“Hayır, onunla daha doğru düzgün konuşamadık…”
Sözünü kesip devam ettim:
“İyi o zaman. Akşam bizim kulüpte ol. Herkes senin için geliyor, eğer sen gelmezsen çok ayıp olur. Güneş de çok üzülür. Metehan dünden beri hazırlık yapıyor.”
Yalanlarımı arka arkaya dizerken heyecanla kabul etmesini bekliyordum. Yine bana tuhaf tuhaf bakıp başını salladı:
“İyi madem, uğramaya çalışırım.”
Daha fazla bir şey soramadan hızla uzaklaştım. O kız kardeşiyle konuşmadan benim Güneş’i yalanıma uymaya ikna etmem gerekiyordu.
Tabii bir de Metehan’a yalvarmam…
İşin bu kısmını düşününce yüzümü buruştursam da Tolunay için değerdi. Ona bu akşam, artık küçük bir bebek olmadığımı gösterecektim.