“Abla, kocan öldüğüne göre artık İstanbul’a yerleşmemen için hiçbir bahanen kalmadı.” dedi Şirin.
İbrahim ve Ayperi gittikten sonra Leylalarda biraz daha oturmaya karar vermişlerdi.
“Gidemiyorum ki zaten. Savcı beyimiz İstanbul’dan ayrılma, dedi.” dedi Jülide.
“İnşallah bu olay sana kalmaz Jülide.” dedi Aslı.
“Otopsi yapan kişi sen olsaydın keşke. Ne olup bittiğini öğrenirdik.” dedi Jülide ona.
“Ben olmamam daha iyi. Seni tanıdığım için dava sıkıntıya girebilirdi.” dedi Aslı.
“Melis biliyor mu?” diye sordu Leyla.
Jülide başını ağır ağır aşağı yukarı salladı.
“Şirin’le birlikte söyledik. Ağlar, üzülür diye korkuyordum ama sadece omuz silkti. O da haklı. Kapıya gelen kargocu, Rafet’ten daha çok babalık yapmıştır ona.”
“Bir çocuğun babası için üzülmemesi çok acı. Hele bu çocuk, böceğe bile ağlayan Melis gibi hassas ve tatlı bir kızsa. Resmen babası varken babasız büyümüş.” dedi Şirin.
“Allah aşkına şundan konuşmayalım artık. Kim geberttiyse gebertti. Yeter daa!” dedi Jülide.
“Abla taşınacak mısın buraya?” diye sorarak konuyu en başa döndürdü Şirin hevesle.
“Taşınayım mı?” diye kardeşine nazlandı Jülide.
“Ne olur taşın yaa!” diye yalvardı Şirin.
“Ama sizde iki haftadan fazla kalmam. O iki haftada kalacak yer bulduk bulduk… Bulamadık dönerim anamın evine.” dedi Jülide.
“Aslında…” dedi Leyla. Akın’la sohbet eden kocasına alttan bir bakış atıp devam etti.
“Hem yatacak hem iş sorununu çözebilirdik ama… Artık pek mümkün değil sanırım.” dedi.
Kızların hepsi ona döndü.
“Neydi ki?” diye sordu Aslı herkesin yerine.
“Söyleyeyim ama sakın bana vurma Jülide. Bu İbrahim, kızı için dadı arıyordu. Boğaz gören kocaman bir villası var. Kızı da gördünüz. Biraaazzzz… Zor bir çocuk. Dadı barındıramıyor İbrahim. Ki maaşı filan da çok iyi. Aslı’dan çok kazanıyordur muhtemelen dadı.”
“Vay be! Doktorluğu bırakıp dadı mı olsam?” deyip herkesi güldürdü Aslı.
“Ama az önceden sonra herhalde sen de o da kabul etmez.” deyip omuz silkti Leyla.
“Ben kabul etmem bir kere. O kim!” dedi Jülide sertçe.
“Ne konuşuyorsunuz?” diye sordu Nihat Çetin.
Leyla kocasına gülümsedi.
“Şirin, ablasına buraya yerleş diyor da… Jülide de ben sizde kalamam deyince ben de İbrahim’in evindeki yatılı dadılık işinden bahsetmiştim ama… Takdir edersin ki pek mümkün değil artık.”
Karısını ilgiyle dinleyen Nihat Çetin’in gözleri parladı. Yerinden usulca kalkıp Jülide ve Şirin arasına sıkıştı. Kolunu Jülide’nin omzuna attı. Neredeyse aynı anda Leyla’nın çatılmış kaşlarını görünce hemen kolunu indirdi. Karısı kıskançlıkta bir markaydı. Bazen annesini hatta kızlarını bile deli gibi kıskanıyordu.
“Jülide’ciğim… Sen çalışmak istersen İbrahim’le konuşurum ben. Zaten onu görmeyeceksin bile. Deli gibi çalışıyor. Akşam dokuzda onda geliyor eve. Ayperi’yi gördün. Böyle değildi bu kız. Annesi gittikten sonra -malum babası da çalışıyor- ilgisizlikten böyle oldu. E ben de senin Melis’e ne kadar iyi bir anne olduğunu biliyorum. İbrahim benim sahip olmadığım abim gibidir. Kendisine kefilim. E sana da kefilim. Yeğenimi öyle ele güne emanet edeceğime sana emanet ederim.”
“Yavrucuğum…” dedi Jülide. Nihat Çetin’le biraz asker arkadaşı gibi enseye şaplak bir ilişkileri vardı. “Sen benim anneliğime kefilsin de bu adam benim anneliğime laf etti biliyorsun değil mi? Kızım olgun, ben çocukmuşum… Çocukluğunu yaşatmıyormuşum filan…”
“E gördün Jülide! Kendisi de öyle ahım şahım baba değil ne yazık ki! Buzdolabının teki! Kiiii bunu söyleyen de benim yani. Kızcağızı onun iki gülümsemesine hasret yaşıyor. Hem ona ne kadar yanıldığını kanıtlamak istemez misin?” dedi Nihat Çetin.
Jülide olduğu yerde kıvrandı.
“İsterim de…” dedi. Tereddütlüydü.
Biraz kendi kendine düşündü. İbrahim Emrah çok ama çok kibirli bir adamdı. Şu koltukta oturduğu sürece ara sıra Jülide’ye attığı ufak tefek bakışları oldukça yargılayıcıydı. Varoş bir mahalle gülü gibisin, demişti ona. Ve Jülide uzun bir süre sırf bu lafı yüzünden sandalyeyi başına geçirmediği için kendi kendine kızmıştı. Belki de… O sandalyeyi başına geçirebileceği bir ortama dahil olmalıydı. Yaparsa sırf bu yüzden yapardı bu işi. Paraya ihtiyacı yoktu.
“Eğer sen çalışırım dersen ben İbrahim’i ikna ederim.” dedi Nihat Çetin.
“Ama adam benim davama bakan Savcı. Ya sorun çıkarsa…”
“Canım illa o davaya bakmak zorunda mı? Başka savcıya devreder gerekirse…”
“Ben bir düşüneyim…” dedi Jülide.
—————-
Nihat Çetin’le geldikleri büyük evde İbrahim’i beklerken olduğu yerde dönüp etrafını inceledi Jülide. Ev kocamandı. Tarihi bir yapının içi modern bir şekilde döşenmişti. Bir baba ve kızı için çok büyüktü.
“Bu ev saraya benziyor anne.” dedi Melis onun eteğini çekiştirip fısıldayarak.
“Fazla büyük.” diye burun kıvırdı Jülide. Ev güzeldi ama Jülide beğenmeyi kendine yedirememişti. Nihat Çetin’e döndü.
“Kuzenin ne zaman teşrif edecek?” diye sordu.
“Gelir birazdan. Ben aradığımda yeni kalkmıştı.” dedi Nihat Çetin.
O sırada büyük merdivenden adım sesleri duyuldu. Gri eşofman ve gri tişörtlü İbrahim elleri cebinde ağır ağır merdivenden iniyordu. Jülide onu hep takım elbiseyle gördüğü için bu halini garipsemişti.
“Hoş geldiniz.” dedi yanlarına geldiğinde. Jülide’ye odaklanmış bakışı alaycıydı.
“Hoşbulduk.” dedi Nihat Çetin.
İbrahim tekrar Jülide’ye döndü.
“Gelmene şaşırdım. Gurur yaparsın diye düşünmüştüm. Hatta kuzenime gelmeyeceğini söylemiştim.” dedi.
“Bilsem iddiaya girerdim.” dedi Nihat Çetin. Kuzenine sırıttı.
Jülide diline kadar gelen şeyleri tuttu ve buraya iş istemek için geldiğini kendine hatırlattı. İbrahim’in beklediğinin aksine bir şekilde tatlı bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Savcı beyin kalkan kaşları, şaşırdığını gösteriyordu.
“Çalışmakta gurur yapacak bir şey yok. Sonuçta ben çalışacağım siz bana paramı vereceksiniz.” dedi.
İbrahim onu baştan aşağı bir süzdü. Uzun, yeşil, kenarları dantelli belden oturan bir elbise giymişti Jülide. Yakası bile açık değildi ama Jülide’nin bedeni tuhaf bir şekilde elbiseyi olması gerekenden daha çekici göstermişti.
“Kuzenime iş için gelebileceğini söyledim çünkü gelmeyeceğini düşündüm. Seni işe alamayacağımı üzülerek belirtmek durumundayım.” dedi Jülide’ye.
Ama yüzü hiç üzgün gibi değildi. Gözlerindeki alaycı pırıltıları gizleme gereği duymamıştı.
“İbrahiiim!” diye uyarır gibi seslendi Nihat Çetin. Jülide’ye mahcup olmuştu.
“Neden?” diye sordu Jülide.
“Kısa randevumuzun sonunda belirttiğim aynı sebeplerden.” dedi İbrahim. Onları oturmaya davet etmemişti. Kuzeni neyse ama kadın gitsin diye daha şimdiden sabırsızlanmaya başlamıştı.
Jülide gözlerini kırpıştırdı.
“Size eş olmakla, çocuğunuza dadı olmak arasında bağlantı kuramadım.” dedi.
“Eşi de çocuğuma baksın diye istiyorum çünkü.” dedi İbrahim.
“Beni Jülide’ye mahcup ediyorsun.” dedi Nihat Çetin. “İstemiyorsan en başta söylemeliydin.”
“Dediğim gibi zaten gelmeyeceğini düşündüm. İki gün önce ‘tokatlanmalı’ dediği kız için iki gün sonra dadılık başvurusunda bulunamayacak kadar gururludur sandım.” diyen İbrahim, Jülide’nin bozulmasını ya da sinirlenmesini bekledi.
“İki gün önce dediğimin arkasındayım. Tokatlanmasa bile güzelce bir kulağı çekilmeli.” dedi Jülide.
İbrahim az önce Jülide’yi sinirlendirebilmiş miydi bilmiyordu ama şu an Jülide kesinlikle onu sinirlendirmişti.
“Ben aynı şeyi senin kızın için söylesem hoşuna gider miydi?”
Jülide uslu uslu elini tutan tatlı kızı Melis’e baktı.
“Benim kızım öyle ağzını yaya yaya konuşsa kesinlikle kulağını çekerdim. Ama bu zamana kadar beni buna mecbur bırakmadı.”
“İçimden bir ses o senin kulağını çekmiştir diyor.” dedi İbrahim.
“O bana kıyamaz. Ama annemden çocukken çok dayak yemişliğim var.”
“İşe yaramıyormuş demek ki.” dedi İbrahim.
“Bu yaramış hali.” diyerek kendini savundu Jülide. “Ben çocukken uçurumdan dereye balıklama atlamışlığım var. Zavallı annem benim için çok uğraştı.”
“Anne?” dedi Melis.
“Efendim kızım?” diye sordu Jülide ona.
“İbrahim Beyle ben konuşayım mı?”
“Konuşabilirsin canım.”
Melis onun elini bıraktı. İbrahim’in yanına geldi. Aşağıdan yukarıya doğru baktı.
“Annemin işe ihtiyacı yok İbrahim amca. Bizim paramız var. Ama kalacak yerimiz yok. Bizim İstanbul’dan çıkmamızı yasakladın. Uzun süre teyzemlerde kalamayız çünkü ev üstüne ev olmazmış. Eğer bizi işe alamayacaksanız izin verin köyümüze dönelim. Çünkü tavuklarım beni özlemiştir.”
“Tavukların mı?” diye sordu onu ilgiyle dinleyen İbrahim. Küçük kızın böyle bıcır bıcır güzelce konuşması hoşuna gidiyordu. Kendi kızıyla konuşması talepler ve bağırmalardan ibaretti çünkü.
Melis başını sallayarak onayladı.
“Tavuklarım var. Dedem bana civciv almıştı. Onları büyüttüm. Horozum da var.”
“Aferin sana.”
“Gitmemize izin verecek misiniz?”
“Veremem.”
“Neden?”
“Çünkü izin verirsem herkes annen kaçıyor zanneder ve başı daha fazla belaya girer.”
“Ama dedemin evinin adresi var. Polis gelip bize bakabilir.”
“O pek öyle olmuyor canım. Annen yol üzerinde kaçabilir ve her şey daha kötü olur.”
“Anneme işi verin o zaman. Katilin annem olmadığını anlayana kadar burada kalalım. Böylece siz de annemin işi yapıp yapamayacağını görürsünüz.”
İbrahim’e kalsa Jülide’yi asla kapısından sokmazdı ama… Melis’in kızı üzerinde olumlu etki bırakabileceğini düşünüyordu.
Melis’in saçlarını okşayıp Jülide’ye yöneldi.
“Bir denemene izin verebilirim sanırım. Yalnız kızımı herhangi bir şekilde incitmeyeceksin. Evin her yerinde kamera var. Haberim olur.” dedi.
Jülide saçının ucunu arkaya attı.
“Ne zaman başlayayım?” diye sordu.
İbrahim kuzenine bakıp tekrar ona döndü.
“Şimdi? Gidip eşyalarını alıp gel.” dedi.
“Şimdi mi?” dedi Jülide şaşkınlıkla.
“Şimdi. Kızımla ilgilenecek biri lazım. Bir sorun mu var?” diye sordu İbrahim.
Jülide kızına baktı. Melis ona başıyla onay verdi.
“Yok. Bir sorun yok. İki haftalık tatile geldiğim için sadece iki valizim var zaten. Olay çözülene kadar onlarla idare etmeye çalışırız. Şimdilik çok yerleşmeme gerek yok tabi. Ama davamla ilgilenen savcı olarak, bu senin için sıkıntı olacak mı?” diye sordu.
“Seninle tanışıklığımı öne sürerek davadan çekilebilirim. Çok ilgimi çeken bir dava değil zaten.”
“O zaman şimdilik görüşürüz.” dedi Jülide.
“Ayperi bir saate kadar arkadaşının evinden gelecek. Benim de çıkmam lazım. Bir randevum var. Bir saate gidip gelmen lazım.”
“Ben olmasam ne yapacaktınız?” diye sordu Jülide. Bir saate gidip gelmeleri mümkündü ama İstanbul trafiğine güvenilmezdi.
“Kuzenime bırakacaktım.” dedi İbrahim.
“İyi tamam. Hizmetçilerinizden birine hangi odada kalacağımızı söyleyin. Odamız hazır olursa valizimizi bırakır bırakmaz işe başlayabilirim.”
“Bekliyorum.” dedi İbrahim. Onlara kapıya kadar eşlik etti. Nihat Çetin arabayı getirmeye gittiğinde Jülide’yi son bir kez sinir etmek için ona doğru eğildi.
“Eğer deneme sürecin olumlu geçerse belki seninle evlenmeyi yeniden düşünebilirim de…” deyip sırıttı.
Jülide dişlerini öfkeyle sıkarken gözlerini devirdi.
“Ben düşünmem. Kaynanamdan kaçmak için İstanbul’a yerleşmeyi düşünüyorum. Evlenmek için değil.” dedi.
“Eski kaynanan!” diye düzeltti İbrahim.
“Neyse ne işte!” diyen Jülide, kızını da alıp arabaya doğru gitti.
Bir saat olmadan geri dönmüşlerdi bile. İbrahim çıkmadan yetiştiler. Hizmetçi onlara odalarını gösterdi.
Oda giriş katta bulunan genişçe bir odaydı. İçinde çift kişilik bir yatak, ufak bir oturma grubu ve televizyon, gömme dolaplar ve küçük bir banyo vardı.
“Anne hep burada kalmayız değil mi?” diye sordu Melis. Kendi odası olsun istiyordu. Artık büyümüştü.
“İnşallah kalmayız. İbrahim Bey’e benim hakkımda ne kadar yanıldığını gösterip biraz sinir ettikten sonra gitmeyi planlıyorum. Trabzon’a gideriz olmaz mı? Deniz kenarında güzel bir ev alırız. Ufak bir bahçemiz olur. Sadece sen ve ben orada mutlu mesut yaşarız. Bunu ister misin?”
“Bu seni mutlu edecek mi anne?” diye sordu Melis.
Jülide ona gülümsedi.
“Seninle olduğum her yer beni mutlu eder bir tanem.”
“O zaman isterim. Bahçesine çiçek eker miyiz?”
“İstediğin her çiçeği ekeriz.”
Kapı çaldı ve onlara odalarını gösteren hizmetçi içeri girdi.
“Ayperi Hanım geldiler.” diye haber verdi.