Bölüm 2

1000 Words
BÖLÜM 2 SEHER Odada tek başımaydım. Gözlerim kapının demir sürgüsüne takılı kaldı. Dışarıda hayat normal akıyordu belki ama benim için zaman durdu. Ellerim kucağımda kenetlenmişti, parmaklarımı açmaya bile cesaret edemiyordum. Yüreğim kaburgalarımı döve döve atıyordu. Bugün beni buraya getirdiler. Kalabalık içinde yürütüp, dualar okuyarak bir adama teslim ettiler. Sanki ben bir insan değil de, bir eşyaydım. Bir nesne… Bir toprak parçası gibi alınıp satılabilen bir şey. Gerdek odası dedikleri bu yerde, hayatımın sonunun başladığını hissediyordum. Hozan Ağa şu an dışarıdaydı. Yüzüme bile bakmadan, “Hazırlan,” demişti. Yaşlıydı. Ben ise kimlikte reşit olmuştum. Benim kimliğim yok. Ablam ölünce onun kafa kağıdını bana vermişler. Benim adım değil ablamın adı Seher… Benim adım yok. * Hozan ağa karısıyla dışardaydı. Yanında başka kimse yoktu. Çocuğu da yoktu. Belki bu gece halime acır, bana dokunmaz. Ama ben bekleyemezdim. Beklersem daha da çaresiz hissedecektim. Ne yapabilirdim? Kaçamazdım. Çığlık atsam kimse duymazdı. Annem mi var? Babam mı var? Duysalar ne olacak? Ama bir şey yaparsam, bir yol bulursam… Tek çıkış yolum vardı. Bakire değilsen kapıya koyulursun, demişti teyzem bir kadına. Eğer bir kadın kocasının yatağından bekâretle çıkmazsa, onu ya kovarlar ya da *ldürürlerdi. Belki de kurtulabilirdim. Yatağın ucuna oturdum. Tırnaklarım avuç içime battı. Karnımda bir sancı vardı ama bunun korkudan mı, yoksa başka bir şeyden mi olduğunu bilmiyordum. Yavaşça etrafıma bakındım. Odanın köşesinde büyükçe bir çömlek duruyordu. Yanında eski, paslı bir hançer asılıydı. Ağanın gençliğinden kalma bir süs müydü, yoksa gerçekten kullanılmış mıydı bilmiyordum. Ama benim için bir anlamı vardı. Ayağa kalkıp, ağır adımlarla hançerin yanına yaklaştım. Ellerim titriyordu. İçimde bir ses, “Yapma!” diye bağırıyordu. Ama diğer bir ses, “Başka şansın var mı?” diye fısıldıyordu. Hançeri kavradım. Soğuktu. Buz gibi. Elbisemi sıyırıp bıçak sırtını bacaklarımın arasına götürdüğümde gözlerimi sımsıkı yumdum. Bir anlığına nefesimi tuttum. Ve… Acı. İçimde yankılanan bir sancıyla olduğum yere yığıldım. Gözlerimi açtığımda parmaklarımın arasında ılık bir ıslaklık hissettim. Oldu. Bittim. Artık “bozuk”tum. Karnıma bir yumru oturdu. İçimde tuhaf bir duygu vardı. Zafer miydi? Kaybolmuşluk mu? Emin olamıyordum. Ama tek bildiğim, Ağa geldiğinde bana dokunduğunda anlayacaktı. Anladığında da beni bu evden kovacaktı. Ya da… Özgür olabilirdim. Olmalıydım. Hemen ayağa kalkıp elimle bacak aramı silip temizledim. En kötü ihtimal bu gece adetim derdim. Sonra… Benim bozuk olduğumu anlayıp bana çocuk yaşımda çocuk doğur demeyeceklerdi. Kapının arkasından ağır ayak sesleri duyuldu. Sürgü gıcırdayarak açılmaya başladı. Başımı kaldırıp kapıya baktım. Hozan Ağa geliyordu. Yanında ise karısı Emine abla vardı. Ellerim titriyordu. *** Odanın kapısı açıldığında, Hozan Ağa’nın iri cüssesi kapının eşiğini tamamen doldurdu. Yanındaki Emine abla, gözlerini bana dikmiş, tepeden tırnağa süzüyordu. Ağanın gölgesi odaya vururken, kalbimin ritmi kulağımda çınlayan davul sesi gibiydi. Emine abla, sahte bir sıcaklıkla gülümsedi. “Bakalım küçük gelin hazırlanmış mı?” Bu cümleyi duyduğum an gözlerim utançtan yere mıhlandı. Ağa bir adım içeri girdi. Ellerini beline koyup sertçe bana baktı. “Hazır mısın, kız?” Başımı kaldırdım, korkudan mı yoksa utançtan mı olduğunu bilmediğim titrek bir sesle yanıt verdim. “Ben…” Sesim boğazımda düğümlendi. “Ben bugün… adet oldum. Olmaz ki…” Emine ablanın yüzündeki ifade bir anda değişti. Şüpheyle, biraz da hiddetle beni süzmeye başladı. “Düğün gününe adet mi olunurmuş?” diye homurdandı. “Yalan konuşuyorsan o dilini keserim bilmiş o!” dedi kızarak. “Yok abla, bunun yalanı olur mu hiç..” “Göster hele! İndir göster!” Gözlerim Hozan ağaya kaydı. “Bakma öyle mel mel. O ikimizinde kocası, utanmana lüzum yok!” dedi. Utançtan kızarırken ellerimle elbisemi biraz kaldırıp, içliğimi yarıya kadar indirdim. İçliğime bulaşmış kanı Emine ablaya gösterdim. Utançtan gözlerimi açamıyordum. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Ya adet kanı değil bu derse, ya anlarsa… Korkumdan titriyordum. Hozan Ağa yüzünü buruşturup Emine ablaya baktı. Kadının yüzündeki nefret dolu ifade, yerini yapmacık bir şefkate bıraktı birden. “Eh, olur böyle şeyler,” dedi Emine abla. “Genç kızdır, heyecanlandı herhâlde. Birkaç gün bekleyiveririz, Hozan.” Hozan Ağa oflayarak eliyle havada bir işaret yaptı. “Tamam,” dedi sertçe. “Sen ilgilen bu meseleyle, Emine. Temiz olunca haber verirsin.” “Merak etme Hozan. Biter bitmez haber ederim. Yuvamıza çocuk sesi yaraşır.” Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda, adam arkasını dönmüş, ağır adımlarla dışarı çıkıyordu. Kapı kapanırken yüreğim hafifledi biraz. En azından bu gece için kurtulmuştum. Ama bu sevinç uzun sürmedi. Emine abla odada yalnız kalınca, yüzündeki o sahte sıcaklık yerini buz gibi bir ifadeye bıraktı. Bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı: “Gerdekten kurtuldun sanma. Temiz olunca ağanın koynuna gireceksin. Bu eve evlat vereceksin! Hozan’ın soyunu devam ettireceksin!” “Ben… daha küçüğüm Emine abla…” “Gelinlik çağındasın işte, adet görüyorsun ya daha ne!” Başımı eğdim. Akrabalarım beni verdikten onlar niye gözümün yaşına baksın ki. “Bana bak hele! Benim evimde öyle boş boş oturmak yok. Yarın erkenden kalkacaksın. Burada seni kraliçe gibi besleyecek değiliz. Gebe kalana kadar hizmet göreceksin!” Cevap veremedim. Gözlerim yaşlarla doldu. İçimde çaresizlikten başka bir duygu kalmamıştı artık. ** Ertesi sabah daha gün ağarmadan Emine ablanın tiz sesi kulaklarımda yankılandı. “Kalk kız, güneş tepeye çıktı!” Gözlerimi açtığımda dışarıda hava hâlâ karanlıktı. Üzerimdeki ince örtüyü kenara itip hemen doğruldum. Yüreğimdeki ağırlık, yerini bedenime yayılan sızıya bırakmıştı. Hala bacak aramdaki ağrı geçmemişti. Emine abla kapıda bekliyordu. Yüzü gergin, gözleri tehditkârdı. Kara gözleri kindar bakıyordu. Sanki onun yuvasına çökmüşüm gibi… “Hadi, sallanma! Bugün yığınla iş var.” Yavaşça yataktan kalkıp elimi yüzümü bile yıkayamadan avluya indim. Gün doğmaya yeni başlamış, gökyüzü pembe ve mor karışımı bir renge bürünmüştü. Ama benim için güneş hiç doğmayacaktı. Emine abla önüme büyükçe bir bakır leğen koydu. “Şunları yıkayacaksın,” dedi sertçe. “Bitince bahçeyi süpüreceksin. Ondan sonra da mutfağa geçeceksin. Akşama yemek hazır olmazsa seni döverim, anladın mı?” Başımı eğdim. Anlamıştım. Yutkunarak işlere başladım. Ellerim suyun içinde buz kesti, dizlerim titriyordu ama şikâyet edecek hâlim yoktu. Zaten kimse de umursamazdı. Bulaşıkları bitirdiğimde belim ağrımaya başlamıştı. Henüz bir lokma yemek yememiştim. Karnım açlıktan gurulduyordu ama Emine abla başımı kaldırmamı bile izin vermeden bağırıyordu. “Daha bitmedi mi kız? Bu kadar yavaşsan sen bu evde nasıl barınacaksın? Ağaya nasıl çocuk vereceksin he! Rençber olacaksın bundan böyle!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD