bc

YOLUNA SERDİM İÇİMİ NEZDİNDE |BXB

book_age18+
552
FOLLOW
7.6K
READ
HE
office/work place
like
intro-logo
Blurb

(Tamamlandı) 33 yaşında bir muhasebeci olan Mustafa'nın ne arkadaşı vardır ne de iş dışında bir hayatı. Tüm bunların yanında özgüvensizliği ve sosyal anksiyeteye sahip oluşu onu çokça zora sokar. Ancak bir gün çalıştığı yere 20 yaşında, üniversiteli bir stajyer gelir ve aynı müdürlükte çalışmaya başlarlar. Mustafa'nın tüm hayatı kökünden değişecektir.

chap-preview
Free preview
Bölüm 1: İlk Karşılaşma
Başlangıç Tarihi: 12.11.2022 Bitiş Tarihi: 19.04.2023 ✨✨ Çalan alarmın sesi kulaklarına dolup bilinci yavaşça açılırken yıllardır onu bir gölge gibi takip eden aynı sıkıcılıktaki günlerinden birine başlamak için gözlerini araladı. Evet, dile kolay tam dokuz yıldır saat altıya kuruluydu o alarm. İstanbul kaosunda iş yerine başka türlü zamanında yetişemezdi ki. Yanlış anlaşılmasın sebebi altındaki arabayla İstanbul trafiğinde sağa sola söverek gıdım gıdım ilerlediği ve yolda harcadığı pek değerli zamanı değildi. İş yerine ulaşmak için iki servis değiştirmesi gerekiyordu. Başka şehirde olsaydı belki de yarım saatte gideceği yolu sikik İstanbul trafiğinde bir de sadece maaşlı bir çalışan olunca iki saatte anca gidebiliyordu. Önce evinin önünden kalkan bir servisle tüm araçların toplanıp başka binalara dağıldığı topluluk alanına ulaşıyor, daha sonraysa bekleme alanından başka bir servisle iş yerinin olduğu mahrumiyet bölgesine gidiyordu, evet tam dokuz yıldır... Türkiye'nin en büyük firmalarından birinde muhasebeciydi. Anlamsız, sıkıcı, monoton hayatının bu firmaya girdiğinde değişeceğini sanmış, içinde bir türlü yok olmayan boşluğu yıllarca işi olmamasına bağlamıştı. Ama daha işe girdiği ilk gün 'referans' ile alınan basiretsiz yöneticileri, tek bildikleri es kaza kazandıkları üniversitelerle övünmek olan niteliksiz çalışanları görmüş, çokça yanıldığını o gün anlamıştı. Beyninde dönüp duran alarmın sesini tek hamlede kapattı. Alarmı bile sıkıcıydı, değiştirmeye lüzum görmediği telefonun fabrika ayarlarında olan o rutin ses... Çıplak ayaklarını soğuk zemine bastırdı, tüketmesi gereken bir günü daha vardı nihayetinde. Uyuşuk hareketlerle banyoya yollandı. Yüzünü yıkayacağı sırada aynadaki aksi ile karşılaştı. Çok çalışmaktan çökmüş göz altları, sağlıksız ve düzensiz beslenmekten alnının ortasında çıkan sivilce, siyah noktalarla dolu burnu... Ne ara vazgeçmişti bu kadar? Sahi hiç kazanmak için çabalamış mıydı ki? Karşısındaki surete bakmaktan sıkılıp mutfağa doğru adımladı. Yıllar önce ani bir kararla kendisini bir parça da olsa değerli görmek, güzel bir kahve içmek için aldığı pahalı kahve makinesine yaklaştı. Yılların alışkanlığı kendisine sert bir Americano yaptı. Neden bunu içiyordu, anlamıyordu da... Alışkanlıktı işte, asla değiştirmeyi tahayyül edemediği bir dizi alışkanlıklardan biriydi yalnızca. Kahvesi hazır olunca elindeki kupayla birlikte tekrar yatak odasına geçti. Her zamanki gibi sessizdi. Sessizliğin sıkıcılığını yar gibi hayatının her anında özümsemişti de yabancılamıyordu artık. Gri takım elbisesini giyinme dolabından çıkardı. Lacivert bir de kravat aldı. Hangi günler neyi giyeceği belliydi, bu konuda bile bir gün olsun şaşmaz, muntazam şekilde devam ederdi belirlediği düzene. Kahvesini yarım bırakarak akşam mesaisinden kalan bilgisayarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Bir tek o akşamları evden çalışırdı zaten. İş arkadaşları akşamları eğlenir, hep beraberce plan yapar, eşleri ya da sevgilileriyle romantik akşamlar geçirirdi. O ise evinde hesapları kontrole devam eder, hangi gider neden artmış günü gününe evinden takip ederdi. Soğumaya başlayan havanın da etkisiyle ince pardesü şeklinde sarı yağmurluğunu aldı. Sarı dediysek renkli, cıvıl cıvıl olanlardan değil, hani soluk, hardal renkli olanlardan. Ağır ağır asansöre yürüdü, iki kat olsa da merdiven kullanmazdı. Aşağı indiğinde servis durağı olan karşı sitenin kapısının önünde bekleyen başka birimlerde çalışan iş arkadaşlarını gördü. O kadar silik hissediyordu ki kimse sanki onun geldiğini fark etmiyordu. Sessizce servisin gelmesini bekledi. Araç yaklaştığında her zamanki sessizliği ile alışılagelmiş yerine oturdu, kimsenin oturmak istemediği teker üstü... Kulağına kulaklığını takarak beynini uyuşturmaya, müziğin onu alıp hayaller dünyasına götürmesine izin vererek yolcuğuna başladı. Aktarmasını yapmış en sonunda sanayi bölgesinde kalan iş yeri binasına ulaşmıştı. Hızla kantine doğru seğirtti, kahvaltısı simit arası peynir, domates ve marul olurdu, bunu bile değiştirmemişti yıllardır... Simidini alıp çay ocağından da çayını kaptığı gibi sanki kaçacak bir şey varmışçasına ofisine doğru hızlı adımlarlar yürüdü. İnsanlar, sekizde başlayan mesailerini kahvaltı, çay, sigara, sohbet derken dokuz-dokuz buçuğa çekerken o, sekiz olmadan bilgisayarını açar, hem kahvaltısını yapar hem de işlerine gömülürdü. Tam simidinden bir ısırık almıştı ki kocaman, açık ofis şeklinde bölmeli masaların olduğu karşı taraftan kahkahalar yükseldi. Biri seyahatten gelmiş, eğlenceli vakitlerini arkadaşları ile paylaşıyordu. O daha İstanbul, Ankara, Eskişehir hariç hiçbir yeri de görmemişti. İlgisini çekmezdi böyle şeyler, hemen evine gitmek ister arkasında bir tehlike varmışçasına dört duvar bir çatısına saklanmayı dilerdi. Günlük rutin işlerine başlamışken müdürünün yanında genç bir oğlanla ofisin karşı tarafından insanlarla sohbet ede ede geldiğini gördü. Harika, işe yeni biri alınmıştı demek... Yine de ilgilenmedi. Yeni bir surat, yeni bir isim, yeni bir karakter ama gölge olan kendisini görmeyecek yeni bir kişi demekti bu. Neden ilgilenmeliydi ki? İnsanlarla tanışarak onun olduğu tarafa gelen çocuğu uzaktan şöyle bir süzdü. Kadınlara iltifat ediyor, erkeklerle dostça muhabbet edip şimdiden parlak neşesiyle herkesten artı puan topluyordu. Eh ilk intiba önemliydi neticede, bu çocuk da bunu kendi lehine nasıl çevireceğini iyi biliyor olmalıydı. Ofisin en arkasında, tam camın önünde herkesten soyutlanmış şekilde, sanki kendi ofisi varmışçasına izole bir yeri olan Mustafa'ya doğru yaklaştı ikili. Ömer Bey, "Merhaba Mustafa, bu Ayaz. Yeni üniversite stajyerimiz. Müdürlükte her bir şefliği gezip işleri öğrenecek, öncelik Aytül Hanım'ın şefliği, sonra sende." diyerek gülümsedi. Mustafa karşısındaki çocuğu süzmekten vazgeçip elini uzattı. "Merhaba." 'Memnun oldum.' yoktu. Kimse onunla, o da birileriyle tanıştığı için memnun olmazdı. Kim sıkıcı, silik biriyle tanışmak isterdi ki? Mustafa da biliyordu o, 'Memnun oldum.' cümlelerinin yalan olduğunu. Bu yüzden kendisi de kullanmayı bırakmıştı uzun bir süredir. "Merhaba. Gerçekten çok memnun oldum." Ah! Bir yalancı daha. Her gününe kattığı yalan ve yalancıları saymaktan yorulmuştu Mustafa. Otuz üç yıllık hayatında aklı bali olduğundan beri kimse onunla yalan söylemeden konuşmazdı. Karşısındaki çocuğun elini sıktı. İki kez de hafifçe aşağı yukarı salladı. Sonrasında elini çekmek istedi ama keskin bakışların sahibi buna izin vermedi. Uzun uzun süzdü Mustafa'yı, gözlerinde ip üzerinde yürüyen cambazların oluşturduğu tehlikeden hallice bir ifade belirerek... Mustafa bir an için ürperdi. Neden böyle izliyordu onu? Dişinde susam mı kalmıştı acaba? Öyle bile olsa neden gözlerinin içine içine tehlikeli ışıkların oynaştığı göz bebekleriyle bakıyordu? Anlam veremese de yalnızca elini kibarca çekti. Ayaz bakmaya devam ediyor, ayaklarından başlayıp gözlerinde bitiriyordu bakışı. Bir de dudağının üzerindeki bir noktada çokça oyalanmıştı ama orada minik bir benden başka bir şey yoktu ki. Mustafa, suratında bir yerlerde simit susamının kaldığından emin oldu. Bacak kadar çocuğun maskarası olmuştu ilk saniyeden. Ona işleri öğretirken bu çocuk kesinlikle sürekli bunu düşünüp için için gülecekti. Al işte, bir de bunu kafasında kuruyordu Mustafa. Akşama kadar bunu düşünecek, gece yatağa yattığında bu sahneyi beyninde oynatıp duracaktı. "O zaman ilk iş gününüz hayırlı olsun Ayaz Bey. İş arkadaşlarınıza zamanla uyum sağlarsınız. Zaten bir yıl bizimlesiniz. Öncelik Aytül Hanım, sonra Mustafa Bey'de. Ekipmanlarınız masanızın üzerinde. IT'den arkadaşlar size yardımcı olacaklar." "Teşekkür ederim Ömer Bey." Ömer Bey, camlarla kaplı odasına doğru ilerledi. Şirket politikasıydı. Yöneticilerin ofislerinde kapı bulunmaz, ofisin duvarları yöneticilerin arkasındakiler hariç tamamen camdan olurdu ki bu personele 'arkadaş tipi yönetici' hissiyatı versin. Ah ne büyük yalandı! Ayaz, Mustafa'ya dönüp, "Aytül Hanım kahvaltısını yapıp, sigarasını içecekmiş. Az önce söyledi. Sonra yanına geçeceğim, o zamana kadar burada oturup seni izleyim. Nasıl olsa birkaç hafta sonra yanındayım." Pek çabuk sizli bizli konuşmayı bırakıp nezaket kurallarını hiçe sayan Ayaz'a baktı Mustafa. Dilinin ucuna, 'Sen değil siz.' cümlesi gelse de söyleyemedi. Söyleyemezdi... Mustafa'da ne buna cesaret edecek yürek vardı ne de o düzeltmeyi yaptıktan sonra karşısındakinin gözlerine bakabilecek cesaret. Eğer yapabilseydi bile başkasını bozduğu için kendi yüzü alev alev yanar, içinde bir yerlerde lavlar kaynar, oradan yok olmak için tanrıya ellerini açıp yalvarabilirdi. "Tabii ki buyurun, şu boş masada fazladan sandalye olacaktı." Ayaz, sandalyeyi bir çırpıda çekip Mustafa'nın izole köşesine doğru ittirdi. Sonra bacaklarını genişçe açarak rahat bir şekilde oturdu. "Süper yermiş burası. Çiğ köfte yoğur, dizi izle, hatta ofisin ortasında aç porno izle kimse fark etmez abi." Mustafa duyduğu hadsiz cümle ile yerin dibini aşıp magma tabakasına doğru yol aldı. Yanaklarının sıcaklığının başka bir açıklaması olamazdı zira. Neler diyordu bu çocuk böyle? Tamam stajyerdi belki ama üniversite okuyordu. Nerede ne konuşulacağını bilmiyor muydu hiç? Boğazını temizleyerek, "İsterseniz ufaktan yaptığım işleri göstereyim, ön hazırlık olsun." "Nasıl yani? Sen bu saatte iş başı mı yapıyorsun?" "Saat sekiz kırk beş, mesai başlayalı 45 dakika oldu." "Ama herkes çil yavrusu gibi dağıldı bir yerlere." "Onların rutinleri var. Kimi kahvaltı sonrası Türk kahvesi içer, kimi sigara, kimisi de diğer müdürlüklerdeki arkadaşlarına merhaba demeye gider." "Peki sen?" "Ne olmuş bana?" "Hocam sen sekizde iş başı yapıp ekrana bakarak simit mi kemirirsin her gün?" "Bana sekiz-beş maaş ödeniyor, elbette ki tam saatinde başlıyorum işime. Neyse gelin şu ofisin hesaplarını göstereyim dilerseniz." "Dilemem." Mustafa boş boş baktı. Ne demek dilemem!? Şimdi bir şey dese o da ona karşılık verse müdürlük içinde rezillik çıkardı, bunu asla ama asla istemezdi. "Kaç yaşındasın sen?" "Otuz üç." "Yirmi altı-yirmi yedi falan gösteriyorsun en fazla." Sessizlik... Mustafa yanıt vermedi, işinden geri kalıyordu! Çin Ofisi ile arasında zaman farkı çoktu. Zaten onlar öğlen olmadan gidiyorlardı. Yakalamışken sorularını sormalı, hesaplarda olan hataları düzelttirmeliydi. Ay sonunda onun başına bela oluyordu o hesaplar... "Ben de yirmi yaşındayım. Üniversite ikinci sınıf işte. Puanım işletme okumaya yetti, ben de açıkta kalmamak için tercih yaptım. Mezuna kalıp da annemin dırdırını çekemezdim." "Anladım, iyi yapmışsınız." "Sohbetine de doyum olmuyor." "Yetiştirmem gereken işler var." Ayaz, "Anlıyorum ama sonuçta benim ilk günüm, misafir sayılırım. Benimle ilgilenmen gerekmez mi?" diyerek bacaklarını biraz daha açtı. Şimdi daracık alanda ikisinin dizleri birbirine değiyordu. Mustafa'nın vicdanı sızladı. Çocuk haklıydı. Sonuçta burada yalnızdı ve kimseyi tanımıyordu ama bacağını da bir an önce çekmeliydi! Neden birbirlerine dokunuyordu ki şimdi kocaman adamlar? Ama kendisi çekerse çocuk ya yanlış anlarsa? Yok yok en iyisi böyle olduğu gibi bırakmaktı. "Haklısınız, kusuruma bakmayın. Bir şeyler içmek ister misiniz?" diye sordu. Yapacağı işlerin kalmasını şimdilik göz ardı edecekti, eh akşamları bunun için vardı, fazla mesai yapmak için... "Bir çayını içerim." Israrla siz dememesi Mustafa'nın garibine gitse de yine de bir şey dememeyi uygun gördü. Kendisinden yaşça küçük biri olması ya da bakıldığında başkalarına göre stajyer olması önemli değildi. Dedik ya Mustafa'da birilerini uyarabilecek cesaret hiç olmamıştı. Beraberce çay ocağına doğru gitmek için ayaklandılar. Bu sırada bazı kafalar onlara dönmüştü bile. Müdürlüğün en haddini bilmez, en patavatsız, en içi boş ama çokça da ses çıkaranı Burhan, "Bizim soğuk nevale biriyle sosyalleşiyor baksanıza." dedi sessizce, yanındakileri dürtüp kahkaha atarak. Hani dedikoducu olan kadınlardı? Bizimki her zamanki gibi onları duymazlıktan geldi, onlarsa her zamanki gibi duyulmadıklarını sandılar. Mustafa kimseye ses çıkarmaz, isteyen istediğini söylesin sadece duyduğu andan yatağında uyuyakalana kadar düşünür ama yine de kimseye tek kelime laf etmezdi. Ayaz'a doğru baktı. Acaba o söylenenleri duymuş muydu? Ayaz duyduysa da bunu çaktırmadan konuşmaya, Mustafa'yı pek de ilgilendirmeyen okulunda yaşanan olayları anlatmaya devam etti. Çaylarını almaya gittiklerinde kendisini çay ocağının müdürü sanan Harun, yine bulaşık makinesinin yanındaki sandalyeye tünemiş, cep telefonundan futbol oyunu oynuyordu. İkiliyi gördüğünde hiç istifini bozmadan oturduğu yerde oyununa devam etti. Mustafa kocaman kazandan bir Ayaz'a bir de kendisine çay doldururken Harun, "Sağa sola dökmeden koyun!" diyerek oyunundan kafasını kaldırmadan emir verdi ikiliye. Mustafa "Tabii." dedi. Ayaz'ınsa kaşları çatıldı. Kimsenin kimseye emir verme lüksü yoktu! "Sizin görev tanımınız nedir?" diye sordu sertçe. Harun kafasını bile kaldırmadı. Üzerine alınmamıştı ki. "Size diyorum?" "Ne diyorsunuz?" "Sizin diyorum, buradaki işiniz nedir?" Harun, "Çay demlemek, çay ikram etmek, bulaşıklar falan filan. Neden sordunuz? Yardıma mı geleceksiniz ben çaylara su çekerken?" dedi pişkince sırıtarak. "Ben mesai saatleri içerisinde bacak bacak üzerine atıp oyun oynamıyorum, yoksa yardıma gelirdim. Sanırım az önce başkan yardımcısı geçti kapının önünden, bence biraz dikkatli olun. Kimlerin üstlere neler söyleyeceğini bilemeyiz değil mi?" diyerek kafasını sağ omzuna doğru eğip gülümsedi. İşte bu kadar! Birine gülümseyerek laf sokabiliyorsanız iş hayatında ayakta kalabileceksiniz demektir! Harun mosmor oldu. Kimse ondan fazlasını beklemiyordu ancak çok kötü bir huyu vardı. Yalakalık yapması gerekenler ya da amirlerle yakın olan kişiler çay ocağına geldiğinde eline on günde bir yıkadığı pis sarı bezi alır, kirleri oradan oraya sıvardı. Mustafa gibi sessiz, kendi halinde, dişini geçirebildiği insanlara ise çenesi çokça çıkar, yeri gelir azarlar, utanmasa, 'İşinizi bırakın burada çay servisi yapın.' diyecek kıvama bile gelebilirdi. Jöle gibi her devrin adamıydı Harun. Mustafa'ysa bu sırada ayaklanmış, çaylarına çay altlığı veren Harun'a şaşkınlıkla bakıyordu. Yıllardır Harun'la beraber çalışsa da böylesi bir muameleyi ondan hiç görmemişti. Yirmi yaşında, bacak kadar bir stajyer, Harun'un evine ocağına korku salmıştı resmen. İçinden hayranlık duydu kendisinden on üç yaş küçük Ayaz'a. İstemediği bir şey olduğunda dile getirebilmesi ona ütopyalar diyarından bir kuple sundu. Kaşlarını havaya kaldırıp, dudaklarını 'Vay be' demek istercesine büktü. Tam arkasını dönüp çay ocağından çıkacaktı ki yanındaki çocuğun onu yine süzdüğünü gördü. Hemen tuvalete gidip yüzüne bakma isteğiyle doldu taştı. Kafasında kuracak, geçirdiği dakikalardan zevk almayacaktı yine. Bu Mustafa'nın en büyük, en gizli günahıydı. Her şeyi saatlerce, günlerce düşünmek... Sessizce tüm müdürlüklerin kapılarının açıldığı kocaman koridordan geçerek kendi birimlerine döndüler. Ayaz tam Mustafa'nın yanına oturacaktı ki Aytül Hanım'ın sesini işitti. "Gel bakalım, başlayalım artık." Sanki kendisi kahvaltısını yapıp üzerine keyif kahvesini içmemiş, hatta bir de sigara tüttürmemiş gibi, "Başlayalım artık." demez mi? "Tekrar çok memnun oldum Mustafa, bundan sonra sık sık görüşeceğiz zaten. Benim masama da gel sohbet için olur mu?" Mustafa sadece kafasını salladı. İçi boş, öylesine söylenen birkaç söz daha diye düşündü. Nasıl olsa buraya iyice alışınca Mustafa'nın esamesi okunmayacak, en fazla müdürlüğün asosyali falan diye dalga geçecekti arkasından, bunlar sadece lisede olmuyordu ki. İş hayatında her türlü zorbalığın daniskası vardı. Tek farkla; profesyonelce. Aytül Hanım'a ne kadar genç göründüğünü söyleyip kadının kocaman kahkaha atmasına sebep olan oğlana baktı bir süre daha. Şimdiden müdürlüğün ağır toplarından olan Aytül Hanım'ın gönlünü hoş edivermişti bile. Kendisinin tam zıttı olan bu çocuk ilk günden pek çok kişinin gözdesi olacağa benziyordu zaten. Yakışıklılığının yanı sıra tanrı ona harika sosyal beceriler de nasip etmişti. Demek ki bazı kullar torpilliydi yaradandan. Aytül Hanım'ın göz süzüşlerine bakakalırken birden Ayaz'ın kendisine baktığını fark etti. Harika! Kocaman adam bir de ufacık oğlana yakalanmıştı demek! Bugün şansı ondan yana değildi, gerçi şansıyla ne vakit iyi anlaşabilmişti ki? Ne zaman ona ihtiyacı olsa çocuk gibi küsüveriyor, sırt çeviriyordu meret ona! Hemen gözlerini kaçırarak saate baktı. Şimdiden planının bir saat yirmi dakika kadar gerisinde kalmıştı. Akşama işleriyle aşk dolu bir randevu bekliyordu onu yine. Çocuğa bakıp durmaktan vazgeçip kendi işine döndü. Çayına iki şeker atıp sessizce, kimseyi rahatsız etmemeye özen göstererek karıştırdı, bekleyen maillerine daldı kısa bir zaman sonra. Eğer gömüldüğü bilgisayarın ekranından başını kaldırıp etrafına bakma adeti olsaydı iki de bir ona kaymaktan vazgeçmeyen bir çift gözü yakalayabilirdi belki... ✨✨

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Dönüm Noktası Aşka Tutsak

read
5.6K
bc

KISIR AĞA

read
112.5K
bc

GÜL SARMALI (+18)

read
37.8K
bc

FIRTINAŞK (+18)

read
52.5K
bc

İKİNCİ ŞANSIM

read
3.2K
bc

İNCİ TOZU (+18)

read
22.7K
bc

KONAĞIN ZORAKİ DAMADI (+18)

read
73.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook