Haftalar, konağın yüksek duvarları arasında, ağır ve yapışkan bir sessizlik içinde geçti. Dicle için zaman kavramı silinmişti. Güneşin doğuşu, Fırat’ın yataktan kalkıp beline silahını takmasıyla başlıyor; batışı ise o ağır adımların merdivenlerde yankılanarak odaya dönüşüyle son buluyordu. Karnı henüz belli belirsiz şişmişti ama Fırat’ın gözünde Dicle, artık yürüyen bir hazine sandığıydı. Odanın kapısı asla kilitlenmiyordu belki ama görünmez parmaklıklar demirden daha sağlamdı. O gün, boğucu sıcak yerini serin bir rüzgâra bırakmıştı. Dicle, haftalardır soluduğu odaya hapsolmuş havadan bunalmıştı. Fırat tarlaları denetlemeye gitmişti. Zelal Ana, odasından çıkmıyordu. Konak sessizdi. Dicle, üzerindeki ipek sabahlığı sıkıca sarıp, cesaretini toplayarak odadan çıktı. Amacı kaçmak değildi; b

