Barzan Olmadan

766 Words
Nazif Enişte’nin dükkanından seçilen o ağır kadifeler, ipekler, top top kumaşlar terzinin tezgahına yığılmıştı. Ölçülerim alındıktan sonra Rojda, kuaför Nurten Abla’ya gitmek için benden izin isteyip yanımızdan ayrıldığında, dükkanın bekleme köşesindeki o eski, oymalı ahşap koltuklarda baş başa kaldık. İçeride sadece dikiş makinesinin o monoton, huzur veren tıkırtısı ve ara sıra çırağın getirdiği çay bardaklarının sesi vardı. Aramızda kalan boşluk, ilk defa gerginlikle değil, tuhaf, dingin bir beklentiyle dolmuştu. Ellerim kucağımda birleşmiş, bakışlarım yerdeki kilimin desenlerine dalmışken, Azad’ın gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum. Ama bu sefer o bakışlarda beni köşeye sıkıştıran o karanlık arzu ya da öfke yoktu; daha derin, tartıveren bir ifade vardı. Aramızda bu denli bir sakinlik oluştuğundan kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum. Eğer göz teması kurarsam birinin anına giderdim. Bu anlara gittiğimi Azad anlayamazdı ama ben yine de korkuyordum ve kimseyle göz teması kurmayacaktım. "Yoruldun," dedi Azad aniden irkildim. Sesi, dikiş makinesinin sesini bastırmayacak kadar alçak bir tondaydı. Başımı ağır ağır kaldırıp ona baktım. Tespihini çekmiyordu; elinde tutmuş, imamesini baş parmağıyla dalgın dalgın okşuyordu. "Tatlı bir yorgunluk diyelim Azad Ağam," dedim, sesimin bu kadar dingin çıkmasına ben bile şaşırarak. "O kadar kumaş, renk, model... İnsanın başı dönüyor." Azad hafifçe, bakışlarını tezgattaki kumaş yığınlarına çevirdi. "Anamın listesi kabarıktır. Usul yerini bulsun diye bazen abartır, her şeyin en ağırı olsun ister." Gözleri, yığının en üstünde duran, benim ısrarla seçtiğim zümrüt yeşil ipek kumaşa kaydı. Bir an duraksadı. "Ama senin seçtiğin... O yeşil olan. O sana yakışacak." Hafifçe gülümsedim. "İlk defa..." dedim cesaretimi toplayıp, "İlk defa benim ne istediğime de baktın bugün. O ağır kumaşların arasında boğulmama izin vermedin." Azad bakışlarını kumaşlardan çekip doğrudan gözlerime dikti. O an, bakışlarımı kaçırıp tekrar kilime çevirdim. Derin bir nefes aldı. "Arabadaki halim... Çarşı girişindeki o öfkem..." Duraksadı. Bir Ağa'nın hatasını kabul etmesi zordur, kelimeleri özenle seçiyordu. "Bazen kantarın topuzunu kaçırıyorum Zerrin. Seni o 'hanımağa' kalıbına sokmaya çalışırken, seni korumaya çalışırken... hazır olmaya çalışıyorum seni konağıma hazır etmeye çalışıyorum." "Biliyorum," dedim yumuşak bir sesle. Ona doğru biraz daha döndüm, sesimdeki tüm savunma duvarlarını indirdim. "Ben o kalıba girerim Azad Ağam, senin için o ağırlığı da taşırım. Ama bırak da arada sırada Zerrin de nefes alsın. O ağır kumaşların altında kaybolmayayım. Ben daha gencim, yaşamak istiyorum. Senin yanında bile olsa." Azad’ın gözlerinde bir anlık bir dalgalanma oldu. Elindeki tespihi bıraktı, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. "Kaybolmana izin vermem," dedi. Sesi bir yemin gibi kesindi ama içinde tehdit yoktu. "Sen istesen de o ışığı söndüremezsin zaten. Bugün çarşıda... o inatçı başını dik tutuşunda bunu gördüm. Sen o ağır kumaşların altında kendini ezdirmezsin." O an aramızda, o güne kadar hiç olmayan incecik, şeffaf bir köprü kuruldu. İlk defa, birbirimizi sadece arzulamıyor, aynı zamanda duyuyorduk. Terzinin çırağı elinde çay tepsisiyle içeri girdiğinde o büyü bozuldu ama aramızda kurulan sessiz anlaşma havada asılı kaldı. Elbiseler dikiliyordu, düğün yaklaşıyordu ve biz ilk defa aynı taraftaydık. ''Zerrin kızım bu elbiselerden birini dene de bakalım olmuşlar mı?' Üzerime dikilen elbiselerden birini denemek için kabine geçtim. Bordo kadife bir elbise tutuşturulmuştu elime. Kabinde ayna yoktu. Kendimi görmeden çıkmam gerekiyordu. Çıktığımda deneme bölümünde sadece Azad vardı. Bakışları boynumdan başlayıp göğüslerimde, elbisemin bel kavisinde, sırayla usul usul geziniyordu. Bakışları olduğu yerde oyalanırken bacaklarımın arasına istemsiz bir sıcaklık yayıldı. ''Dön arkanı'' demesiyle gözlerim istemsizce büyüdü. ''Dönde fermuarını kapatayım'' Ah Zerrin, dedim içimden, aklın nerede senin. ''Gerek yok aslında oldu işte.'' dedim fısıldayarak. ''Kapatalım sonra uğraştırma bizi.'' dedi ve beni belimden tuttu parmakları kadifenin üzerinden değil, sanki doğrudan tenimden geçmiş gibi bir etki bıraktı. O dokunuşla beni kendine çevirdi. Gövdem ona değmedi ama aramızdaki boşluk, yokluğuyla yakıyordu. Nefesini ensemde hissettim; sıcak, yavaş, sabırlı. Fermuarı yukarı çekerken parmakları sırtımda gezindi. Bilerek mi, istemeden mi… bilmiyorum. Ama omurgamdan aşağı bir ürperti aktı, bacaklarımın arasına kadar indi. Islaklığımı saklayamadım. Kadifenin altında, bedenim ona çoktan cevap vermişti. Fermuar kapandı. Elini çektiğinde bile varlığını hissetmeye devam ettim. Beni uzaktan değerlendirir gibi eli sakalında izliyordu. Bakışlarında memnuniyetsiz bir ifade vardı. ''Sorun ne?'' diye sorduğumda ''Olmadı eksik bir şey var.'' dedi ve cebinden siyah kadife bir kutu çıkardı. Yüzük almış ışıl ışıl kocaman kare bir taş. ''Te...Teşekkür ederim.'' dedikten sonra parmaklarımı yüzüğe dokundurdum. ''Takalım bakalım'' . . . Nurten Abla'nın dükkanından Rojda'yı aldıktan sonra yola koyulduk. Rojda kuaförde duyduklarını, yarın için eksikleri heyecanlı heyecanlı anlatırken Azad da bende sessizce yolu seyrediyorduk. Bakmak istemiyordum ona. Gözüm hep yüzüğümdeydi. Konağın büyük demir kapıları önümüzde açıldığında güneş batmak üzereydi. Avlu, yarınki büyük günün telaşıyla ana baba günü gibiydi. Kazanlar kuruluyor, yemek hazırlıkları için koşturuluyor, oradan oraya emirler yağdırılıyordu. Rojda torbaları alıp indi. Azad önüne bakarak "Yarın..." dedi, kelime ağzından bir hüküm gibi, geri dönüşü olmayan bir karar gibi çıktı "Yarın o beyazlığı giydiğinde, benim konağımdan içeri girdiğinde, artık sadece Zerrin olmayacaksın. Zerrin Barzan olacaksın.''
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD