Cemal’in o iğrenç, sırıtan yüzünü arkamda bırakıp merdivenlere nasıl tırmandığımı, nefesimin hangi basamakta kesildiğini hatırlamıyordum bile.
Kendimi odaya atıp kapıyı arkamdan kapattığımda, sırtımı ahşap kanada yaslayıp ciğerlerimi parçalayan o havayı dışarı bıraktım.
Ulan Cemal, dedim içimden, dalağını siktiğimin herifi! Ağzından bir kere de hayırlı bir şey çıksın be! Ama herif haklıydı. Azad’ın o "nezaket" ayağına yatan yavşak halleri, Bade’nin o masada bacak bacak üstüne atıp kocamın bacaklarına elini koyuşu... Hepsi birer hançer gibi ciğerime saplanıyordu.
Dalağını siktiğim Cemal! diye mırıldandım hırsla.
Odanın içinde bir o tarafa, bir bu tarafa volta atmaya başladım.
Adımlarım öfkeden sertleşmişti, yere her basışımda sanki Bade’nin o sinsi suratını çiğniyordum.
"Başka kadınları hayal edecekmiş... Holding masalarında sikişecekmiş!"
Sesim odanın sessizliğinde bir kırbaç gibi şakladı.
"Ulan Azad! Sen o holding masasını ancak rüyanda görürsün! Ben seni o İstanbul’a, o sürtüğün yanına yar eder miyim sandın?"
Aynanın karşısına geçip durdum.
Saçlarım o telaşla yaptığım topuzdan kurtulmuş, yüzüme dağılmıştı.
Gözlerim kan çanağı gibiydi ama ağlamıyordum.
O gözlerde artık sadece saf, katıksız bir hırs vardı.
"Çocukmuşum... Emanetmişim..."
Odanın içindeki o ağır, Bade kokulu hava ciğerlerime battıkça öfkem kuduruyordu ama bu sefer ağlayıp sızlamayacaktım.
Cemal’in o aşağılık "Seni süs bebeği gibi bırakıp gidecek," lafını onun boğazına dizecektim.
"Gidecekmiş... Başka kadınları sikecekmiş!" diye mırıldandım banyonun kapısını çarparken.
"Görürsün sen Azad, el mi yaman bey mi yaman!"
Hırsla üzerimdekileri parçalar gibi çıkarıp kendimi sıcak suyun altına attım.
Suyun her damlası sanki tenimdeki o konak kirini, Bade’nin o sinsi varlığını söküp götürüyordu.
Çıktığımda vücudum sıcaktan ve öfkeden kıpkırmızıydı.
Ayna buharını silip, kendime baktım..
Hadi bakalım Zerrin, dedim içimden, göster şu aslan parçasına el kızı mı daha iştah açıcıymış, yoksa karısı mı!
Çeyizim için aldığım, o güne kadar giymeye cesaret edemediğim en seksi parçayı çıkardım: Siyah, dantelli, göğüs dekoltesi "buradayım" diyen, kalçalarımı tam kavrayan o saten geceliği...
Altına incecik bir çorap, dudaklarıma kan kırmızısı bir ruj.
Saçlarımı omuzlarıma serbest bıraktım, kokumu en can alıcı yerlerime sürdüm.
Aynada kendime baktığımda, Cemal’in "süs bebeği" dediği o kız gitmiş, yerine bir erkeği diz çöktürecek o kadın gelmişti.
"Nerede kaldı bu dalağını siktiğim!" diye söylendim odada volta atarken.
"Aşağıda o sarı çıyanla kahve keyfi bitti herhalde, holding masası fantezilerini ballandıra ballandıra anlatmıştır o sürtük."
O sırada kapının kolu yavaşça aşağı indi.
Azad içeri girdi.
Ceketi elinde, gömleğinin üstten iki düğmesi açık, yüzünde o her zamanki yorgun ve kaskatı ifade...
Ama beni yatağın kenarında, o siyah dantellerin içinde, bacak bacak üstüne atmış şekilde telefona bakarken görünce adımını attığı yerde mıhlandı.
Elindeki ceket yere düştü.
Bakışları ayak uçlarımdan başlayıp yavaş yavaş yukarı, göğüslerime, oradan da dudaklarıma tırmandı.
O mermer gibi kaskatı yüzü bir anda gevşedi, göz bebekleri büyüdü; o "nezaketli" Azad gitti, yerine aç bir kurt geldi.
"Zerrin..." dedi, sesi boğazında düğümlenmiş gibi, hırıltılı bir tonda. "Bu... Bu ne hal? Sen hasta değil miydin?"
Dudaklarımı büzüp, en işveli sesimle "Odada yalnız kalmaktan sıkıldım Azad... Kocam aşağıda misafirlerle 'iş' konuşurken, ben de burada senin için hazırlandım. Fena mı yapmışım?"
Azad kapıyı arkasından kilitledi.
Gözlerini benden bir saniye bile ayırmıyordu.
Odanın havası bir anda ısındı, aramızdaki o gerilim artık öfke değil, saf bir arzuya dönüştü.
Azad’ın nefes alışı hızlandı, gömleğinin düğmelerini koparırcasına açmaya başladı.
"Zerrin... Sen beni delirtmek mi istiyorsun? Sen ne yaptığının farkında mısın?"
Ayağa kalkıp ona doğru ilerledim, ellerimi o çıplak göğsüne koydum
"Başka yerlerde, başka masalarda hayal kurmana gerek yok. Ben buradayım. Seninleyim."
Azad, belimi öyle bir kavradı ki nefesim kesildi.
Beni kendine sertçe çekti, yüzü yüzüme santimler kala durdu.
Gözlerinden ateş fışkırıyordu.
"Başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi hayal etmiyorum," dedi, sesi hırıltılı bir aslan kükremesi gibiydi.
"Sadece sen... Sadece bu an!"
Beni yatağa öyle bir fırlattı ki, az kalsın az önce olanları unutacaktım.
Azad’ın azgınlığı, o gün boyu biriktirdiği tüm o baskılanmış duyguları patlamaya hazırdı.
Azad, üzerindeki gömleği hırsla bir kenara fırlatırken gözleri karanlıkta aç bir kurdun gözleri gibi parlıyordu.
Yatağa, üzerime doğru öyle bir hamle yaptı ki, soluğum kesildi.
O kaskatı, mermer gibi vücudunun ağırlığını üzerimde hissettiğimde, Cemal’in o zehirli "Başka kadınları hayal edecek" lafı beynimde bir kez daha zonkladı.
Görürsün sen Azad, dedim içimden, kim kimi hayal ediyormuş!
Dudakları boynuma asıldı.
O nasırlı elleri, siyah dantellerin üzerinde sertçe geziniyor; belimi, kalçalarımı sanki her hücresini mühürlemek ister gibi kavrıyordu. Nefes nefeseydi.
O meşhur nezaketi, o kontrollü halleri tamamen kül olmuştu.
Beni öperken hırlıyor, "Zerrin... Delirteceksin beni," diye inliyordu.
Ellerimi o terlemiş, gergin sırtına doladım. Tırnaklarımı etine batırdım.
O an o kadar azmıştı ki, acıyı bile zevk gibi soluyordu.
Beni kendinden geçirecek kadar sert ve tutkulu bir şekilde üzerime kapandığında, odadaki hava adeta alev aldı.
Her dokunuşu, her nefesi "Sen benimsin" diyordu.
Ama benim içimdeki o öfkeli at hâlâ dizginlenmemişti.
Tam o doruk noktasına yaklaştığında, Azad’ın kontrolünü tamamen kaybettiği, dünyayı unuttuğu o saniyede; ellerimi göğsüne koydum ve onu bütün gücümle ittim.
Azad, neye uğradığını şaşırmış bir halde, nefes nefese üzerimde duraksadı.
Gözleri puslanmış, bakışları darmadağındı.
"Zerrin? Ne... ne oldu?" dedi, sesi hırıltılı bir fısıltı gibi çıktı.
Doğruldum, üzerimdeki siyah dantelleri düzelttim ve buz gibi bir bakışla gözlerinin içine baktım.
O azgın, şehvet dolu adamın karşısında dimdik durdum.
"Bu kadar yeter Azad," dedim, sesimdeki o soğukluk odadaki ateşi bir anda söndürdü.
"Senin hayallerin kalabalık olabilir ama benim yatağım değil. Madem ben bir 'çocuğum', madem burada 'emanetim'; o zaman oyunun kurallarına göre oynayacağız."
Azad, sanki suratına tokat yemiş gibi öylece kalakaldı.
"Zerrin, ne saçmalıyorsun sen? Az önce..."
"Az önce sadece neyi kaybettiğini gördün Azad Barzan," dedim, arkamı ona dönüp yorganı üzerime çekerek.
"Şimdi git, istersen o holding masalarını hayal et, istersen İstanbul yollarını... Ama bu gece bana dokunamazsın. Tadına baktın ama yutmana izin vermeyeceğim."
Azad’ın arkamda kaskatı kesildiğini, yumruklarını yatağa vurduğunu hissettim.
O hırsla, o yarım kalmışlıkla ne yapacağını şaşırmıştı.
Birkaç saniye sessizlik oldu, sadece ağır nefes alışları duyuluyordu.
Bir anda yatağın sarsıldığını hissettim.
Azad, arkamdan gelip yorganı bir çırpıda üzerimden fırlattı.
Beni omuzlarımdan tutup kendine doğru öyle bir hırsla çevirdi ki, başım yastığa sertçe gömüldü.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi Azad, sesi hırıltılı bir kükreme gibiydi.
Gözlerinden resmen ateş çıkıyordu.
"Ne holding masası, ne İstanbul’u ulan! Kafayı mı yedin sen??"
Bileklerimi yatağa öyle bir mıhladı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim.
Geri adım atmayacaktım.
Gözlerimi onun o zifiri karanlık gözlerine diktim.
"Duyduklarımı söylüyorum Azad! 'Emanet'mişim, 'çocuk'muşum, senin 'ayak bağın'mışım!
Aşağıda o sarı yılanla kahveni yudumlarken beni nasıl burada bırakıp kaçacağının planlarını yapıyordun ya...
Hani ben İstanbul’un hızına yetişemezdim? Hadi sen sana masaj yapana git, holding masalarında kimin götünü elleyeceksen ona git!"
Azad’ın yüzü duyduklarıyla kireç gibi oldu, sonra damarları alnında şişene kadar kızardı.
Üzerime biraz daha abandı, o koca gövdesiyle beni yatağın içine hapsetti.
Dişlerini birbirine sürterek
"Sen... Sen kapı mı dinledin? Bak bana! Bak dedim!"
Çenemi sertçe kavrayıp yüzümü kendine sabitledi.
Parmakları tenime gömülüyordu.
"Bana sınır çizemezsin Zerrin! Hele ki el kızıyla, başkasının lafıyla benim yatağımda bana oyun oynayamazsın! Madem o kadarını duydun, şunu da duy:
Sen benim helalimsin, nikahlımsın.
Ben senin kocanım lan!
Öyle tahrik edip 'dur' demek yok!
Sen beni delirttin, o siyah dantellerle üzerine saldırtana kadar kaşındın.
Şimdi o 'çocuk' dediğim kadının canını nasıl yakıyorum, o hayal ettiğin adam nasıl gerçek oluyor göreceksin!"
"Azad yapma, bırak!" diye bağırdım ama sesi boğazıma tıkadı.
Dudakları dudaklarıma bir mühür gibi indi; ama bu seferki öpüşü yakıcı, cezalandırıcı ve tamamen vahşiydi.
Ellerimi başımın üzerinde tek eliyle zapt etti.
O meşhur nezaketi, o kontrollü, sabırlı hali tamamen uçup gitmişti.
Artık karşımda sadece hırsından ve arzusundan gözü dönmüş bir adam vardı.
"Bırak beni Azad! Bırak dedim ulan!" diye bağırdım,
sesim odanın taş duvarlarında yankılandı ama onun kulakları sağır olmuştu.
Dudakları dudaklarıma asıldığında canımın yanmasına aldırmadı.
Bu bir öpücük değildi; bu, mülkiyetini ilan eden bir saldırıydı.
Başımı sağa sola savurmaya, o demir gibi sertleşmiş dudaklarından kurtulmaya çalıştım ama çenemi öyle bir kavradı ki yüzüm kaskatı kaldı.
Ellerim başımın üzerinde kilitliydi, tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim.
"Bana oyun oynayamazsın demiştim sana Zerrin!" diye hırladı, yüzü yüzüme milim mesafedeyken. Gözlerinden akan o karanlık şehvet ve öfke beni yutuyordu.
"Şimdi kapı dinlemenin, şüphe etmenin bedelini ödeyeceksin!"