Ay Işığı Sonatı

2813 Words
Yanağımdaki izi kapatmak üzere ten rengimden daha koyu bir fondöten bulmuştu makyöz. Süngeri bastırdıkça dudağımı ısırıp ağrıyı hafifletmeye çalışıyordum. Ne sormuştu tokadın izini ne de dikkat kesilmişti oraya... Bu ilk değildi ki. Son da olmayacaktı, evet. Sanırım canımın yandığı noktayı aşmıştım. -Gömleğin ütülendi İlaycığım. Şuraya asıyorum. Dedi bir başka görevli. Odamdan başka bir yerde giyinmeyi sevmesem de etkinlikten etkinliğe koşarken mecburen kulislerde giyiniyordum. Parmaklarımı açıp kapatarak hazırlıyordum kendimi sahneye. Sadece bir eser. Neden bunu seçtiklerini bilmeden çalacağım bir eser. Ne hissedeceğimi çoktan belirlemiştim. Özgürlüğüme kavuşmayı hayal edecektim. -On dakika içerisinde giyinip seslen. -Tamam, teşekkür ederim. Kapı üzerime örtülürken ütülenen beyaz gömleği taktım üzerime. Mütemadiyen beyaz gömlek ve siyah bir jileyle çıkıyordum sahneye. Kimi zamansa sadece siyah... Kolaylıkla dikkatim dağıldığı için seyircilerden istenen tek şey: Siyah giyinmeleriydi. Bu benim imzam haline gelmişti artık. Ufak bir etkinlikte giysiler renk ahengine büründüyse şayet; sırtımı dönerek çalardım. Bundan huzursuzluk duymazdım. Seyirci de öyle. Zira kulaktan kulağa yayılırdı benim herkes gibi olmadığım. -Giyindim! Kapı açıldığında beğeniyle karşıladılar beni. En sonunda sahnenin yolunu işaret ettiler. Platforma çıkan kapıya yönelmeden evvel arkamda hissettiğim ürpertiyle o yöne döndüm. Önüme baktım. Ve yeniden arkamı kolacan ettim. Duvarın arkasındaki kişinin... Gölgesini çoktan görmüştüm. Paniklemek... Hiçbir zaman korkuyu giderecek asıl yöntem değildi. Duvara doğru yaklaşmaya başladım. Fakat ismim çoktan anons edilmişti. Merakım beni cezbettiği için duvara yürümeye devam ettim. En sonunda sahneye çıkmam üzere uyarılınca yarı yoldan dönmek zorunda kaldım. -Hadi İlay! Herkes seni bekliyor güzelim. -Geliyorum. Sadece... Başımı çevirip duvara tekrar baktım. Ne gölge ne de bir varlık hissetmiyordum şimdi. -Sadece ne? Su mu içeceksin? Lavaboya mı gitmen gerek? -Hayır. Geliyorum... Usulca yürüdüm sahneye doğru. Etkinlikte çok uğultu vardı. Kulaklıklarımı yanıma almadığım için şimdiden pişman olmuştum. Yumruklarımı sıkarak çıktım sahneye. Simsiyah giyinen burjuva seyircinin, tek kaşlarını kaldırarak, oldukça kibirli bir tavırla alkışladılarını onun sayesinde fark ettim. Zira beyaz gömleği, bağdaş yaptığı kolları, ciddi bakışlarıyla sadece kendini değil çevresindekileri de fark ettiriyordu bana. Bir... Cürette bulunabilir miydim? Öfkeli ve hüzünlü yüzüne karşı... Göz temasını beş saniyenin ötesine götürüp ona gülümsedim. İlkin gözleri açıldı şaşkınca. Verdiği ilk tepkinin bu olması kalbimi tekletmişti adeta. Sonra bağdaş yaptığı kollarını nasıl konumlandıracağını düşünmüş gibi afalladı. Ve bakışlarını kaçırdı. Biz... Gözlerimizle konuşmuş muyduk sahiden? Heyecanımı içime basıp oturdum piyanonun başına. Bu ezberimden düşmeyen notalar için deftere bakmayacaktım. Tek parça! Bu tek parça için bile gelmişti buraya yabancı. Fakat... İçimden güldüm halime notaları dökerken parmaklarıma. Ne kadar da emindim benim için geldiğine. Başka bir sebep olabilir miydi? Tek parça, beş parça, parçalar! Fark etmiyordu onun için... Ya piyanonun müdavimiydi yahut benim. Her ne olursa olsun bugün; ona ilk tebessümümü sunmuştum. Bu beni suçlu kılar mıydı? Eve döndüğümde hesap vermeli miydim Aslan Bey'e? Yok... Sır. Ben ve yabancı arasında. Bu günahı sır gibi saklayacaktım yüreğimde. Parçayı bitirdiğimde boynumdaki bütün kasların gerildiğini fark etmiştim. Pedaldan ayağımı çektikten sonra kalktım. Selam vermek üzere sahnenin ortasına geldiğim anda büyük bir kâbusla karşı karşıya kaldım. Zira birkaç kişinin yüksek ışıklı makinalarla fotoğrafımı çektiklerini görünce dişlerimi sıkarak gözlerimi yumdum. -Durun, durun! -Sahneye ışık tutmayın... -Hey, flaşlarınızı kapatın! Onca ikaza rağmen düzeltmedikleri ışıkların eşliğinde, beni kollarımdan tutup sahneden kulise çeken çalışanlarla açtım gözlerimi. -İyi misin İlay? -İlaycığım! Selam verememiştim... Bu düzenimden şaşmak beni o kadar rahatsız etmişti ki kasılmıştım adeta. Dişlerimi sıkarak sahneye geri döndüm. Selamımı verdikten sonra gözlerim yabancıyı aradı her ne kadar huzursuz olsam da... Çoktan gitmişti. Alışkanlıklarımdan vazgeçmek, onları birkaç saniyeliğine de olsa kenara koymak benim için büyük bir eziyetti. Alkışlar eşliğinde kulise doğru yürüdüm. Kimseyle iletişim kurmadan odaya girip kapıyı kapattım. Ancak dışarıdaki konuşanların sesi duyuluyordu. -Ne kadar da zavallı ve aciz bir kız... -Yazık... Ailesi çok zorlanıyor olmalı. Bütün bu eleştirileri duymanın zor olacağı düşünülebilirdi. Oysa... Hayatım bu eleştirilerden daha zordu. Üzerimi giyinerek saçlarımı intizamlı bir şekilde topladım. Tek telinin dahi dağınık kalmasına tahammülüm yoktu. Aynadaki görüntümden memnun olana dek kendimi düzeltmeye devam ettim. Saate baktığımda 50 dakika boyunca bununla uğraştığımı fark ettim. Hayatımın büyük bir kısmını vehimlere ayırdığım için ömrüm de böyle tükenip gidecek, diye endişe ediyordum. Odadan çıktığımda korumalar belirdi. Bir tanesinin elinde kulaklık gördüğümde sevinçle yakaladım. -Teşekkür ederim, ben unutmuştum. -Unuttuğunuzu fark edip yanıma aldım İlay Hanım. İki metrelik bu adam kapıdan sığamayacak cüsseye sahipken; öyle naif, öyle kibardı ki... Onunla konuştuğumda huzur kaplıyordu kasvetli ruhumu. Kulaklıkları takarak ilerledim ortalarında. Dışarı çıktığımızda ise bir araç yaklaştı önümüze aheste aheste. Yanından geçip gitmek yerine duraklayan korumalarla ben de yürümeye ara verdim. Yarısına kadar açılan camdan, kâbusum diye nitelendirebileceğim kişi çıktı. Bana uygun görülen damat. -Ne bakıyorsun saf gibi? Atlasana arabaya... Kaşlarımı çatarak geriye doğru bir adım attım. -Ben... Eve gideceğim. Güneş gözlüklerini tepesine çıkararak alaycı ve küstah bir tavırla kahkaha attı. -Şuna bak... Sanki ben bayılıyorum sana. Atla diyorum, tanışma yemeği yiyeceğiz. Korumalara yönelttiğim gözlerime bakmadılar bile. Belli ki bu planın temeli Aslan Bey tarafından atılmıştı. Eğer planı uygulamazsam olacaklar belliydi. Bu tutsaklıktan kurtulmanın iki yolu vardı. Ya ablam gibi kaçacaktım evden yahut abim gibi Aslan Bey'in uygun gördüğü kişiyle evlenerek kendi hayatımı kuracaktım. -Seninle tanışmak istemiyorum. Bu ona daha büyük bir kahkaha attırırken gülünecek ne var, diye sorguluyordum. İçimden ne geçiyorsa onu söylüyordum yalnızca. Amacım komiklik değildi. -Yeter nazlandığın bin artık. Yoksa zorla bindiririm. Beni korumaları için görevlendirilen adamların sesi çıkmıyordu. -Hasta falanmışsın sanırım. Tuhaf, cins huyların var. Sana dokunmamı ister misin? Ellerimi kullanarak arabaya sokayım mı seni? Yutkundum. Bunu söylerken zihnimde canlanan görüntü bile midemi bulandırmaya yetmişti. -Hayır. Bineceğim, tamam. Arabanın arka kapısına dokunurken bağırdı. -Hop! Şoförün müyüm senin? Öne bin. Tiksintiyle kapıya baktım. Her şey bu kadar güçken... Bana dikte edilen şeyleri yapmak zoruma gitmemeliydi. Ancak... İçimde bir yerlerde asilik etmek isteyen o kız çocuğunu durduramıyordum. Bastırılmış itiraz mekanizmam çalışacak zamanı bulmuştu. -Senin yakınında oturmak istemiyorum. -S*ktir... Prensesimiz tercih yapma şansının olduğunu sanıyor. Ne kadar acınası... Uzanıp ön koltuğun kapısını açtı. -Bin şuraya, canımı sıkma benim! -Efendim, Aslan Bey'in emri. Yemeğin sonrasında size katılacağını bildirdi. Yanaklarıma hava doldurarak şişirirken henüz geçen haftalarda bu alışkanlığı bıraktığımı anımsamıştım. Ne vakit tetikleyici bir olay yaşasam tiklerim devreye giriyordu. -Siz? Diye sordum korumalara dönerek. -Biz geri döneceğiz. Bu dakikadan sonra Tunç Bey'e emanetsiniz. Pek bir şey kalmamıştı demeye değer. Başımı sallayarak oturdum koltuğa. Ellerimi dizimde birleştirerek bacaklarımı belli bir ritimde sallamaya koyuldum. Yol boyunca sessiz ilerleyeceğimizi düşünürken küçümseyici bir tavırla göz ucuyla bakıp duruyordu yüzüme. Rahatsız olduğumun epey farkındaydı. -Ne senin hastalığın tam olarak? Temizlik hastası mısın? Kaşlarımı çattım yeniden. Sanki birkaç saniye önce çatık değilmiş gibi... -Hasta değilim ben. -Yok baban bir şeylerden bahsetti de... Bağırma, dokunma falan filan s*ktiri b*ktan emirler yağdırdı. Ama ben... Elini izinsizce dizime koyunca elimin tersiyle ittirdim onu. -...teması severim. Dedi peşine. İttirmem bir işe yaramamıştı zira yeniden aynı yere koydu elini. Alt dudağımı dişimle ezmeden önce bir tehdit savurdum. -Arabana kusmamı istiyorsan, durma devam et. Gülerek çekti elini ve vitese koydu. Dudakları arasından çıkardığı kahkahanın peşine mırıldandı. -Çok eğleneceğiz... Çok. *** İçine girdiğimiz restorandan gelen uğultuyu, kulaklarımdaki kulaklık bile bastıramıyordu. Kalp atışım sıklaşmış, adımlarım ise seyrekleşmişti. Rengarenk giysiler giyen insanları gördüğümde duraksadım. Yabancı... Sen mütemadiyen beyaz giyiyorsun. Simsiyah giysilere bürünen insanlar arasına nasıl karışabiliyorsun? Ve bu renkler... Daima böyle güzel miydi? Bir ahenk mi oluşturuyordu bunca zaman? Tavandaki süslemeden sandalyelerin rengine kadar göz geçirerek yutkundum. Renkler... Zararsızdı. Onlara kötü anlam yükleyen bendim. Düşüncemi keskin bir şekilde böldü Tunç. -Alık alık bakma etrafa da yürü. Tek eli cebindeyken diğer elini bana uzattı. Nezaketen tutmam gerektiğini bilsem de huzursuzlanarak üzerime sildim avuç içimi. -Sadece oturalım. Elimi tutmak zorunda mısın? -Kahrolasıca bir deliyi başıma saran babam hiç mi düşünmedi toplum içine nasıl çıkacağımızı? Ver şu elini! Kulağıma eğilerek fısıldadı son cümlesinde. Titreyen elimi uzattığım anda aç kalmış bir hayvan gibi tutup kenetledi parmaklarını. Bu his... Bu dayanılmaz his... -Hoşgeldiniz Tunç Bey, masanız bu tarafta... Diyen kadın, son derece feminen kokusu ve sağa sola kıvırdığı kalçasıyla önümüzden ilerledi. Tuhaftı ki Tunç'un gözü kadında değildi. Etrafı süzüyordu kibirli bakışlarıyla. Masaya geldiğimizde nihayet bıraktı elimi. Oturur oturmaz masadaki kumaş peçeteye uzandım. Parmaklarımı silerken garson kadın bizi izliyordu. -Spesiyalinizde ne varsa onu getirin, teşekkürler. Geriye doğru yaslanarak iki kolunu sandalyenin başına dayadı. Gözleriyle süzüyordu beni ahlâksızca. -Kaç yaşındasın? Diye sordu. Pek de merak ettiğini sanmıyordum ama cevap verme gereksinimi hissettim. -28. Gözlerine bakmadan etrafı seyrediyordum. Bu kadar renk... Sarı hastalık, yeşil tiksinti değil miydi yani? Kırmızı öfke, siyah depresyon... Hepsi benim uydurduğum tabirlerden mi ibaretti? -Sana diyorum. Diye elini masaya vurduğunda dikkatimi ona çevirdim. -Duymadım. Masanın üzerinden uzanarak kulağımdaki kulaklıkları sertçe çekti. Saçıma takılan eli canımı yakmıştı. İnlesem de bağırıp ses çıkaramadım. -Bunlarla durduğun sürece duyamazsın. Ne tuhaf bir kızsın sen! Utanç verici şeyler yapıyorsun. Normal insanlar gibi davran! Uğultu, Tunç'un yüksek sesiyle az da olsa durulmuştu. İnsanların bakışlarını üzerimize çekmiştik çünkü. Eline aldığı kulaklığı aynı onun gibi yakalayarak geri taktım. Burada oturabiliyorsam şayet; sebebi kulaklarımın örtülü olmasıydı. Böyle bir ortamda ilk kez bulunmuyordum, evet. Ama böyle bir adamla böyle bir ortamda ilk defa yalnızdım. Ağrıma giden sözlerine karşılık sessiz kalamazdım.. -Benimle bu şekilde konuşamazsın. Ben kusurlu değilim. -Bırak kusuru... Karşımda bir deli var sanki. Görünüşün güzel olmasaydı şurada oturmaya bile katlanamazdım. Cümlelerin ağırlığıyla yerin dibine girmek istedi bedenim. İki kol iki bacak... Ne zamandır ruhtan daha mühimdi? Ses gittikçe huzursuz ederken beni; direndim. Kendimi kaybedecek kadar yüksek değildi zira. Ancak başımı eğerek dudaklarım arasından mırıldanma imkânı bulabildim. -Korkunç bir insansın. Evet, bu yaşıma kadar muhatap olduğum erkek sayısı sınırlıydı. Hem hiçbiri bir eş adayı değildi. Ürkerek, çekinerek iletişim kurardım onlarla. Fakat... Bir huyum vardı benim. Nice dayaklar yiyip, cezalar almama sebep olan... Açık sözlülüğüm. Devamını, sonunu düşünmeden içimden ne geçiyorsa onu söylerdim. Belki yüksek sese tahammül edemeyen kulaklarım, pis zemine değmekten hoşlanmayan parmaklarım olabilirdi; ama dilimi kesseler dahi sözlerimi sarf etmekten alıkoyamazlardı beni. Hatta bazı zamanlar Aslan Bey bile... -Ne diyorsun, sesli konuş. Tam yeniden söyleyecektim ki yanı başımıza garson kadın geldi. Elindeki şişeyi masamıza bırakarak iki de kadeh koydu. Başımı kaldırıp garsona baktım. -Bu içecek... Nedir tam olarak? Kadın önce Tunç'a sonra bana baktı şaşkınca. -Beyaz şarap... Efendim. -Peki, teşekkür ederim. Dedim yüzümü buruşturarak. Dayanılmaz derecede keskin kokusu, tıpkı babam Aslan Bey'in içtiklerine benziyordu. Önce kendi bardağına, ardından benimkine doldurdu. Bardağı önüme doğru sürerken gülüyordu arsızca. -Cahilsin de... Hiç mi görmedin beyaz şarap? Bardağın başına parmağımla dokunarak cevapladım sorusunu. -Gördüm. Ancak hiç içmedim. Bana alkollü içecekler yasak. -Hastasın diye mi? Bir aptal gibi durmadan aynı şeyi söylüyordu. Kaşlarımı çatarak bardağı onun önüne sürdüm. -Hasta değilim. Sadece yüksek sese karşı duyarlıyım. Obsesyon ise düzelebilir seviyede. Ancak senin ahlâksızlığın ve iletişim yetersizliğin kırk psikolog gelse de düzeltilemez. Gür bir sesle kahkaha attığında gözlerimi kıstım. -Yeter zırvaladığın. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? İki yana salladım başımı yeniden. Bunun gerçek bir soru olduğunu düşünerek hata yapmıştım. Maksadı statüsünü duyurmaktı. -Ben bir holding yönetiyorum. Gün içerisinde yüzden fazla insanla muhatap oluyorum. Hah! Dedi seslice. Eliyle beni işaret ederek devam etti sözüne. -Ama senin gibi vasıfsız birisi gelip beni eleştirme yetkisine sahip olduğunu sanıyor. Bak güzelim, ne rolünü oynuyorsun, bilmiyorum ama... Büyük adamların meselelerine dilini sokma. -Kim büyük adam? Şaşkınca sorduğum soruya karşılık cevap vermek üzere ağzını açtığında garson kadın yeniden geldi masamıza. Tabakları yerleştirirken Tunç'un yüzünde bana göstermediği sahte bir gülümseme vardı. -Teşekkürler. Dedi genç kadını masadan uğurlarken. Esmer teninin üzerinde simsiyah gözleri, biçimli denilebilecek hafif kemerli burnu, sık siyah saçlarıyla ortamdaki herkesin ilgisini epey çekiyordu. Bunca insanın bana baktığını sanmıyordum. Yemekler gelir gelmez göz temasını kesmeden tabakalardan tatmaya başladı. Tanışma yemeği... Madem öyle bir kaç soru sorma hakkım var, diye düşünüyordum. -Sen... Kaç yaşındasın? -32. Beni merak edesin mi tuttu? -Sadece tanışmaya çalışıyorum. Ama bu işin oluru yok gibi görünüyor. Benim kadar sen de farkındasın. Güldü nefesini vererek. Kaşları çatık ve belirgindi. Yanlış görmediysem şayet boynunda küçük bir dövme vardı. Bir sayı yazıyor olmalıydı. Ona dikkatle baktığımı görünce konuyu değiştirdi. -İncele incele... Sıra bana da gelecek. İtiraz edemeyeceksin seni incelediğimde. Bu adamla düzgünce konuşmak imkânsızdı. Her sözünün altında çirkin imalar; her kelimesinin zemininde aşağılamak vardı. -Babana söyleyemez misin? -Neyi? -Beni beğenmediğini... Bu yüzden de- Gür sesiyle kahkaha atarken gözlerimi kıstım yine. Ah, bu sesler! Bu sesler... -Seni beğenmediğimi nereden çıkardın? Dümdüz siyah saçların var, tenin de florasanlı gibi beyaz. Büyük bal rengi gözler... Kıpkırmızı küçük bir ağız... Sen söyle neden beğenmeyeyim? Görüntümü bir başkasının ağzından dinlemek tuhaftı. Hele ki Tunç gibi aşağılık birinden... Ancak... -Demek istediğim bu değildi. -Sana dedim. Umurumda olan tek şey görüntün. Yanıma yakış, gerisi önemsiz. Sözlerinden huzursuzlanarak başımı başka bir yöne çevirdim. Bütün bunları nasıl söyleyebiliyordu? Ya sen beyaz giyen yabancı? Sen de insanları yalnızca görüntüleriyle mi değerlendirirsin? Gerçi... Ben de seninle tek kelime etmiş değildim. Ancak seni beğenmemin ana sebebi görüntünden ziyade; her programıma katılman ve kural dışı davranmandı. Tunç'a baktım tekrar. Sen ondan farklısın yabancı. Bir gün konuşabilecek miyiz seninle? Yoksa ben ömür boyu içimden mi sesleneceğim sana? -Şu alık bakışların deli ediyor beni. Bir aptaldan farkın yok. -Hiç güzel bir kelime bilmez misin sen? Öfkemi gizleyemiyordum artık. Bağırmak gibi bir lüksüm olmadığından dişlerimi sıkarak tehditvari bir tavırla eğildim masaya. -Ağzından çıkan her lakırtı böyle hakaret mi içerir? Korkunç bir insansın. Bana dokunmana da... Beni aşağılamana da izin vermeyeceğim. Onunla konuştuğum esnada yüz ifadesi gerilmek yerine; gülmeyi seçti. Öyle arsız... Kışkırtıcı... Sinir bozucu bir gülüşle dudaklarını ıslattı. Aldığı hazzı gözlerinden okuyabiliyordum. Ansızın masadaki elimi kavradı. O kadar hızlı tutmuştu ki reflekslerim yetmemişti geri çekmeme. -Has*ktir ya... İşin kötüsü ne biliyor musun ruh hastası? Şu hâllerin... Hoşuma gitmeye başlıyor. Elimden koluma doğru yükseldiğinde elimi yumruk haline getirerek titredim. Boynum da omuzlarım da katılaşmış, gergince büzülmüştüm oturduğum yerde. En sonunda başımıza bir gölge düştü. Kaldırıp baktığımda gelen kişinin Aslan Bey olduğunu görünce... Gerginliğim daha da arttı. Tunç, sanki az önceki sözleri sarf etmemiş gibi büyük bir özenle ceketini ilikledi. Ayağa kalkarken saygıyla eğildi Aslan Bey'in önünde. Ben de ayağa kalktım ve babamın oturmasını bekledim. -Hoşgeldiniz Aslan Bey. Dedim sessizce. Benim gibi Tunç da konuştu. -Hoşgeldiniz. Etraftaki korumalar belli bir mesafeyle çember oluşturmuşlardı. Daima benimle olan koruma da yanıbaşımdaydı. Korumalara isimleriyle zikretmeyi yasaklamıştı babam. Hiçbir çalışanla samimiyet kurmamızı istemiyordu. Bu yüzden ne o koruma adını söylemişti bana ne de ben soracak cüreti bulmuştum. -Değerli damadım ve kızım Olivia'yı baş başa görmek beni memnun etti. -Beni bu konuma layık gördüğünüz için teşekkür ederim. Kızınız da... Tunç'un sözünü sakince kesen Aslan Bey beni işaret ederek konuşmaya başladı. -Bir sorun çıkarmamıştır umuyorum ki. -Tanışıyorduk. İletişimimiz gayet olumlu. Sayenizde efendim. Gözlerimi şaşkınca açtım. Benim adıma konuşan iki adamın değerlendirmelerini dinliyordum. Buradan... Buradan kurtulmak, özgürleşmek istiyordum. Boğazımdaki kuruluğu gidermek için yutkundum. -Olivia bazı durumlardan huzursuzluk duyar. Seni rahatsız ederse muhakkak uyar onu, ikaz et. Kadınlar... Dedi babam Aslan Bey. Eline aldığı şarap bardağını hafifçe sağa sola sallarken içindeki beyaz şarap kenarlara kadar yükselip zemine iniyordu. Göz ucuyla bana bakıp Tunç'a döndü. -...uyarılmadan yönetilemezler. Asiliklerini görmezden gelirsen, üzerinde hâkimiyet kuramazsın. Aldığı izinle gözleri parladı Tunç'un. Masadaki hiçbir şeye dokunamamıştım. Hiçbir şey yemek de içmek de gelmiyordu içimden. Ben... Bir eşya mıydım? Materyal miydim? Etten kemikten oluşmuyordum yalnızca... Ruhum vardı. Ruha sahiptim onların aksine. Bu sözlere ne kadar dayanmak zorundaydım? Kaçmalı mıydım? Ben de ablam gibi kaçarsam tüm bu korkunç insanlardan kurtulabilir miydim? O gerçek bir kahramandı. Kendi kendinin kahramanı. Ya ben? Aslan Bey'in dedikleri yankılanıyordu kulağımda. "Sen acizsin. Güçsüz ve hastalıklı bir kızsın. Tek başına yaşayamaz, doğru kararlar veremezsin. Hayatını sürdürmek için bize muhtaçsın Olivia! Bunu sakın unutma." -Afiyet olsun efendim. Restoranımızı tercih ettiğiniz için onur duyduk. Babam da Tunç da bir hindi gibi kabarttılar göğüslerini. Etraftaki insan sayısı azalmıştı. Birkaç çift dışında pek bir kimse yoktu. -Teşekkür ederiz genç adam. Şaraplarınız oldukça kaliteli. Genç adam, diye hitap ettiği kişi, ellerini önünde birleştirerek heyecanla konuştu. -İlay Hanım'ın burada olduğunu duyan patronumuzun ufak bir ricası var. Gördüğünüz üzere piyanomuz sahnede. Bir...B-Bir parça çalmasını istiyor. Bunu... Yutkundu tedirgince. Patronu... Başımı kaldırıp etrafı inceledim. Ancak ortada kimse yoktu "patron" diye nitelendireceğim. -Bunu İlay Hanım'a gönderdi. Kararı kendisinin vermesini u-umuyor. Kekeleyerek ve titreyerek uzattı kağıdı önüme. O kadar şaşırmıştım ki nasıl bir cevap vereceğimi bilmiyordum. Kâğıttaki yazıyı okumak üzere baktığımda önüme konulduğu hızda kağıdı kapattı Aslan Bey. -Olivia'nın burada piyano çalabileceğini sanmıyorum. -Efendim... Karar... İlay Hanım'ınmış. Adamın bu cüretkâr sözleri patronu daha da merak etmeme sebep olmuştu. Fakat Aslan Bey, kamuoyundaki izlenimi için sertçe tepki gösterememişti. Tunç da sesini çıkaramıyordu. Tüm gözler bana döndüğünde kağıt önümden uçup gitti. -İster misin Olivia? İstemezsin değil mi? Gözlerim etrafı taramaya devam ediyordu. Kim böyle bir şey yapardı ki? Daha doğrusu neden yapardı? Üzerimdeki baskı tesirini korurken kâğıttaki parçayı geçirdim zihnimden. Notalar hatrımdaydı. Ancak... Bu müziğin özellikle seçilip seçilmediğini sorguluyordum zihnimden. "Ay Işığı Sonatı" Bir rivayete göre Beethoven, arkadaşıyla Viyana sokaklarında gezindiği esnada hoş bir piyano sesiyle karşılaşır. Arkadaşına bu sesi çalan kişiyi görmek istediğini söyler. Birlikte eve çıktıklarında kapıyı açan kadın Beethoven'ı tanır ve çok sevinir. Piyanoyu çalan kişinin kızı olduğunu söyler. Kızla karşı karşıya geldiklerinde, genç kızın görme engelli olduğunu anlar. Bunun üzerine aileye onlar için ne yapabileceğini sorar. Bu maddi anlamda bir ihtiyacın giderilmesi için sorulan sorudur. Genç kızın ise tek bir cevabı vardır: "Ben hiç ay ışığı görmedim. Bana ay ışığını anlatır mısınız?" Yaşadığı bu olaydan etkilenen Beethoven Ay Işığı Sonatı'nı böylelikle doğaçlama olarak besteler. Babam Aslan Bey'in kâğıda bakma gereği duymadan su dolu bardağa atmasından evvel gördüğüm diğer yazı ise; kalbimin hakiki manada teklemesine sebep oldu... "Hiç ay ışığıyla tanışmamış olduğunuzu bildiğim halde talebimi reddetmeyin. Beni ay ışığı ile tanıştırır mısınız?" •yazar notuna bakmayı unutmayın :)
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD