Gözlerimi önümde duran vosvostan alamıyordum. Bu çok güzeldi. Babamın bana küçükken aldığı oyuncak pembe vosvosa benziyordu. Hatta babama neden mavi değilde pembe diye sorduğumda 'mavisini bulamadım' demişti. Babam yanıma geldi.
"Baba" dedim hayranlıkla arabaya bakarak. Gözlerimi güç bela arabadan çekip babama baktım. "Sonunda mavisini buldum, artık senin" demesiyle bir çığlık atıp, babamın boynuna sarıldım. Bir yandan da yerimde zıplıyordum. "Baba, baba sen benim hayatımda gördüğüm en mükemmel babasın, sen benim aşkımsın." Babam kahkaha attı. Benden ayrılıp anahtarı gözümün önünde salladı.
"Ee, gezmeyecek miyiz?" Anahtarı kaptığım gibi arabanın etrafından dolandım, kapıyı açarken "deli kız, bavulunu unuttun" dedi. O anlarda bavulu alıp bagaja yerleştirdi. Sürücü koltuğuna oturdum. Ellerimi büyük bir heyacanla direksiyonun üzerinde gezdirdim. Artık benimdi, bu küçük vosvos artık benimdi. Babam yanıma oturunca yüzüne baktım. "Ama benim ehliyetim yok" dedim yüzüm düşerken.
"Şimdilik yok." Kaşlarım havalanırken"hadi hadi "dedi, aklıma gelen diğer ayrıntıyla babama döndüm. Babamda anlamış olacak ki işaret parmağını ağzına götürüp 'sus' işareti yaptı. Ama ben sanki bizi duyacakmış gibi sessizce" annem çıldıracak "deyiverdim. Kesinlikle küplere binecekti. Bana sevgili eşi Erhan bey araba almak isteyince onu kesin bir dille reddetmiştim. Şimdi ise babam aşık olduğum küçük vosvosu bana aldığını söylüyordu, tabi ki de kullanacaktım. Öyle havalı son model bir araba istemiyordum, babam zevklerimi bilirdi. Göz önünde olmayı sevmezdim ben. Babam da, annem de bana istediklerimi alacak durumda olsalarda ben hep sade olanı, en göze batmayanı tercih ederdim. Gerçi bu vosvosla ne kadar göze batmazdım orası tartışılırdı. Ama yine hayalimdi bu araba ve babam beni mutlu etmeyi çok iyi biliyordu.
Mesela babam benim, lüks bir otelde kalmak istmediğimi de bilirdi. Bunu yerine daha sessiz daha sakin ve havası temiz olan bir yer seçmişti. Hem bu sayede yatmadan önce tekrar yapabilirdim. Dil okuyordum ve sürekli pratik yapmam gerekiyordu. İngilizce de epey iyi olsamda, İspanyolcam kasıyordu. Tabi ki İspanyolca öğrenmek kolay değildi, bunun için ayrı kurs görüyordum. Zaten üniversitede öğrenci değişim programıyla Amerika'ya gitmek istiyordum, her ne kadar bundan annemin haberi olmasa bile.
Ama annem eminim ki, benim hangi üniversiteyi okuyacağıma, nerde okuyacağıma, yüksek lisansıma, doktora yapıp yapmayacağıma çoktan karar vermiştir. İşte tam da bu kısımda babam devreye giriyordu. Üzerimde alınan hayati kararları tek başına alamayacak olan annem, babamla uygun bir zamanda konuşmak isteyecekti. Ama ben tatilde işimi garantiye alacak, babamı önden benim isteklerime ikna edecektim. Bunun için fazla çaba harcamama gerek yoktu, babam hep benim içim, benim kararlarıma önem verirdi. Babam kırk beş yaşında deli bir adamdı, en büyük deliliği ise bendim. Benimle vakit geçirmeyi, deli gibi motara binmeyi, hatta motorcu arkadaşlarımla bile gezmeyi severdi. Bu yüzden Giray'larla arkadaşlık etmeme pek karışmazdı. Tabi ki de onlarla yarışa gittiğimi bilse, beni değil, onları çiğ çiğ yerdi.
Saatlerce gezdikten sonra nihayet küçük, sakin tatil yerimize gelmiştik. Burası Türkiye’de ‘yaz tatili’ denince akla gelen ilk yerlerdendi. Bodrum. Hakkı da vardır. Konumuyla, doğal güzelliğiyle, kendine has lezzetleriyle ve o meşhur beyaz boyalı – mavi panjurlu evleriyle yaşayan efsanedir nitekim.
Elbette Bodrum’un her karışı ayrı güzeldi ancak modern köy olarak adlandırılan Torba bir başkaydı. Benimde bütün zevklerime hitap ediyordu.
Böyle bir yerde dört hafta geçirmek bana iyi gelecekti. Böylelikle çeviri yapabilirdim uzun uzun. Hem tatil, hem eğlence, hemde kafa dinleme. Harika. Odama yerleşip akşam yemeği için hazırlandım. Babamın odası hemen yan tarafımdaydı. Beni de düşünerek bu odayı benim için ayırtmıştı. Odam küçüktü ama çok güzeldi. Ahşap mobilyalarla döşenmiş, bir yatak , çift kapılı bir dolap ve cam kenarına konulan iki kişilik masa vardı. Camdan bakıldığında, yeşillikler göze çarpıyordu. Çimlerin üzerine konulmuş puflar ve dinlenmek için ağaçlara asılan hamaklar vardı. Şimdiden dinlenmek için yerlerini alan insanlar vardı. Kimisi hamaklara uzanmış kitap okuyor, kimileri ise puflar oturmuş gitar çalan bir gurubu dinliyordu.
İçim kıpır kıpırdı, babam benim için ne planlamıştı merak ediyordum. Sahi ben vosvosu görünce Giray'ları unutmuştum. Telefonumu elime aldığımda 28 mesaj görmüştüm. "Yuh" diye seslice çemkirdim, ilk defa bu kadar mesaj görmüştüm. Meraklanmıştım. İlk mesajı açtım.
Bams.
Küçük bir kaza geçirdik, merak edilecek bir şey yok hepimiz iyiyiz ama motorum pert oldu.
Yola yarın çıkacağız.
Daha fazla mesaj açamadan Giray'ı aramaya başladım. Ne olmuştu, ne kazası.
"Bam."
"Giray, ne oldu, ne kazası, iyisiniz değil mi?"
"İyiyiz, iyiyiz merak etme. Sadece motorum parçalandı, daha doğrusu parçalanmış. Neyse yarın geleceğiz zaten konuşuruz, benim tamiraneye gitmem lazım. Görüşürüz." Telefonu kapattıktan sonra, öylece boşluğa bakakaldım. Parçalanmış mı? Kim neden yapsın ki böyle bir şeyi. Kapı tıklatıldı, son kez aynaya bakıp gözlüklerimi taktım. Telefonumuda alıp kapıyı açtım. Babam karşımda duruyordu. Kapıyı çekip koluna girdim. Birlikte yemek yemek için otelin dışında, denize nazır bir restorant seçtik. Neşeli sohbetler ve iyot kokusu eşliğinde yemeğimizi yedik.
Sahil boyu yürüyüşe çıktık. Babam lise zamanlarında arkadaşlarıya buraya gelmiş. O zamanlardan güzel anılarını anlatıyordu. Lise bir kız varmış, babam onu çok beğeniyormuş ama kız babamın yüzüne bakmıyormuş. Babam şimdi gülerek anlatıyor, kim bilir o zaman nasıl hissediyordu. Sonra yine lisede başka bir kız, ama onunla sevgili olmuşlar. Kız babamı terk etmiş. Daha önce anlatmamıştı bunları, şimdi neden anlatıyordu bilmiyordum ama güzel anılar olduğunu düşünüyordum.
Anı diyorum, çünkü ben aşka inanmıyorum. Çünkü aşk bana göre basit bir kavram olmaktan çok daha fazlasıydı. Hiç hissetmedim ama belki kalbinin yerinden çıkması, aklının durması gibi bir şeydi. Henüz beni öyle heyecanlandıran bir olay olmadı, arkadaşım bana lise de yaşanan aşk başka demişti. O hep aşık olurdu, ayrıldığında salya sümük ağlar, acısı geçince 'aman zaten geçiciymiş' der yine aşık olurdu. Ben hayatımda onun kadar aşkla barışık bir insan görmemiştim.
Biraz sonra bir kayanın üzerine oturduk. Deniz bütün ihtişamıyla karşımızda duruyor, asi dalgalarını bize sunuyordu. Az önce şen şakrak olan babam bir anda sessizleşmişti. Bir şey düşündüğü belliydi de, içimden 'ne olur' dedim, 'ne olur düşündüğüm şey olmasın' daha içimdeki ses susmadan babam konuştu.
"Nil, seninle konuşmak istediğim bir şey var." Adeta nefesimi tutmuştum. Korkarak bakıyordum yüzüne. Aklıma annemin de aynı konuşmayı yaptığı gün gelmişti. O zaman on dört yaşındaydım ve bu kadar ağır gelmemişti. Şimdi ise babam aynı konuşmayı yapmak için hazırlanıyordu. Ama bu kez cevabımdan emin değildim.
" Biliyorsun" dedi babam, elimi tuttu. "Annenle ayrılalı yedi yıl oldu. O zaman küçüktün, seni hiç yalnız hissetme diye,hep yanında oldum. Yine olacağım güzel kızım. Ama bir kadın var." Son sözlerinde kararsızdı babam, bir kadın var diyordu çekinerek. Ama ben olmasını istemiyordum. Annem gibi onunda başkasıyla olmasını istemiyordum, hele de babamı paylaşmak istemiyordum.
" Evlenecek misin onunla? " En can alıcı soruyu sormuştum ama yine sorumun aldığı can benimkiydi.
"Yani henüz bunu konuşmadık." Henüz. Bir gün mutlaka konuşulacak ama o gün bugün değil. "Seninle tanışmak istiyor. Yarın. " Dehşetle yüzüne baktım, bu kadar çabuk mu? Düşünmeme fırsat bırakmadan hemde. Babamın mahçup bakışları altında ezilirken, onu üzmemek adına kabul ettim.
"Tamam, ben biraz yalnız kalmak istiyorum baba, otelde görüşürüz." Oturduğumuz kayadan kalkıp denize doğru yürümeye başladım. Gözyaşlarım çoktan yerini aldığında ayağımdan sandaletlerimi çıkardım. Denizin kıyısında yürümeye başladım. Ayaklarım denizin serin sularıyla buluştuğunda bir yıkımla daha baş başbaşaydım. Annem evleneceğini söylediğinde de böyle olmuştum. Annem evleneli dört yıl oluyordu, daha onun kocasına alışamamışken, babamdan böyle bir hamle beklemiyordum.
Ben hayat onların hayatı diyemiyordum. Sonuçta onlar yetişkin insanlardı ama yine de üzülüyordum işte. Neden mi aşka inanmıyorum! Çünkü annem ve babam birbirlerine çok aşıklarmış, ama evlendikten bir kaç yıl sonra aslında gerçekten aşık olmadıklarını anlamışlar. Geç olmuş çünkü ben doğmuşum. Babam 'annene duyduğum aşk geçici olmuş olabilir ama sana duyduğum aşk asla geçici olamaz' der. Yine evlenecek. Biliyorum, hissettim. Ya üzülürse, ya bir ayrılık daha yaşarsa. Düşüncelerimin arasında kumların üzerine oturdum. Denize vuran yakamoza bakıyordum.
Normalde bayılacağım bir görüntüye ağlayarak bakıyordum. Peki, ya o kadın beni sevmezse, istemezse. Babamla da annemle olduğum gibi olursak. Artık annemle yaptığım tartışmaları babamla da yaparsam. Çalan telefonumu açıp kulağıma koydum.
"Nil, nasılsın kızım. Ne yapıyorsun. Seni şimdiden çok özledim." Sesli bir iç çektim, annem hemen ağladığımı anlamıştı.
"Kızım, ne oldu, sen ağlıyor musun?" Hemen gözyaşlarımı sildim. Sesimi düzelttiğime inanarak cevap verdim.
"İyiyim anne, hayır ağlamıyorum." Annem tabi ki de inanmadı.
"Bir şey oldu, ne oldu. Baban seni üzdü değil mi? Ne dedi sana." Annemin her suçu babama atmasına o kadar alıştım ki; istemsiz bir kahkaha attım.
"Anne, iyiyim dedim, bir şey yok." Yine tembihlerini sıralayıp telefonu kapattık. Biraz daha düşünmek için tekrar yürümeye başladım.
Büyüyorsun Nil, sürekli onları düşünerek ne kadar üzüleceksin diyorum kendime. Sonuçta onlar kendi hayatlarını yaşıyorlar belki de hayırlı olan budur. Hem ben üniversitede Amerika'ya gidersem, babam yalnız kalırdı. Belki iyidir böylesi, babam mutluluğu hak eden bir adam. Onu üzen ben olmayacaktım. Kararlarına saygı gösterip, zamanın neler getireceğini bekleyecektim... Sanki başka şansım varmış gibi...