2.Bölüm Part 2

1556 Words
Connor’ın susması ile beraber bende etrafı dinledim. Gelen birisi vardı. Yan tarafımdaki çalılar oynadı o anda. Hah! Ben de nerede kaldı diyordum. Kahin elinde patlamış mısırı ile tam ortaya zıpladı. Connor’a öfkeyle bakıyordu. “Tanrılar! Connor, Rosalinda buraya gelip hepimizi öldürmeden yanındaki kadından uzaklaşır mısın?” Kadın tam anlamı ile televizyon izlerken dizideki karakter sanki karşısındaymış gibi azarlayan, ‘Bodruma inme tek başına. Katil seni orada bekliyor.’ veya ‘Oraya gitme öleceksin.’ diye uyaran, karakter ölünce de ‘Yaa! Ah be yavrum ben sana dememiş miydim öleceksin diye? Beni dinleseydin ne güzel çocukların ile kaçıp mutlu hayatınıza geri dönerdiniz.’ diye hayıflanan teyzelere benziyordu. “Şu aralar yeterince stresimiz var zaten. Bir de senin deli karının sinirli ve kıskanç halleri ile uğraşmayalım.” Ah canım ya az önceki konuşmayı kaçırmış belli ki. Beni hala farklı biri sanıyor. Bir dakika ne dedi o? Deli mi dedi bana? Bak bugün algılarım gereğinden fazla yavaş çalışıyor bunu sevmedim. “Sevgili Kahin dünyada sevdiğim bir arkadaşımın da dediği gibi tencere dibin kara seninki benden kara. Sen önce bir dön kendine bak! Koskocaman Öngörü Kahini’sin ama çalılık alanlarda dolanıp, elinde patlamış mısır milleti gözetliyorsun.” Kollarımı göğsümde kavuşturup ona baktım. “Kim olduğumu biraz düşünsen çözersin bence.” Yaklaşık bir iki dakika bakıştık. Bir anda yüzü şaşkın bir ifadeye büründü. Gözleri büyürken ‘Yok artık’ diye fısıldadığını duydum. İçi mısır dolu kovayı ellerinden kayıp gitti ve öylece yere düştü. O buna takılmadan bana doğru gelmeye başladı.  Kova garip bir şekilde devrilmeden direk olduğu yere düşmüştü. Mısırlar da dökülmemişti. Anlaşılan bizimki önceden yaşadığımız havada uçuşan popcorn olayından bir ders almıştı. Kahin yanıma ulaşınca beni sıkıca sarmış olan Connor’ın kollarından biraz zorla çıkardı. Omuzlarımın iki yanından sıkıca kavradı. Yüzünü biraz daha yakınlaştırdı. Gözlerini kırpıştırdı. “RV? Rosalinda bu gerçekten sen misin?” dedi az önce röntgenci olduğunu suratına karşı söylemem onu etkilememiş gibiydi. Beni bırakıp bir iki adım geriye gitti. “Ama ben seni hiç hissetmiyorum. Sanki farklı birisi duruyor karşımda.” Çok şaşırdığı her halinden belli oluyordu. “Bambaşka bir aura var. Ah! Kanlı Kraliçe’nin hediyesi Prenses Amelia mıymış? İlginç bir seçim olmuş.” Eh gizli kimlik işi de buraya kadarmış. Sözde kimse bilmeyecekti kim olduğumu. Gelen geçen öğrenecek bu gidişle her şeyi. Sahi… Hemen yanımda duran kocama döndüm. “Connor Amelia’nın ben olduğumu ne zaman ve nasıl öğrendin? Ayrıca siz üçünüz…” Biraz ileride duran, kol kola girmiş Ian ve Destiny’yi ardından Kahin’i işaret ettim. “bizim burada olduğumuzu nereden anladınız? Connor’ı mı takip ettiniz yoksa Prenses ile ilgili bir şey duyup da mı geldiniz?” Beni takip etmiş olmalarına imkan vermiyordum. Çünkü kimliğimi yeni öğrenmişlerdi. Yani onların takibine değecek biri değildim. Yani en azından ben öyle düşünüyordum. Ian bir öğrenci edası ile elini kaldırınca Connor kafasıyla konuşmasını işaret etti. “Biz yavrucaklarımızı gezintiye çıkarmıştık. O oda dura dura sıkıldılar.” Karısı ile iki yana ayrıldıklarında hemen arkalarında ikiz bebekler için dünyada üretilen bebek arabalarından birinin durduğunu fark ettim. Bu şey ne zamandır oradaydı? Başından beri neden fark edememiştik? “Tanrılar aşkına! O çocuklar doğalı daha ne kadar oldu ki? Beş dakika önce falan gibi geliyor bana. Nasıl sıkılmış olabilirler?” “Dokuz aydır anne karnındaydı onlar!” Ian oldukça sesini yükseltmişti bunu söylerken. Nasıl böyle bir şey söylersin gibi bakıyordu bana. Bu adam gerçekten garipti. Şey… Bizim aramızda normal denebilecek kimse yoktu zaten. “Bana bak manyak adam. Bizim bu çocukları o masada planlamamızın, şu yanında duran kadının senin kafana hançer fırlatmasının üzerinden dahi bir ay geçmedi. Bir günde bin tane olay yaşadığımız için yirmi dört saati bir hafta gibi hissediyoruz tamam ama büyüyle yaptığımız üç beş güne hemencecik doğan çocuklarını nasıl dokuz ay anne karnındaydılar diye savunabilirsin lütfen bana açıkla.” “Çocuklarıma büyüden var olduklarını söyleyecek miyiz? Ben onlara birbirine çok aşık iki ebeveyn ve  gerçek bir hamilelik olan bir hayat hikayesi anlatacaktım.” Hayallerini yıkmışım gibi dramatik bir sesle konuşuyordu. “Alec ve Alice aslında günü kurtarmak için yapılan bir plandan ibaret olduklarını düşünürlerse bu onlarda derin travmalara sebebiyet verebilir. Bunu yavrucuklarıma nasıl yaparım? Sen korkunç bir teyze olmak isteyebilirsin ama ben mükemmel bir baba olarak onlara güzel anılar vereceğim sadece.” Vay canına. Ian’ın baba olma konusunda hiç şakası yoktu belli ki. Çocuklarının akıl sağlığına kadar düşünüyordu. Connor kafasını iki yana sallarken ona katılmadığını belirtti. “Hayır. Bu onları kandırmak olur. Ayrıca sizin hikayeniz bence yeterince güzel. Mucizevi. İçinde aşkı ve öfkeyi barındıran, büyülü masalsı bir hikaye. Onlara içi boş ve yalanlardan ibaret olan bir şey anlatmana gerek yok Ian. Gerçekler yeterince etkileyici zaten.” Ian kardeşine duygu dolu bir bakış attı. “Sanırım bunlar senden duyduğum en güzel sözler.” Konu abisi olunca garip bir şekilde tutuk olan Connor hafifçe omuz silkti sadece. Hayatımız o kadar doluydu ki bu ikisinin arasındaki sorunun ne olduğunu hala öğrenememiştim. Ian neden prensliği bırakmıştı? Connor neden abisine karşı bu kadar katı? Kendisi de kral olmak için öyle ayılıp bayılmıyordu. Bence Zack açılın ben kral olurum dese canım kocam seve seve bırakır bu işi. Ian ortamdaki değişik havayı dağıtmak istercesine kımıldandı. “Neyse. Ne diyordum? Buraya nasıl ve neden geldiğimizi açıklıyordum değil mi? Yavrucuklarım hava alsın diye sevgili karımla ormanda yürüyüş yapmaya karar verdik. Çıktık biraz kasabada oyalandık. Destiny askerleri ile konuştu. Askerler bebeklerimizi sevdiler. Ama uzaktan. Kesinlikle o toz toprak içinde olan adamları çocuklarımıza yaklaştırmadım. İşte o zaman Connor’ı askerler ile konuşurken gördük. Ama takip etmedik. Zaten neden edelim ki? Ama sonra ormanda yürümek için bu patikaya girdiğimiz sırada sevgili kardeşimin ‘Prenses Amelia’ diye bağırdığını duydum. Neler olduğuna bakmak için gelmeye karar verdik. Ve işte bildiğiniz gibi o dehşet verici derecede korkunç senaryolar üretebileceğimiz sarılma sahnesine şahit olduk. Aklımda anında RV’nin hepimizi ejderha şiş yaptığı, Connor’ı kuyruk kemiği ile kırbaçladığı, yavrucuklarımın anasız babasız ve amcasız kaldığı bir görüntü belirdi. İki saniyede en az elli yıl yaşlandım.” “Sizleri bu kadar korkuttuğumu bilmiyordum.” Şeytani bir şekilde sırıttım. “Hoşuma gitti.”   “Ama…” dedi Ian. “Sonra dedim ki kendi kendime büyüdür büyü. Başka türlüsü imkansız. Benim kardeşim karısını aldatacak biri değil. Kesin bu işte bir iş var.” “Güven oyu için teşekkürler. Az önceki imaların ile sözlerin örtüşse keşke.” Connor belli ki gerçekten kırılmıştı. “Ruh bağına sahibiz biz. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musunuz? Onu aldatmayacak kadar çok sevdiğimi bilmeniz gerekiyordu hepinizin. Uğrunda ölecek ve öldürecek, yaşayacak ve yaşatacak kadar çok seviyorum ben bu kadını.” “Ah… Sizdeki bu müthiş duygusal konuşmaların yarısı bile yok şu insanların televizyonlarında. Zaten gerçeği varken ne yapayım sahte dizileri?” Romantik an bozucu Kahin sağolsun kocamın o güzel sözlerine tepki verecek vakit bile bulamamıştım. Kadın elinde patlamış mısırı birileri romantikleşse de – düzeltiyorum – Rosalinda ve Connor aşka gelip bir iki güzel an yaşasa da ben de olayın ortasına atlayıp hemencecik bozsam her şeyi diye bekliyor resmen. Tüm öfkemi gözlerime yansıtarak baktım ona. Mod katili kadın seni! Connor da Kahin’e benzer bir ifade ile bakıyordu. Bir kolunu omzuma atıp beni kendine çekerken gülümsedi. “Benim neden ve nasıl burada olduğuma ve Amelia’nın kim olduğunu anladığıma gelecek olursak… Seni ormana girdikten sonra yakaladım. Sen bana döndüğünde seni tanıdım. Ama o ana kadar senin sen olduğunu bende bilmiyordum.” “Bana askerlerin sarışın savaşçı kadını…” Elini kaldırınca sustum. “Prenses Amelia benim arkadaşımdı. Ve ayrıca şey… Onu ben öldürdüm. Yani hayatta olduğunu duyunca kendi gözlerim ile görmek istedim. Eh zombilerin hayatta kalabileceği bir evrende yaşamıyoruz.  Ejdercadı olabilir diye düşündüm.” Arkadaşını öldürmüş olmasına mı yoksa zombilerin gerçekten var olduğuna ama bizim  evrenimizde bulunmamasına mı şaşırayım karar veremezken son sözleri ile kaşlarımı çattım. Ejdercadı olduğunu düşündüğü birini öylece nasıl takip edebilirdi? Ben daha bir şey diyemeden Ian kardeşine çıkıştı. “Hadi oradan be sende! Amelia savaş sırasında cadılar tarafından öldürüldü. Daha doğrusu öldürülmeye çalışılmış ki belli ki becerememişler. Ayrıca kızı bir kez yaralayıp iyileşene kadar bir iki günlüğüne çadırında sakladın o kadar. Arkadaştınız diyemezsin ona.” “Ne saçmalıyorsun sen? Kız aylarca kaldı yanımızda. Onu ihanetinden dolayı öldürdüm. Şeyde… Şimdi nerede olduğunu hatırlayamadım ama öldürdüğüme eminim.” Connor söylediklerinde oldukça ciddi gibiydi. Ian ise ona ikinci bir kafası çıkmış gibi bakıyordu. “O kahrolası savaş on gün sürdü. Nasıl aylarca kalmış olabilir?” Connor bana sardığı kolunu çekti ve abisine doğru yürüdü. “Savaş tam yedi ay sürdü Ian. Annemizin ve küçük kardeşimizin öldüğü gece karşı taraf ateşkes istedi. Ve babamız intikam yerine halkın huzurunu seçerek o anlaşmayı imzaladı. Bunu hatırlaman gerek. Çünkü veliaht prens olmaktan bu yüzden vazgeçtin.” İşte bu benim için yeni bir bilgiydi. “Saçmalık bu! Adım gibi eminim. O savaş sadece on gün sürdü. Annem kaybolduğunda ve Max ölü bulunduğunda babam savaşı sonlandırdı. Ateşkesi öneren babamızdı. Benim tahttan vazgeçmemin savaşla değil kayıplarla ilgisi vardı. Hiçbir zaman intikam peşinde koşan biri olmadım ki ben.” Destiny bir bana bir Kahin’e baktı. “Hangi savaştan bahsediyorlar?” “Büyük Vahşetten.” diye yanıtladı onu Kahin. Sonra Connor’a döndü. “Ah Connor üzgünüm ama abin haklı. O savaş sadece on gün sürdü. Annenin ve kardeşinin kaybı üzerine baban ateşkes önerdi.” Gözlerinde hüzün ile bakıyordu. Destiny kocasını dürtükledi. “Hayır Connor haklı. Büyük Vahşet’i hatırlıyorum. O savaş yedi ay sürdü.” Konuşurken Connor’a bakıyordu. “Ben o zamanlar kraliyet ordusundaydım. Eminim yani.” Bir iki saniyelik sessizlik sonrasında üçü birden bana döndü. Belli ki benim fikrimi merak ediyorlardı. Omuz silktim. “Ne var? Bana niye bakıyorsunuz? Daha sadece doksan dokuz yaşındayım. Bu savaş annem beni doğmadan önce yaşandı. Ben nereden bilebilirim ki kaç gün sürdüğünü?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD