Bölüm 4

1668 Words
Aynanın karşısına geçtiğimde, kendime son bir kez bakmam gerektiğini düşündüm. Yüzümdeki yorgunluk ve uykusuzluğun izleri, göz altındaki mor halkalarla birleşerek, içimdeki karmaşayı dışa yansıtıyordu. Saçlarım dağınık bir halde, sanki ruh halimin bir yansıması gibiydi. O an, kendime bakarken sadece dış görünüşümle değil, içimdeki acı ve karışıklıkla yüzleşmek zorunda olduğumu hissettim. Kendimi toparlamaya çalışırken, aynada gördüğüm yansıma, bana bir şeyler anlatıyordu: "Devam et, pes etme." Gözlerimdeki kararlılık, içimdeki sancının yanında belirmişti. Kendime bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler dudaklarımdan dökülmeden havada asılı kaldı. Kiremit tonunun en güzelini giymiştim. Üzerimdeki kazak, sıcak bir rüzgar gibi bedenimi sarhoş ederken, omuzlarımın zarifliğini vurgulayan beyaz ipliklerle süslenmişti. Bu iplikler, omuzlarımın aşağısına kadar iniyor, onlara adeta hafif bir dokunuş katıyordu. Kazağımın yumuşak dokusu, vücudumla birleşerek, bana bir sıcaklık ve huzur hissi veriyordu. Belime kadar uzanan saçlarım, kazağın güzelliğine eşlik ediyordu; her hareketimde dalgalanarak, ruh halimin neşesiyle dans ediyordu. Ama bu şıklığı tamamlamak için, altına giyeceğim şık bir etek gerekiyordu. Siyah, sade ama zarif etek, kazağımın sıcak tonuna karşı mükemmel bir kontrast yaratıyordu. Eteğin dokusu, vücut hatlarımı nazikçe sararken, hareket ettiğimde hafif bir dalgalanma ile beni takip ediyordu. O an, böyle bir kombinasyonun daha güzeli olamazdı diye düşündüm; kendimi bir parça sanat eseri gibi hissediyordum. Kapının tutacağını kavrayarak, hızla kapıyı açtım. Dışarıda beni bekleyen dünya, merakla karşıma çıkıyordu. Merdivenleri hızla, ama bir o kadar da dikkatlice indim; ayaklarımın altındaki basamaklar, beni aşağıya doğru çekerken, ilaç içtiğim için bedenimdeki acının gittikçe azaldığını hissediyordum. Her adımda, biraz daha hafifliyor, içimdeki ağırlığı geride bırakıyordum. Mutfağa doğru yöneldiğimde, kalbimde bir heyecan belirdi. Hızlı adımlarla mutfağa geçtim ve buzdolabının kapısına yaklaştım. Kapıyı yavaşça açtığımda, içerisi karanlık ve sessizdi. Buzdolabının içindeki ışık, boş rafları aydınlatarak, beni hayal kırıklığına uğrattı. İçindeki her şey, adeta havada asılı kalmış bir umut gibi görünüyordu. Kısık gözlerle içindekileri süzdüm; meyve, sebze, hatta bir parça peynir bile yoktu. Herhangi bir yiyecek yoktu. Buzdolabının soğuk içi, beni daha da üzüntüye sürükledi. Bu sessizlik, o an içinde bulunduğum ruh halini yansıtıyordu. Bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum; belki de yalnızca midesindeki açlık değil, aynı zamanda ruhumdaki boşluktu. Derin bir nefes alarak, buzdolabının kapısını kapattım. Akşam geç saatte, yorgun argın eve döndüğümde, aklımda sadece rahat bir yemek ve dinlenmek vardı. Ancak erzak almayı unuttuğum gerçeği, midesindeki açlıkla birleşince içimde bir rahatsızlık oluşturdu. Son zamanlarda bu tür ihmalerim artmıştı; belki de hayatımın karmaşası içinde kaybolmuşumdu. Bugün, güzel bir pazar alışverişi yaparak bu durumu telafi etmem gerektiğini düşündüm. İçimde bir umut vardı; umarım eve geç gelmem. O an, karnımın gurultusu etrafımdaki sessizliği yararak, bana açlığımın ne denli acil olduğunu hatırlatıyordu. Acım, yeni yeni azalmaya başlamıştı; bu nedenle daha fazla evde kalmaktansa, hızlı adımlarla mutfaktan çıkmaya karar verdim. Mutfaktan çıkarken, adımlarımın yankısı evdeki sessizliği bozarken, kendimi bir hedefe odaklanmış gibi hissettim. Kapıya doğru ilerlerken, evden çıkmadan önce bir an durup arkamda bıraktığım evi inceledim. Gözlerimi kapının menteşesinden çevirip dışarı adım attım; kapıyı arkamdan kapatırken, içimdeki huzursuzluk biraz daha hafifledi. Dışarıda beni bekleyen manzara, her gün gördüğüm ama asla göz ardı edemediğim bir güzellikteydi. Sokak, güneşin sıcak ışıkları altında parlıyordu; ağaçlar, yapraklarıyla dans ederken, rüzgarın hafif esintisi yüzümde bir serinlik hissi uyandırıyordu. Gözlerim, güneşin ışıkları altında adeta aciz kalmıştı. Her sabah karşılaştığım bu muhteşem manzara, içimde bir sevinç patlamasına sebep oluyordu. Ancak güneşin ışıkları, gözlerimi yakarken, bu sıcaklığa karşı koymak istemiyordum. İnatçı bir karaktere sahip olduğum için, gözlerimi bu güzellikten ayırmak dahi istemiyordum. Işıkların sıcaklığı, beni sarmalayan bir kucaklaşma gibiydi; ne kadar parlak ve yoğun olursa olsun, içimdeki mutluluğu artırıyordu. Her adımda, sokakta yürüyen insanların sesleri, çocukların kahkahaları ve kuşların cıvıltıları beni sararken, kendi içimde bir enerji bulmaya başladım. O an, karnımın gurultusuna rağmen, bu doğal güzellik içerisinde kaybolmayı tercih ettim. Bütün dertlerim, endişelerim ve açlığım, bu anın güzelliği karşısında eriyip gidiyordu. Odama sarsak adımlarla girdiğimde, içimi bir huzursuzluk kapladı. Etrafımdaki dağınıklık, zihnimdeki karmaşayı adeta somutlaştırmıştı. Kahverengi tonlarındaki duvarlar, ruh halimi yansıtıyordu; burada kendimi rahat hissetsem de, dağınıklığın yarattığı karmaşa, içimde bir huzursuzluk hissettiriyordu. Duvarların sıcak tonları, odanın genel havasıyla uyum içindeydi ve siyah tonlarına yakın parke, bu karamsar atmosferi tamamlıyordu. Odanın köşesindeki masanın üzerinde, dikiş için kullanılan çeşitli eşyalar ve benim için çok değerli çizimler dağınık bir şekilde yer alıyordu. Masanın rengi, odanın genel paletiyle mükemmel bir uyum içerisindeydi; siyah ve kahverengi tonlarının birleşimi, göze hoş gelen ama aynı zamanda rahatsız etmeyen bir görüntü oluşturuyordu. Masanın yanındaki cansız model, siyah-beyaz tonlarında bir silüet gibi duruyordu; o anki manzaraya bakarken, huzur dolu bir sessizlik içimi kapladı. Yavaş adımlarla masama yaklaşırken, gözlerim dünden kalan o kız fotoğrafına kaydı. Kız, zarif ve masum bir ifadeye sahipti; güzelliği, çizimde o kadar ustaca yansıtılmıştı ki, sanki içinde bir yaşam barındırıyordu. Çizime baktıkça, onun canlılığını hissedebiliyor, duygularını adeta yüzümde hissediyordum. Bu tür çizimler elde etmek için kaç yılımı harcadığımı düşündüm; sonunda başarmıştım, ama içimdeki tatmin duygusu, hala eksik bir şeyler olduğunu hissettiriyordu. İstediğim gibi olmasa da, bu alanda kendimi geliştirdiğime inanıyordum. Kendim hakkında çok önyargılı olsam da, bu konuda kimseye laf söyletmiyordum. Çünkü on yılımı bu sanata adamıştım; on iki yaşımda başladığım bu yolculukta, binlerce emek vermiştim. Zorluklarla karşılaşmıştım, elbette ama asla pes etmemiştim. Eğer bu konuda ön yargılı olursam, kendi emeğime saygısızlık etmiş olmaz mıydım? O anda derin bir nefes aldım ve masanın üzerindeki dağınıklığı düzeltmeye karar verdim. Her bir dikiş malzemesi, her bir çizim, benim için bir parça geçmişti; onları düzenlerken, içimdeki karamsarlığın dağılacağını umuyordum. Odanın sıcak atmosferi, yavaş yavaş üzerimdeki yükü hafifletmeye başlıyordu. Her bir hareketimle, içimdeki huzuru yeniden bulma çabası içindeydim; çünkü bu odada, bu karmaşanın içinde bile, kendimi bulmuş olmanın verdiği bir huzur vardı. Masama oturduğumda, içimde bir heyecan dalgası oluştu. Elimi kalemlere doğru uzattım. Masanın üzerinde dizili kalemlerin arasında en ince ve sert olanı seçtim; bu, benim için önemli bir araçtı. Yeni bir sayfa açtım ve kalemimi, sayfanın yüzeyine nazikçe dokundurdum. Güzel bir ayakkabı modeli çizmeye çalışıyordum; her çizgi, her kıvrım, zihnimde canlanan hayali yansıtmalıydı. Kalemi kullanma şeklim, hem sert hem de nazik olmalıydı. Çizim yapıyorsanız, bu dengeyi kurmayı bilmelisiniz. Kalemin gücü ve zayıflığı arasında bir denge bulmak, her sanatçının öğrenmesi gereken bir dersti. Masamda tam on saat boyunca çizim yapmıştım. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Artık yorgunluk hissetmeye başlamıştım, bu yüzden biraz dinlenme ihtiyacı duydum. Elleriyle bilgisayarımın açılma tuşuna yavaşça dokundum. Bilgisayarımın açılmasını beklerken, kalkıp kendime sert bir kahve yaptım. Kahvemi fincandan alırken, sıcaklığının parmaklarımda bıraktığı hissi hissettim. Kahvemi alıp masama geri döndüm. Bilgisayarımın açıldığını görünce içimden küçük bir tebessüm koptu. Bilgisayarın başına geçip dosyalara girdim. Kendi yazmakta olduğum kitaba göz atmaya başladım; daha ilk sayfalarında olmama rağmen, sayfalarda akıp giden kelimeler beni mutlu ediyordu. Yazdığım kitap, karanlığın aydınlıkla buluşmasını anlatıyordu. Her an, her yokuş, her acı, insana bir şeyler öğretiyordu aslında. Fakat kitabımın herkesin anlayabileceği bir dilde değil, anlamak için yaşanması gereken bir dille yazılmış olması, beni düşündürüyordu. Okuyucular, o hisleri, o acıları bilmeliydi. Kendilerini karakterin yerine koymayı becerebilmeliydiler. Ancak bu, bazı insanlar için oldukça zordu. Ben, karakterimi sonuna kadar yaşamayı, onunla birlikte acı çekmeyi seçmiştim. Ayaklarının üzerinde durabilecek bir karakter, en büyük acıyı yaşasa bile, kendini ayakta tutabilmeliydi. İlk cümlemi yazmaya başladım. "Kendi karanlığımın zülmetinde hapsolmuştum..." diye yazdım, parmaklarım tuşlarda dans ederken, kelimeler sanki zihnimden fışkırıyordu. Devam ettim: "Karanlık içimizde hapsolmuşcasına bizden vazgeçmiyordu, bize daha fazla acı çektiriyor, daha fazla canımızı yakıyordu." Her cümle, içimdeki duyguları kağıda dökme çabasıydı. "Herkesin kendi karanlığı ve sessizliği vardır. Kiminin yalnız başınadır sessizliği, kiminin de yanında destek olanı vardır. Yanında destek olanın varsa, şanslısındır; ama yoksa işte o zaman sana destek olan kişi kendin olmalısın, başka biri yok..." Yazmaya devam ettim. Dakikalar geçtikçe, her kelime, her cümle bir anlam ifade edercesine akıyordu. Bilgisayarın başından ayrılmadan saatlerce yazdım. İçimdeki duygular, kelimelere dönüşüyor, sayfalar dolup taşıyordu. Karanlığın derinliklerinden yükselen bu ses, belki de benim sesimden başka bir şey değildi. Her cümle, sanki kendi içsel yolculuğumun bir parçasıydı ve yazdıkça, içimdeki karanlığın biraz daha aydınlığa kavuştuğunu hissedebiliyordum. Hazırladığım dosyayı kapatıp, masamın başından uzaklaştım. Gözlerimde bir yorgunluk vardı, parmaklarım tuşların üstünde dans ederken hissettiğim yoğun konsantrasyonun ardından gelen bir gevşeme. Kapımı açıp, aşağıya doğru yavaş ve aheste adımlarla ilerlemeye başladım. Her adımım, sanki "yoruldum" dermişcesine ağır ve isteksizdi; ayaklarımın yerle buluştuğu her an, bedenimdeki ağırlığı hissediyordum. Başımı yerden kaldırdım ve etrafa göz ucuyla baktım. Karanlık, etrafı sarmalamıştı; sanki derin bir örtü gibi her şeyi kaplamış, sokakları ve binaları zülmetin kollarına hapsetmişti. Etrafımda kimse yoktu, sessizlik baskın bir şekilde etrafı sarmalamıştı. Zaten bu saatte kim kalırdı ki? Geceydi artık ve çoğu kişi evinde mışıl mışıl uyuyordu. Onlardan farklıydım; benim uykuya dalmam için karanlığın ruhumu sarmalaması yetmiyordu. İçimde bir huzursuzluk vardı, belki de kaygılarım beni rahat bir uykuya kavuşturmuyordu. Dudaklarımı büzerek yürümeye başladım. Kendimi o kadar yorgun hissediyordum ki, adımlarım bile ağır ve yavaşlayarak ilerliyordu. Her adımda, ayaklarımın yere çarpması, sanki beni daha da derin bir yorgunluğa çekiyordu. Sokağın köşesinde, birkaç lamba zayıf bir ışık yayarak karanlığı delmeye çalışıyordu; ama bu ışık bile, içimdeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Gözlerim, karanlığın derinliklerine dalmıştı; kafamda beliren düşünceler, sanki geceyi daha da karartıyordu. Yavaşça yürürken, bir an için durup derin bir nefes aldım. Hava soğuktu, burnumdan içeri süzülen serinlik, bedenimdeki yorgunluğa eşlik ediyordu. Kafamı kaldırıp, gökyüzüne baktım; yıldızlar, karanlığın içinde kaybolmuş gibiydi. O an, yalnızlığımın ağırlığını bir kez daha hissettim. Yavaş adımlarla ilerlerken, içimdeki huzursuzluk beni takip ediyordu. Duygularım, karanlıkla iç içe geçmişti; belki de bu karanlık, benimle dans ediyordu. Kendimi kaybolmuş hissediyordum, ama yine de devam ettim. Her adımda, içimdeki derin düşüncelerle yüzleşmeye çalışıyordum. Karanlık, beni sararken, ben de kendi içsel yolculuğuma doğru ilerliyordum. Neden arabamı yanıma almamıştım ki? Sabahın enerjisiyle dolup taşarken, akşam saatlerinde yorgun düşeceğimi düşünmemiştim. Şimdi, bu karanlık yolu yalnız başıma yürümek zorundaydım. Küçük bir nefes alarak etrafa yeniden göz gezdirdim. Sokaklar, her zaman bu saatlerde bana korkunç gelmişti, şimdi ise karanlığın kollarında kaybolmuş bir ruh gibi hissediyordum. Yalnızca adımlarımın sesi, sessizliği deliyordu; ama bu gece, başka bir şansım yoktu. Zaten bu yolu yalnız başıma yürümek zorundaydım, ve karanlıkta ilerlemek, içimdeki korkularla yüzleşmek demekti. Her ne kadar bu benim için bir zülm olsa da, yapmak zorundaydım. Adımlarım, bir diğerine göre daha hızlı olmaya başladı; çünkü yavaş gidersem, eve geç varacağım ve bu izbe sokaklar benim cehennemim olmadan hemen eve varmak zorundaydım. Kendimi koruyabilirdim belki ama ne kadar? Korku dolu düşüncelerimi bölen ayak sesleri, kalbimin ritmini hızlandırıyordu. Her bir adımda, arkamda bir gölge varmış gibi hissettim; belki de kendi karanlığımın bir yansımasıydı bu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD