Bölüm 2

1715 Words
Bazen öyle bir an yaşarsınız ki, bitti ben mutlu olamam dersiniz ama bir kaç satır bir kitap okursanız kendinizdeki o farkı sizde fark edersiniz. Ben yalnız yaşayan ve yalnız büyüyen biriydim. Binlerce acılar tatmış, hepsini iliklerime kadar tatmıştım. Beni ölüme sürükleyen bu hayat son anda yaşamamı istemişti sanki. Aklıma o anlar gelince mutlu olmuştum, o adam beni kurtarmıştı.... Tüm bedenim gücünü yitirip titriyordu, artık bu acıya maruz kalmak istemiyordum. Hayat, bana çocuk yaşımda dünyanın en ağır yüklerini omuzuma yaslamıştı. Şimdi ise, dağın kıyısında bir uçurumun kenarında duruyordum, gülerek aşağıya doğru bakıyordum. Ama bu gülüş, içimdeki karanlığı örtmekten başka bir işlev taşımıyordu. Uçurumun kenarında, ayaklarımın altındaki kayaların sert yüzeyine sıkı sıkıya tutunuyordum. Rüzgar, yüzümü okşarken, soğuk bir el gibi ruhumun derinliklerine işliyordu. Gözlerim, aşağıda beliren karanlık derinliğe odaklanmıştı. O derinlik, bana bir tür çekim gücüyle sesleniyor gibiydi; sanki bir kurtuluş öneriyordu. Ama ben, o uçurumun dibindeki karanlığa düşmek istemiyordum. İstediğim tek şey, ruhumun kaybolduğu bu hayattan kaçmaktı. Her nefes alışımda, göğsümde biriken acılar daha da derinleşiyordu. Kalbim, yıllardır taşıdığı yüklerin ağırlığından sanki çatlayacak gibiydi. Ailemin yanımda olmadığı her gün, ben binlerce kez her acıyı iliklerime kadar yaşadım. Yalnızlık, bir yoldaş gibi yanı başımda oturmuş, hayatımın her anını gölgeleyerek geçip gitmeme neden oluyordu. O anlarda, gözlerim kapalı, ruhum bir yerlerde kaybolmuşken, bedenim sadece var olmaya çalışıyordu. Titreyen ellerimle başımı tutarken, gözlerimden süzülen yaşlar, dağın keskin yüzeyine düşerek kayboluyordu. İçimdeki boşluk, sanki bir evrende kaybolmuş gibi hissediyordum. Her şey o kadar sessizdi ki, sadece kalbimin atışlarını duyabiliyordum. O an, zamanın durduğunu düşündüm; geçmişimle yüzleşmek, geleceğimle bir bağ kurmak için yeterince güçlü olmadığımı biliyordum. Uçurumun kenarında dururken, bir şeylerin değişmesi gerektiğini anladım. Kendi içimdeki karanlığa karşı bir savaş vermek istiyordum, ama ne yazık ki, ruhum çoktan kaybolmuştu. Bedenim, duygusuzca can çekişirken, içimdeki umut ışığı sönmeye yüz tutmuştu. Belki de bu, hayatın bana sunduğu en büyük acıydı; yaşamak için savaşmak, ama ruhun çoktan teslim olmuşken... Bütün bu düşünceler içinde kaybolmuşken, bir an için geri dönmeyi düşündüm. Ama her seferinde, hayatın yükü ve yalnızlığın ağırlığı beni daha da derinlere çekiyordu. O an, uçurumun kenarında durmanın verdiği o geçici huzur, içimdeki acıyı hafifletmekten çok, daha da derinleştiriyordu. Ve ben, o uçurumun kenarında, kaybolmuş bir ruhun son çığlığı gibi, hayata karşı durmaya çalışıyordum. Bazen çocuklar tarafından şiddet gördüm, bazen "yetim" diye adlandırıldım, bazen ise sözlü tacizlere uğradım. Oysa küçük bir beden, bunların hangisine dayanabilirdi? Küçücük yaşımda, büyüyebilmem için gereken sevgi ve şefkat yerine, acı ve gözyaşıyla tanıştım. O anlar, birer gölge gibi peşimi bırakmadı; her biri ruhumun derinliklerine kazındı. O çocuklar, benim yaşımdaydılar. Gözlerinde bir nefreti barındıran o bakışlarla üzerime geldiklerinde, içimdeki masumiyet bir anda yok olup gitti. Onların hayal gücünün ve oyunlarının yerini, benim için korku ve kaygı aldı. Hani çocukların o saf gülümsemeleri vardır ya, işte ben o gülümsemeyi unuttum. Onlar, bana acı vermek için bir oyun bulmuşlardı; bazen bir itme, bazen bir tokat, bazen de alaycı kahkahalarla doluydu hayatım. Her darbe, sadece bedenime değil, ruhuma da bir yara açıyordu. Bir gün, parkta oynayan diğer çocukları izlerken, içimde bir kıskançlık belirdi. Onlar, gülüp eğlenirken ben, kenarda sessizce duruyor ve hayalini kurduğum o oyuncakların yerine, üzerimdeki acıları taşımak zorunda kalıyordum. Onlar elinde oyuncaklar, yüzlerinde mutlulukla koşarken, benim elimde sadece hayal kırıklıkları vardı. Elime oyuncak değil, acı verdiler. "İşte bu senin hediyen" dediler yüzsüzce, sanki içimdeki yaralara tuz basmak için bir bahane bulmuş gibiydiler. Her gün, bu hediyeleri kabullenmek zorundaydım. Çaresizce hepsini tek tek yaşadım sevgiden yoksun bir halde. O anlar zihnimde bir film şeridi gibi geçiyor, her sahne acı bir hatıra olarak kalıyordu. Gözlerimin önünde, o çocukların alaycı gülüşleri, kollarımda hissettiğim darbelere eşlik ediyordu. İçimdeki ses, "Bunun sonu yok mu?" diye fısıldarken, ben yanıt aramaktan vazgeçtim. Bir gün, bir başka çocuğun beni itmesiyle yere düştüm; yüzüm toprağa, kalbimse acının en derin noktasına çarptı. O an, yalnızca bedenimdeki acı değil, ruhumdaki çöküşü de hissettim. Sadece düşmek değil, aynı zamanda düşürülmek, en büyük yarayı açıyordu. O an, yalnızca yere düşmekle kalmadım; aynı zamanda hayatta kalma mücadelesinde bir kez daha yenilmiştim. Zamanla, bu acılar beni şekillendirdi ama büyütmedi. Bir çocuk olarak yaşamak yerine, bir savaşçı gibi büyümek zorunda kaldım. Hayatım, bir çatışma alanına dönüşmüştü; ruhum, her gün yeni bir savaş vermek zorundaydı. Oysa ben, henüz küçük bir bedendim. Çocukluğum, kaybolmuş bir masumiyetin hatıralarıyla doluydu, ama hiçbir oyuncak, yaşadığım bu acıları dindirmeye yetmedi. Ve ben, bu yükleri taşımak zorunda kalan bir ruh olarak, gücümü bulmaya çalışırken, derin bir yalnızlık içinde kayboluyordum. Uçurumdan aşağıya baktım ve gülümsemem daha da arttı; mutluluğumun kaynağını bulmuş gibiydim o an. Derin bir nefes alırken, rüzgarın beni sarıp sarmaladığını hissettim. Eskiden korktuklarım şimdi bana mutluluk veriyordu. Boşluğa bakarken hissettiğim çekim gücü, kalbimin derinliklerinde bir özgürlük hissi uyandırıyordu. Titreyen bedenim ile bir adım attım boşluğa doğru. Bir adım daha atsam, uçurumdan bir kuş gibi uçacaktım. Sahi, uçacak mıydım? Özgür, hür olduğumu hissederek... Ama ardından, içimdeki o korkutucu gerçek belirdi: Kuşlar gibi kurtulamayacak, canım yanarak ölecektim. O an, hayatımın en büyük ikilemiyle yüzleşiyordum. Bilmek, kabullenmek ve yine de ilerlemek... Biliyordum ki, bunların hepsini yalanlara tutunmak daha tatlı geliyordu gerçeklerin acılarına nazaran. Ama razıydım. Bir adım daha... son bir adım... Güçlü bir irade ile kendime söz vermiştim; bu karanlık düşüncelerin pençesinden kurtulmak istiyordum. Tam o sırada, gömleğimin yaka kısmından tutulup çekiştirildiğimi hissettim; ne olduğunu bilmiyordum. Bu saatte kim burada olurdu? Kim benim gibi bir zavallı kişiyi kurtarırdı ki? Arkama doğru yavaşça döndüm. Gözlerim karanlık bir silueti tarif etmeye çalıştı ama sanki yüzü kapkaranlıktı; hiçbir şey göremiyordum. İçimde bir soğukluk belirdi, kaybolmuş bir ruhun çaresizliğiyle dolmuştum. Ardıyla kayboluşunu izledim, o gittiği an yere bir şey düştü. Bir an için zaman durdu; kalbim hızla çarpmaya başladı. Hemen oraya doğru koşarak yaklaştım. Düşen şey, bir kitaptı. Elime aldım; kapağında büyük harflerle "Kendini kalbinin derinliklerinde bul" yazıyordu. Bu basit ama derin ifade, beni düşündürmeye başladı. İçimi bir merak sardı, sanki kitap bana bir şeyler fısıldıyordu. Hızla içini açtığımda, sayfaları arasında kısa bir not buldum. Kâğıdın köşeleri hafifçe yıpranmıştı, ama yazı hala okunabiliyordu. "Kendini kaybettiğin o karanlık anlarda, hatırla ki kalbin her zaman doğru yolu gösterir. Korkularınla yüzleşmek, seni özgürlüğe götürecektir." Bu cümleler, sanki ruhumda yankılanıyordu. İçimde bir sıcaklık hissettim; belki de bu, hayatta kalmanın bir yoluydu. O an, uçurumun kenarında durduğum için değil, bu kelimelerin bana sunduğu umut için gülümsedim. Düşüncelerim uçuşmaya başladı; belki de bu kitap, karanlığa düşmüş olan ruhuma bir ışık tutabilirdi. O an, uçurumun derinliklerine bakarken hissettiğim korku ve mutluluğun birleşimiyle, kendime olan inancımı yeniden bulmaya başladım. Belki de hayat, bu tür karşılaşmalarla doluydu; kaybolmuş anlarda, bir umut ışığı ararken, karanlıkta kaybolmuş olan ruhları bulmak için bir yoldu. İnce tebessümüm, yavaşça bir gülümsemeye dönüştü yüzümde. O an, zihnimde canlanan anılarla dolup taşarken, içimde bir sıcaklık hissettim. Ve işte oradaydı; ondan bana kalan tek şey. Kimsesizliğimin varlığı, beni kurtaran kişiden geriye kalan tek hatıra, odanın köşesinde öylece duruyordu. O anımsadığım yüz, belki de hayatımın en derin yarasına merhem olmuştu; ama şimdi yalnız başımaydım, evde yine sessizlikle baş başaydım. Ailemi kaybettiğim bu şehir, kara bulutlarla kaplıydı sanki. Havanın üzerimdeki ağırlığı, içimdeki boşlukla birleşince, kalbimde bir ağırlık hissettim. Her sokak, her bina, her köşe benim için bir kabus haline gelmişti. Gözlerim, dışarıda gri bir manzaraya dalarken, bu şehirdeki hatıralar beni sıkıştıran bir hale bürünüyordu. Anılarımın yankıları, bu dört duvarın içinde hapsolmuş gibiydi; kaybettiğim her şeyin izleri, ruhumda derin yaralar açmıştı. Ama yine de asla vazgeçemiyordum; ne kendimden, ne de yaşanılan geçmişten. İçimdeki bu direnç, belki de yaşadıklarımın ağırlığına karşı bir isyan gibiydi. Geçmişte yaşanmış olan her an, benimle birlikte var olmaya devam ediyordu. Gözlerim, yüreğimin derinliklerinde yankılanan o acıyı yeniden hissetti. Geride kalmışların acısı çok derin, çok taze; her bir hatıra, sanki taze bir yara gibi içimde kanıyordu. Odanın köşesinde duran eşyalar, beni geçmişe götürüyordu. Eski bir fotoğraf çerçevesi, tozlu bir masanın üzerinde duruyor; içinde gülümseyen yüzler, geçmişin sıcak anılarını taşıyordu. O anları hatırlamak, kalbimi bir bıçak gibi kesiyordu; ama yine de onları unutmak, içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Her bir anı, her bir gülüş, şimdi bana birer hüzün parıltısı olarak geri dönüyordu. O an, kendimi kaybolmuş bir ruh gibi hissettim. Karanlık ve soğuk bir evin içinde, yalnızlığın pençesinde kıvrandım. Ama içimdeki umut, sıkı sıkıya sarıldığım bir ip gibi, beni geri çekiyordu. Geçmişe dair her şeyin acısı beni boğsa da, geleceğe dair bir umut ışığına ulaşmaya çalışıyordum. Zaman ilerledikçe, belki de bu şehirde yeni anılar biriktirebilir, kaybettiklerimin yerini dolduracak bir şeyler bulabilirdim. Karanlık bir odada, yalnız başıma kalmışken bile, kalbimdeki sevgi ve kaybedilenlerin hatırası beni ayakta tutuyordu. O an, gülümsememi kaybetmemek için bir sebep buldum; belki de bu, geçmişin yükünü taşırken, geleceğe dair bir ışık arayışımın bir parçasıydı. İşte o ince tebessüm, karanlık zamanların ortasında parlayan bir yıldız gibi kalbimde yer etti. Yataktan hızla kalkmak, belki de o an için en büyük hatam olmuştu. Sanki yatağın sıcaklığı, beni dışarıya atmaya çalışan bir güçtü ama ben, o sıcaklıkla sarılmış halde kalmak yerine, birdenbire özgürlüğe doğru hamle yapmıştım. Ancak akşam yemeği yemediğim için bedenimde hissettiğim güçsüzlük, ağır bir yük gibi üzerime çökmüştü. Yavaşça doğrulurken, kafamın içindeki zonklama baş gösterdi; sanki başımın içinde bir çekiç, ritmik bir şekilde vurmaya başlamıştı. Her vurduğunda, acı dalgaları zihnimin derinliklerinde yankılanıyordu. Hızla nefes alıp vermeye başladım; göğsümdeki sıkışma, beni boğazımdan yukarıya doğru itiyordu. Nefes almak, sanki bir mücadele haline gelmişti. Her nefes, ciğerlerimdeki havayı zorla dolduruyor, ardından hızla boşaltıyordu. Son anda, kendimi tutmayı başardım. Yine de, o hızla kalkmanın etkisiyle, başımın dönmesi durmuyordu. Dikkatlice geri dönüp yatağa doğru yöneldim; oturmak, belki de bu karmaşanın içinde kendime gelmek için en mantıklı seçenekti. Bütün bu karmaşanın içinde, kendime gelmeden kalkmamak en iyisi olacaktı. Yoksa ne halde olurum, bu düşünceyi bile aklımın derinliklerinde saklamaya çalıştım. Bedenim hâlâ acı içinde kıvranıyor, sanki her bir kasım, yaşadığım bu ani çıkışın bedelini ödüyordu. Nefes alış verişlerim bir türlü yerine oturmuyor, her seferinde kalbimin atışları, sanki yeni doğmuş bir çocuğun kalbi gibi hızla ve düzensizce çarpıyordu. İçimdeki acı, tüm bedenimi esir almışken, daha fazla burada kalmanın iyi olmayacağını düşündüm. O an, gerçeklik ve hayal arasındaki ince çizgide kendimi kaybetmiş gibi hissettim. Odanın duvarları, üzerime çöküyordu; her bir nefes alışımda, o duvarların baskısı daha da artıyordu. Başımın zonklaması, bedenimdeki güçsüzlüğün bir yankısıydı; sanki içimdeki her hücre, bu durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Ne zaman bu halden kurtulacağımı düşünmek, zihnimin labirentinde kaybolmama neden oluyordu. Yavaşça gözlerimi kapattım, derin bir nefes alıp vermeye çalışarak, kendimi yeniden toparlamaya çalıştım. O an, bedenimle barışmaya çalışırken, zihnimin karmaşası bana daha fazla acı çektiriyordu. Hızla geçen zamanın içinde, belki de yavaşlamak, kendimi dinlemek için bir fırsat olabilirdi. Yavaş yavaş, bedensel acılarımın yanına huzur arayışımı da ekleyerek, bu anın geçici olduğunu hatırlamaya çalıştım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD