2 bölüm: " F1 Cadısı" 🏎️🧙‍♀️🏁

1243 Words
“Bazı hayaletler kask takar, bazıları ise sadece Karadeniz’in hırçınlığını kuşanır.” 🏎️🧙‍♀️🏁 Edmund, boğazını sıktığı kadının moraran yüzüne bakarken içindeki canavarı besliyordu; ancak aynadaki o ince, kan kırmızısı lazer çizgisi tam alnının ortasına yerleştiğinde ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. Parmakları gevşedi, sahte Linda’nın cansız gibi görünen bedeni ağır bir çuval gibi halının üzerine yığıldı. ​Edmund daha "Neler oluyor?" diyemeden, Irmak bir mermi hızıyla üzerine atıldı. İkisinin bedeni yere çarptığı anda, dışarıdaki keskin nişancı tetiği ezmişti. Dev pencerenin camı binlerce kristal parçasına bölünerek içeri savruldu; her bir parça Edmund’un az önce durduğu boşluğu bıçak gibi kesti. ​Ortalık bir anda barut kokusu ve fırtınanın içeri taşıdığı kar taneleriyle doldu. Tam o esnada, yerdeki "çaresiz" Linda, sanki az önce boğulmak üzere olan o değilmiş gibi çevik bir hareketle doğruldu. Tam kaçmaya çalışırken, Irmak ayağıyla çelme atarak düşmesini sağladı. Edmund, yerdeki cam kırıklarının ve barut dumanının ortasında, kollarındaki kadının hafifliğini ilk kez hissetti. Irmak’ı bir porselen bebekmiş gibi nazikçe, neredeyse korkarak kucağına alışında, az önceki o canavarca öfkeden eser kalmamıştı. Korumalar içeri fırtına gibi dalarken, Edmund’un gözleri sadece sadık adamı Demir’i buldu. Sesi, harabeye dönmüş odada bir emir gibi yankılandı: ​"O sürtük sadece nefes alsın Demir! Onu konuşturacağız. Ve tüm gücünü kullan... Gerçek Linda’yı güneş doğmadan bulup önüme getireceksiniz!" ​Edmund, kollarında Irmak ile o darmadağın odadan hızla çıkarken, arkasında bıraktığı kaosun farkında bile değildi. Irmak ise bu ani değişim karşısında afallamış, kalbinin göğüs kafesine vuruşunu Edmund’un göğsünde hissediyordu. Şaşkınlığı kısa sürdü; yerini o bildik, keskin savunma kalkanına bıraktı. ​"Kendim yürürüm, beni indirebilirsin!" dedi sesi titreyerek ama bir o kadar da dik bir tonda. Edmund durmadı, koridorun loş ışığında adımlarını daha da hızlandırdı. Irmak, alaycı bir gülümsemeyle devam etti: ​"Hem sen değil miydin benden tiksinen, benden nefret eden? Ne diye tiksindiğin, nefret ettiğin birini böyle taşıyorsun? Sen beni bırak, ben başımın çaresine bakarım. Git, sana saldıranların peşine düş!" ​Irmak, Edmund’un çenesinin kasıldığını, kollarındaki tutuşunun daha da sertleştiğini hissetti. Edmund cevap vermiyordu, sadece karşıya bakıyordu. Irmak son darbesini vurdu: ​"Birkaç saat sonra Otis abi ve Selig baba gelir. Onlar varken bana bir şey olmaz. Sen git, kendi savaşını ver!" ​Edmund koridorun ortasında aniden durdu. Başını yavaşça eğip, kollarında çırpınan kadının gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne nefret vardı ne de sevgi; sadece çözülmesi imkansız, karanlık bir düğüm... ​Edmund merdivenlerden yukarı çıkıp en üstteki odasına girince, Irmak’ı yatağa bırakırken hareketleri hâlâ o tuhaf, açıklayamadığı koruma içgüdüsüyle doluydu. Ancak Irmak, sırtı çarşafa değer değmez sanki altındaki kumaş kor ateştenmiş gibi kendini geriye attı. Hızla doğrulup Edmund’un şaşkın bakışları altında ayağa kalktı. Edmund, tek kaşını kaldırıp "Yine ne var?" dercesine bakarken, Irmak yüzünde tiksinti dolu bir ifadeyle odayı süzdü: ​"Cenebet kokan yatağında yatmamı beklemiyorsun herhalde!" Kendi için odaya zorla getirttiği koltuğa doğru kararlı ama hafif sendeleyen adımlarla yürümeye başladı. Edmund, arkasından bakarken dişlerinin arasından tısladı: ​"Keşke boyunun yerine dilin biraz daha kısa olsaydı..." ​Irmak durmadı, arkasına bile bakmadan o meşhur Karadeniz inadıyla cevabı yapıştırdı: ​"Dilimin neresi uzun? Ayrıca 175 boyum var, hiç de kısa değilim! Sen o kısa boylu lafını, her gece altına aldığın o sürtüklere söylersin..." ​Ancak cümlesini bitirdiği an, oda bir anda ekseni etrafında dönmeye başladı. Duvarlar üzerine geliyor, ışıklar gözünün önünde patlıyordu. Omzunda garip, sıcak ve yapışkan bir ıslaklık hissetti. "Bu ne?" diye düşünerek elini omzuna attı; parmak uçlarına bulaşan o koyu kırmızı sıvıyı gördüğünde dünya tamamen karardı. ​Irmak’ı mermi yarası değil, kendi kanının o metalik görüntüsü vurmuştu. Dizlerinin bağı çözüldü, bedeni bir yaprak gibi yere doğru süzülürken Edmund son bir hamleyle onu belinden yakaladı. Irmak’ın bilinci tamamen kapanmadan önce duyduğu son şey, Edmund’un o şaşkın ve alaycı fısıltısıydı: ​"Aldığı yaradan değil, kandan bayılanı da ilk defa görüyorum..." ​Edmund, kollarındaki kadının solgun yüzüne baktı. Az önce dünyayı dize getirecekmiş gibi konuşan o zehirli dil susmuş, geriye sadece savunmasız bir beden kalmıştı. Omzundaki yara derin değildi ama kan durmuyordu. Edmund, onu bu kez kendi yatağına, o "cenebet kokan" dediği çarşafların tam ortasına usulca bıraktı. ​Dışarıdaki karda Otis ve Sergil baba’nın araçlarının ışıkları malikanenin kapısında belirdiğinde, Edmund elindeki kanlı bezle Irmak’ın başında öylece kalakalmıştı. ​Irmak gözlerini araladığında tavanın yabancı dokusu ve burnuna dolan o ağır, erkeksi koku zihnini bulandırdı. Birkaç saniye nerede olduğunu, o cam kırıklarını ve omzundaki o yapışkan sıcaklığı hatırlamaya çalıştı. Hafızası yerine geldiği an, sanki yatakta bir akrep varmış gibi hızla doğrulmaya yeltendi ama omzundaki o keskin sızı bir kırbaç gibi indi. ​"Ahhhh!" diyerek başını tekrar yastığa bıraktı, acıyla gözlerini sımsıkı yumdu. ​Karanlığın içinden gelen o tanıdık, otoriter ve hafif alaycı ses odayı doldurdu: ​"Yerinde olsaydım bu kadar hızla ayağa kalkmayı denemezdim cadı..." ​Irmak, duyduğu sesle gözlerini fal taşı gibi açtı. Bu sesin sahibini her yerde tanırdı. Kafasını güçlükle sesin geldiği yöne, odanın loş köşesinde tekerlekli sandalyesinde bir heykel gibi mağrur oturan adama çevirdi. Dudaklarını, sanki dünyanın en büyük acısını çekiyormuş gibi büzerek, sesini de çocuksu bir şirinlikle uzatarak inledi: ​"Abiiiiiii..." ​Otis Aras (The Raging Storm), o buz gibi gri gözlerini kırpmadan, yüzünde en ufak bir yumuşama belirtisi olmadan bakmaya devam etti. Karadeniz’in hırçın dalgaları bile onun şu anki bakışından daha sakin kalırdı. ​"Hiç boşuna bana 'abiiiii' diye şirinlik yapma cadı! O sümüklü ağlayan böceği ne diye üstüme saldın lan sen?" ​Otis, sandalyesini yatağa biraz daha yaklaştırdı. Sesi şimdi hem öfkeli hem de başına gelenlere inanamıyormuş gibi çıkıyordu: ​"Lan ben koskoca F1 şampiyonuyum, koca bir mafya varisiyim! Boyundan büyük dili olan, bacak kadar bir kızdan azar işitiyorum burada. Bırak azarı, bir tek ağzıma sıçmadığı kaldı kızın! Kapıdaki korumaları çiğneyip geçti, masama yumruğu vurup 'Sen kimsin de benim arkadaşıma laf edersin!' diye kükredi!" ​Irmak, Otis’in bu hallerine içten içe gülmek istese de omzunun acısı ve F1 hocasının heybeti buna engel oluyordu. Suçlu bir çocuk gibi yastığın altından mırıldandı: ​"Ya abi ne yapayım... Önce o beni kızdırdı. Hem sen de ona sümüklü böcek demeseydin! Bizim kızın damarına bastın mı Trabzon'u yakar biliyorsun..." ​Otis, derin bir nefes alıp başını yana çevirdi. "Trabzon’u yaktı zaten, şimdi de Münih’i kül etmeye gelmiş. Edmund dışarıda adamlarıyla o keskin nişancının peşinde, senin o 'barut fıçısı' arkadaşın da aşağıda Edmund'un atan tepesini daha fazla attırmak için son hızla devam ediyordu ki, son anda babamı görünce vazgeçti de geri İtalya'ya döndü." ​"Abi kimmiş saldırıyı sağlayan, derdi neymiş? Peki, ben ne kadar zamandır baygın yatıyorum?" ​"Sen kimin saldırdığını ve derdinin ne olduğunu kocana bırak," deyince Irmak bıkkınlıkla nefes alarak, "Abi bari sen yapma. Kıvanç'ın benimle ne için evlendiğini biliyorsun. Bırak bana kocalık yapmayı, insan olarak görmüyor; hatta var mıyım yok muyum umrunda değil. Beş senedir sırf canımı yakmak için neler yaptığını sana söylememe gerek yok. Neyse, en azından az kaldı. On gün sonra boşanırım, kurtulurum senin manyak ikizinden." ​Otis’in yüzündeki o sert ifade, yerini derin ve karanlık bir sessizliğe bıraktı. Tekerlekli sandalyesini yatağın başucuna iyice yaklaştırıp kardeşi gibi gören kızın solgun yüzüne baktı. Irmak’ın "On gün sonra boşanırım" cümlesi odada yankılanırken, Otis’in gözlerinde fırtına öncesi bir durgunluk vardı. ​Irmak, omzunun acısını unutmuş gibi bir an önce bu evden, bu adamdan ve bu sahte hayattan kurtulmanın hayaliyle hocasine bakıyordu. Otis, derin bir nefes alıp başını hafifçe öne eğdi. Sesindeki o alaycı ton gitmiş, yerine buz gibi bir gerçeklik gelmişti: ​"Sana kötü haberlerim var Irmak... Hatta kötünün kötüsü diyelim. O kurduğun on günlük özgürlük hayali, az önce o cam patladığında tuzla buz oldu." ​Irmak, anlamaz gözlerle abisine bakarken doğrulmaya çalıştı. "Ne demek on günlük hayal abi? Sözleşme açık, tarih belli. Edmund’un benden nefret ettiğini biliyorsun, o da dünden razı kurtulmaya."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD