Bölüm 7: “Zincir Kırılıyor”
CENGİZHAN HANOĞLU
Deren’in odasından çıktıktan sonra Korkmaz arkamıza bile bakmamıza fırsat vermeden mutfağa yöneldi. “Hepinizin bir kahveye ihtiyacı var,” diyerek dolapları karıştırmaya başladı. Biz de salonun geniş koltuklarına dağılıp sessizce beklemeye koyulduk.
Korkmaz elinde kahve tepsisiyle geldiğinde, sessizlik hâlâ bozulmamıştı. Fincanları masaya bıraktıktan sonra yanımıza oturdu. Daha kahvemden bir yudum bile almamıştım ki Tuğçe aniden telefonunu çıkarıp konuşmaya başladı.
“Anne, ben bu gece Deren’in yanında kalacağım.”
Sesindeki olağan ton, hiçbir şeyi belli etmemek için gösterdiği çabanın bir göstergesiydi. Ama yüzü ciddiydi. Gözlerini bizden kaçırmadan devam etti. “Yok, merak etme, iyiyiz. Biraz sohbet ederiz, sonra yatarım. Yarın sabah kahvaltıya gelirim zaten.”
Tuğçe telefonu kapattığında, hiç kimse konuşmadı. Gözlerini bana dikti ve sanki birazdan bana meydan okuyacakmış gibi hafifçe öne eğildi.
“Bugünden sonra burada yatıya kalamayacağım. Ama her fırsatta Deren’in yanında olacağım.”
Sesi titremiyordu, gözlerinde korku yoktu. Söylediği her kelimenin ardında duran bir kesinlik vardı. Sonra yavaşça masaya yaslanıp, gözlerini tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi.
“Deren’in başına bir şey gelirse, yemin ederim hiçbirinizin yakasını bırakmam.”
Korkmaz kahvesinden bir yudum alıp gevşek bir gülümsemeyle geriye yaslandı. “Hepimizi bitireceksin yani? Senin gibi bir minyonun bizi alt edebileceğine inanman bile takdire şayan.”
Bilge kıkırdamamak için dudağını ısırırken, Tuğçe gözlerini devirip ona ters ters baktı. Ama bu tehditten geri adım atmadı.
Ben ise sadece izliyordum. Tuğçe’nin bu kadar korumacı olması bir noktaya kadar anlaşılırdı ama işin içinde başka bir şey daha vardı. Deren’i bu kadar sahiplenmesinin ardında yalnızca arkadaşlık mı vardı, yoksa bilmediğim bir şey mi dönüyordu?
Bunları düşünürken bir an önce depoya gitmemiz gerektiğini hatırladım. O adamlardan ne öğrendiğimiz, şu an oturduğumuz bu rahat koltuklardan çok daha önemliydi.
Bu geceyi bitirirken, gerçekler de yavaş yavaş açığa çıkmaya başlayacaktı…
…
Bilge’yi de alıp evden çıktık. Aşağıda bizi bekleyen adamlarımdan biri, onu güvenle eve bırakacaktı. Kapıya yönelirken arkamdan sesi yükseldi.
“Cengizhan abi.”
Sesinde alışılmadık bir ton vardı. Geri dönüp baktığımda gözlerindeki endişeyi gördüm.
“Deren’in bünyesi çok zayıf, Cengizhan abi. Bu kadar kısa sürede bunca olay yaşaması iyi değil. Eğer biraz daha yıpranırsa toparlaması zor olur.”
Sustum. Haklıydı. Ama buna engel olamazdım. Deren’in içine düştüğü bu bataktan çıkması artık mümkün değildi.
“Bunu sen de biliyorsun,” diye ekledi Bilge. “Senin dünyan gibi değil o.”
Başımı salladım. Ne diyebilirdim ki? Söyleyeceğim her şey yalan olurdu.
Tam onu uyaracaktım ki,
Bilge omuz silkti, sonra gülümseyerek elini ağzına götürüp fermuar çekme hareketi yaptı. “Beni boşuna tembihleme, Cengizhan abi. Dedem Deren’i öğrenirse seni Deren’le evlendirmeye kalkar.”
Kaşlarımı çattım. “Dedem torunlarını evlendirme işine fazla meraklı.”
Bilge kahkaha attı. “Hadi ya? Ne zaman fark ettin?”
Gözlerimi devirdim. Dedem aklına koyduğunu yapardı. Neyse ki Bilge, konuyu açmaması gerektiğini biliyordu.
“Hadi, çocuklar seni eve bıraksın,” dedim.
Bilge derin bir nefes alıp arkamızda bekleyen adama döndü. “Hadi, gidelim,” diyerek arabaya bindi ve uzaklaştı.
Korkmaz gözlerini kısıp bana baktı. “Bakışlarını gördüm dostum. Konuya fazla gömülme, Deren için en iyisini yapacaksın.”
Sertçe nefes verip başımı salladım. “Hadi, şu depoya gidelim.”
Gerçekleri öğrenmenin vakti gelmişti.
…
Depoda…
Gecenin karanlığında, kan ve metal kokusunun sindiği depoda, sessizliğin içinde yankılanan tek şey derin soluklar ve acının sessiz iniltileriydi.
Gözlerim önümdeki adamlara odaklanmıştı. Kanlı yüzleri, parçalanmış dudakları, morarmış gözleri vardı ama tek kelime etmiyorlardı. Cesaret mi, yoksa ölüm korkusunun bile üstüne çıkan bir bağlılık mıydı bu?
Korkmaz yanımda sigarasını yakarken sırıttı. “Sence en inatçıları hangisi?”
Adamları süzdüm. Sandalyeye bağlıydılar ortada olanın yüzü ifadesizdi, kan damlayan kaşının altından bana meydan okurcasına bakıyordu. Diğeri daha az dayanıklıydı, kolları arkasında bağlıydı ama omuzları hafifçe titriyordu.
Bıçağımı elime aldım, ışık üzerinde parladı. “Bakalım hangisi önce çözülecek.”
Öne doğru eğilip sağdaki adamın çenesini tuttum, kafasını yukarı kaldırdım. “Beni bu kadar uğraştırmayın. Kimin için çalışıyorsunuz?”
Adam gözlerini kırpmadan baktı. Dudaklarının arasından bir tıslama çıktı, bir gülümseme mi bu? Çenesini sıktım.
“Sakladığın şey için,” diye fısıldadı.
Beni deniyordu. Sinirlerimi, sabrımı… Ama asıl önemlisi, ne kadar ileri gidebileceğimi.
Yanımda Korkmaz hafifçe kıkırdadı. “Beni tanıyorsun, genelde şiddete ilk başvuran ben olurum. Ama seni izlemek de eğlenceli olacak.”
Bıçağımın ucunu adamın boynuna hafifçe dayadım. “Kızı neden istiyorsunuz?”
Hiçbir cevap yok.
Korkmaz dizini diğer adamın sırtına dayayıp başını yukarı kaldırdı. “Hadi dostum, bu iş gereğinden fazla uzadı. Eninde sonunda konuşacaksınız.”
Adamın dişlerinin gıcırdadığını duydum, sonra… ağzından bir şey fırladı.
Kan.
Bir an gözlerime inanamadım. Dilini koparmıştı.
Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı, vücudu sarsıldı, boğazından boğuk bir hırıltı çıktı. Kan göğsüne akarken öne düştü, nefesi kesildi.
Korkmaz bir küfür savurup adamı tekmeledi. “Siktir! Gerçekten mi?!”
Diğer adam, şahit olduğu manzara karşısında irkilmişti. Ama hâlâ sessizdi.
Korkmaz gözlerini devirdi. “Sen de mi aynısını yapacaksın? Dürüst ol, çok çirkin bir ölüm şekli.”
Adam titredi, ama gözleri bana odaklandı. Benimle oyun oynuyorlardı.
Parmaklarımdaki bıçağı sıktım. Bu iş düşündüğümüzden çok daha derindi.
…
Aradan geçen saatlerden sonra Sabah olmak üzereydi.
Adamlar baygın haldeydi. Ama bu, işin bittiği anlamına gelmiyordu.
Korkmaz yanıma yaklaşıp üzerindeki kan lekelerine baktı. “Dostum, bunlar gerçekten inatçı çıktı.”
Ben cevap vermedim. Bıçağımı temiz bir bezle silerken gözlerimi kanlar içindeki adamların üzerinde gezdirdim.
İlk başta sadece ellerini ve ayaklarını kırmakla başlamıştık. Acıyı hissetmelerini, korkuyu iliklerine kadar tatmalarını istedik. Ama yine de konuşmadılar.
Korkmaz’ın çakısıyla açtığı derin kesikler hâlâ kanıyordu. Birkaç tanesinin tırnaklarını çekmişti. Çığlıkları depoda yankılanırken ben hiçbir şey hissetmemiştim.
Ama en ağır darbeyi alan, dilini koparan adamdı.
Bıçağımı çevirerek onun önünde çömeldim. Gözleri şişmiş, yüzü morarmıştı ama hâlâ direnmeye çalışıyordu.
Ellerimi dizlerime koyup başımı yana eğdim.
“Böyle devam ettiğiniz sürece,” diye fısıldadım, “her gün birinizi öldüreceğim.”
Gözlerindeki korkuyu görmek bir anlığına bile olsa tatmin etti beni.
Ama asıl mesele hâlâ çözülmemişti. Bu adamlar kimin için çalışıyordu? Ve daha da önemlisi… Deren i bu kadar çok istemelerinin nedeni neydi?
…
Depodan çıkarken içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Bunu korku olarak adlandıramazdım. Ben korkmazdım. Ama neydi bu huzursuzluk? Sinirlerim gerilmiş, damarlarımda dolaşan kan bile olması gerekenden daha sıcak akıyordu.
Tam kapıya yönelmiştik ki o ses geldi.
Yarı baygın halde yatan adamlardan biri acıyla inleyerek konuştu.
"Sen eve varana kadar… kızı çoktan paket etmişlerdir."
Gözüm döndü.
Yerdeki dili kopuk adamın yanına çömeldim. Gözleri korkuyla açılmıştı, ağzından kanlı salyalar akıyordu. Anlatmak istese bile anlatamazdı. Artık konuşması gerekmiyordu. Gözleri yeterince şey söylüyordu.
Silahımı çektim. Hiç düşünmeden, tereddüt etmeden kafasına tek el sıktım. Tetiği çekerken bile içimdeki huzursuzluk kaybolmadı.
Korkmaz omzuma dokundu. "Cengizhan, hadi. Eve gitmemiz lazım."
Hızla kapıya yöneldik. Korkmaz, evin önündeki adamlara ulaşmaya çalışırken ben dişlerimi sıkıyordum. Direksiyona geçtiğim gibi motoru çalıştırdım.
Telefonu cebine koyan Korkmaz, "Ortalık sakin," dedi. Ama benim içim hâlâ kıpır kıpırdı.
Benim sakinliğim, ancak Deren’i kendi gözlerimle gördüğümde gelecekti.
Neydi bu Deren’i koruma hissi? Daha dün tanıdığım birini neden bu kadar sahipleniyordum? Ona bir şey olursa, sanki içimde telafisi olmayan bir şeyler kırılacak gibiydi.
Direksiyonu daha sıkı kavradım. Korkmaz yan koltukta bir şeyler söylüyordu ama ben dinlemiyordum. Kendi içimde boğuluyordum sanki.
Ben kimdim? Ailemin dışında kimseyi umursamamış, kimseyi hayatıma almamış biriydim. Bir de Korkmaz vardı. Ama şimdi…
Deren’in gidecek yeri yoktu. Evi darmadağındı, sokakta bir adım atsa onu almak için bekleyen adamlar vardı. Kendini savunabilirdi belki ama nereye kadar?
İlk kez, ailemin dışında birinin sorumluluğu omuzlarıma çökmüş gibiydi. Bu kızın başına bir şey gelirse, kendi vicdanımla tekrar yüzleşebilir miydim?
İçimde bir şeyler şekil değiştiriyordu. Hayatım boyunca yalnız kalmayı seçmiştim ama şimdi… Deren, yavaş yavaş o boşluğa yerleşiyordu.
Ve işin en kötü yanı… Bu işin ucunun bana dokunacağından adım gibi emindim.
…
Evin önüne geldiğimizde ortalık sakindi ama ben sakin değildim. Koşar adım eve çıkarken Korkmaz arkamdan bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Kapının önüne gelip şifreyi girerek içeri girdim. Etrafı kontrol ettim, her şey yerli yerindeydi ama içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu.
Merdivenleri hızla çıkıp Deren’in odasının önünde durdum. Kapının koluna dokunduğumda tereddüt ettim. Neden bu kadar endişeliydim? Derin bir nefes alıp kapıyı sessizce araladım.
Deren yatakta hareketsiz yatıyordu. Uyurken daha da masumdu. Bunca olayın içinde, tüm karanlığın ortasında o kadar savunmasız görünüyordu ki…
Her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra kapıyı usulca kapattım. Arkamı döndüğümde Korkmaz’la burun buruna geldim.
Alaycı bir ifadeyle kollarını göğsünde bağlamış bana bakıyordu.
“Cengizhan, oğlum, sen ne yapıyorsun?” dedi gülerek.
Kaşlarımı çattım. “Ne demek ne yapıyorsun?”
“Bak kardeşim, şu sahneyi bir hayal et.” Eliyle beni ve kapıyı işaret etti. “Eve yıldırım gibi dalıyorsun, soluğu bu kapının önünde alıyorsun, sonra içeri girip usulca yüzüne bakıyorsun ve emin olduktan sonra çıkıyorsun.”
Gözlerini kısıp başını yana eğdi. “Aklından geçenleri bilmek bile istemiyorum.”
Sinirle derin bir nefes aldım. “Abartıyorsun Korkmaz.”
“Öyle mi?” diye kahkaha attı. “Cengo, oğlum, sen bu kızı sahiplendin bile farkında mısın?”
Gözlerimi kaçırdım. Sahiplendim mi? Hayır.
Ben sadece… Onu korumaya çalışıyordum.
Korkmaz omzuma sertçe vurdu. “Bak dostum, ne yaparsan yap ama kendine yalan söyleme. Sen bu kıza bağlanıyorsun.”
Sertçe yutkundum. Bağlanmak?
Bunu düşünmek bile istemiyordum. Ama içimdeki bu his… Öfke, endişe, koruma içgüdüsü…
Merdivenlerden aşağı inerken Korkmaz’ın sesi hala kulağımda yankılanıyordu.
“Eğer bu böyle devam ederse, ona zarar veren ilk şey sen olursun.”
…
Korkmaz evine geçtiğinde, kendime bir duble viski doldurdum.
İçimde neyin çözüldüğünü bilmiyordum ama o viski boğazımdan aşağı inerken zincirlerimin birer birer koptuğunu hissediyordum. Güneş, İstanbul’un kirli sokaklarına inat masmavi gökyüzüne yükselirken ben geçmişimle, bugünümle ve bilinmez yarınımla boğuşuyordum.
Kırılan neydi? Kime neyin sözünü vermiştim de şimdi böyle ayakta dikiliyordum? Yoksa kaçmaya çalıştığım şey, Deren’in içime düşürdüğü sessiz savaş mıydı?
Bardağı sertçe masaya bıraktım. Ellerim titremiyordu ama içimde fırtınalar kopuyordu. Deren’i düşündüm. Dünden beri hayatımı altüst eden, gözleriyle beni susturan o kızı. Yabancıydı, ama sanki yıllardır tanıyordum. Bilinmeyen karanlık onun peşindeydi. Ben onu saklıyordum. Birini saklamak, onun sorumluluğunu almak demekti. Ve ben… Hayatımda ilk defa, kendimden ve ailemlemden başka birini düşünüyordum.
Odamın balkonuna çıkıp sigaramı yaktım. İlk nefesi çekerken içeride sessizce uyuyan kızı bir kez daha düşündüm. Onu neden bu kadar koruyordum? Neden içimdeki ses, her şeyden önce onu güvende tutmam gerektiğini söylüyordu?
Cevabı bilmiyordum. Ama tek bildiğim şey, artık geri dönüşüm olmadığıydı.