✔️GEÇMİŞİN AYAK SESLERİ
“DEREN TİRYAKİ”
"Kelime oyunlarında iyiydim. Cümleleri istediğim gibi eğip bükebilir, bir hikâyeyi mutlu ya da trajik bitirebilirdim. Ama hayat, asla bana düzenleme şansı vermedi."
Bir yazarın en büyük korkusu kelimelerini kaybetmektir. Ben ise çoktan kaybettim. Sayfalar önümdeydi, hikâyem neredeyse bitmişti ama son cümleyi yazamıyordum. Belki de bitirmek istemiyordum. Çünkü bir hikâye bittiğinde, onunla vedalaşman gerekir. Ve ben, son zamanlarda yeterince veda ettim."
Bilgisayar ekranına boş boş bakarken derin bir nefes aldım. Klavyenin tuşlarına dokunmayı düşündüm ama parmaklarım kıpırdamadı. Son birkaç haftadır aynı döngüye hapsolmuştum. Yazıyor, siliyor, tekrar yazıyor, ama bir türlü son satırı tamamlayamıyordum.
Odamdaki küçük masa lambası yorgun bir ışık yayıyordu. Masamın üzerinde duran kahve kupasını aldım, içinde artık soğumuş olan kahveye baktım. Kaç saattir buradaydı? Belki de kaç gündür…
"Saçmalık," diye fısıldadım kendi kendime. "Bu kitabı bitirmem gerekiyor."
Ama yazamıyordum. Çünkü yazdığım sonun, gerçek hayatta hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini biliyordum.
BEN KİM MİYİM ?
Ben Deren Tiryaki.
23 yaşındayım ama yaşanmışlıklarım bazen 40’ını devirmiş birini bile gölgede bırakır. İki üniversiteyi terk ettim; biri bana fazlasıyla sıkıcı geldi, diğeri ise fazla gerçekti. Ama hayallerde Master yaptım, diyebilirim. İlk kitabımı 18 yaşında yazdım, pek de fena değildi. Hatta beklediğimden fazla insana ulaştı.
Sonra… Sonra hayat, elimdeki her şeyi aldı.
İki yıl önce bir trafik kazasında ailemi kaybettim. O günden beri kelimeler bile bana küs. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, yeni kitabımı bitiremiyorum. Oysa hâlâ beni bekleyen okurlarım var. Adımı duyunca heyecanlanan, satırlarımda kendini bulan insanlar… Ama ben artık kendimi bile bulamıyorum. Gerçek dünyayla pek anlaşamıyorum, ama kelimelerle her zaman bir bağım oldu. Belki de bu yüzden hâlâ buradayım.
Ben, Deren Tiryaki. Kendi hikâyesini tamamlayamayan yazar. Ama belki de… tamamlanmamış hikâyeler, en gerçek olanlardır.
“2 YIL ÖNCE”
“Nesrin hadi hayatım çocuklara seslen aşağıya insinler. Arabayı çalıştırıyorum. Uçağı kaçırmayalım.”
Nesrin:
“Deren, Deniz hadi çocuklar sizi bekliyoruz. Eğer uçağı kaçırırsak tatili iptal etmek zorunda kalacağız. Babanız bu yoğunlukta ailecek tatil yapalım dedi siz hala yavaş haraket ediyorsunuz.”
Deren,Deniz:
“Tamam anneeee geldiiikkk.”
Nesrin:
“Ayhan birtanem keşke işlerini sıkıştırmasaydın. Daha sonra da gidebilirdik. İşlerin sakinlediği zaman bir plan yapardık.”
Ayhan:
“Nesrin’ cim hayatım işlerim her zaman böyle biliyorsun. Emekli kaptan Tufan abi den rica ettim. Sağolsun oda beni kırmadı. Zaten 1 hafta . Ailemle güzel bir tatile çıkmak benimde hakkım.”
O sırada Ayhan’ın telefonu çalar arayan Tufan Kaptan dır.
Ayhan:
“Alo?”
Tufan:
“Alo Ayhan , Hanoğlu ‘nun sevkiyatı için 3 konteyner mal geldi. Kumaş diyorlar ama ben işgillendim bu işten kardeşim ne yapalım açtıralım mı kanteynerleri ?”
Ayhan:
“Abi ben kaç defa sizin mallarınızı taşımam dedim. Adamlar hala ısrar ediyor. Başka birini bulsunlar kendilerine. İşgillenmekte haklısın abi konteynerler kumaşlara sarılı silah dolu. İtalya’ya silah ticareti yapıyorlar. Kendi gemileri var neden onlarla götürmüyorlar anlamıyorum. Sorumlunun sen olmadığını söyle gönder abi .”
Tufan:
“Tamam Ayhan ben hallederim. Sen burayı düşünme. İyi yolculuklar.”
Nesrin:
“Ayhan kaç gündür canını sıkan şey bu muydu? Polise şikayet edelim. Yasa dışı iş yapıyorlar. Hem kendi gemileri var dedin madem öyle kendileri götürsünler.”
Ayhan:
“Hayatım , bu adamların bu işi yaptıklarını bildiğim için benim gemiyi de beni de kullanmaya çalışıyorlar. Hem polise şikayet edersem benim yaptığım bariz anlaşılır. Sizi riske atamam!”
Deniz:
“ Baba bagajı açar mısın ? Valizler elimde kaldı. Malum ablam tüm dolabını valize koymuş. O kadar ağır ki kolum koptu.”
Deren koşarak merdivenlerden inerken bir taraftan ayakkabısını giyiyor, bir taraftan da Deniz’e laf yetiştiriyordu.
Deren:
“Offf! Sus be Deniz amma konuştun. Görende sırtında taşıdın sanır. Alt tarafı küçük bir valiz.”
Deniz:
“Ablaaa! Kendin getirmediğin için bilmiyorsun tabi. Altı üstü 1 hafta yaaa. Kaç kıyafet giyebilirsin ki? Abartmışsın abla!”
Deren:
“Asıl sen abartıyorsun mankafa. İyi ki bir valiz taşıdın. Bırak , ver ben koyarım valizimi. Sana kalmadım!”
Ayhan:
“ Hadi çocuklar kavga etmeyin artık. Geç kalıyoruz vakit kaybetmeyelim.”
İki kardeş valizleri bagaja koyarken Ayhan karısı Nesrin’in saçlarına öpücük kondurdu. Nesrin ve Ayhan üniversitede tanışmışlardı. Makine mühendisliği okumuş aynı sınıftan mezun olmuşlardı. O dönem birbirleri arasında rekabet olsada bu rekabet sonrasında aşka dönüşmüş, okuldaki herkesin diline düşmüştü. Mezun olmadan bir süre önce Ayhan babasını kaybetmiş ondan geriye kalan yük gemisini devralmıştı. Yurt dışına yük götürüyor yaptığı işi seviyordu . Çocukluğu limanda geçtiği için babasını ve Ayhan’ı bir çok gemi sahibi tanıyordu. Evliliklerinin ilk yıllarında Nesrin de gemide makine mühendisi olarak çalışmış, Deren’e hamile kalınca bırakmak zorunda kalmıştı .
Ayhan ailecek gidecekleri tatilde neler yapacaklarını öncesinde planlamıştı. Bir çok kez o ülkeye yük götürmüş. Eşinin ve çocuklarının da orayı görmesini istiyordu. Ailesinin de Yunanistan’ı merak ettiklerini biliyordu. Ancak asıl planı daha başkaydı.
Saat 19:00 olmuştu. Hep birlikte yola çıktılar.
Deren arabanın camına yaslanmış, kulaklığından gelen müziğe kendini kaptırmıştı. Yol boyunca annesi Nesrin ve babası Ayhan şakalaşıyor, kardeşi Deniz ise arka koltukta sıkılmış bir şekilde gözlerini devirmekle meşguldü.
“Babaa, biraz hızlı gitsek mi?” diye sızlandı Deniz. “Yol bitmek bilmiyor.”
Ayhan dikiz aynasından gülümseyerek oğluna baktı. “Sabırsızlanma küçük bey, yolu uzatan hız değil, sıkılman.”
Nesrin gülerek Deniz’in saçlarını karıştırdı. “Sen de ablan gibi camdan dışarı bak, biraz manzaranın tadını çıkar.”
Deniz huysuzca kollarını kavuşturdu. “Ama Deren gibi cool görünemem ki.”
Deren gözlerini devirdi. “Ben cool değilim, sadece sizin kadar konuşma ihtiyacı hissetmiyorum.”
Ayhan kahkaha attı. “Sen de annene çekmişsin, odaklandığınız şey dışında dünyayı unutuyorsunuz.”
Nesrin, eşine kaşlarını kaldırarak baktı. “Sen de beni hala çok iyi tanıyorsun.”
Ayhan ona gülümseyerek göz kırptı. “Çünkü seni ilk gördüğümde de böyleydin. Kendi dünyana dalmış ama gözlerin parlıyordu.”
Nesrin, onun elini tuttu. “Ve sen o dünyaya giren tek insansın.”
Deren gözlerini devirdi ama içten içe onları hayranlıkla izliyordu. Deniz ise başını yana yatırıp kıkırdadı. “Bunlar yine romantik moda girdiler!”
Ayhan gaza biraz daha bastı. Arabanın içinde huzurlu bir kahkaha yükseldi. Kimse, bu yolculuğun son güzel anıları olacağını bilmiyordu…
“O Son Ses”
Deren, camdan dışarı bakarken göz kapaklarını ağır ağır kapadı. Yolun ritmi, motorun hafif uğultusu ve ailesinin sesleri iç içe geçmişti. Deniz hâlâ mızmızlanıyor, Ayhan ve Nesrin ise tatlı tatlı atışıyordu.
Sonra…
Bir anda her şey sustu.
Ardından, kulakları sağır eden bir kornanın sesi yırtıcı bir çığlık gibi havayı deldi.
Deren başını hızla çevirdiğinde, dikiz aynasında devasa bir kamyonun üzerlerine doğru geldiğini gördü. Gözleri büyüdü, nefesi boğazına düğümlendi.
“Baba!” diye bağırdı ama sesi motor gürültüsüne karışıp kayboldu.
Ayhan direksiyonu kırdı, Nesrin’in eli panikle torpidoya yapıştı. Deniz bir şeyler söyledi ama kelimeleri yok olup gitti.
Ve sonra…
Dünyayı yırtan bir çarpışma sesi.
Metal metale çarptı, camlar patladı, araba kontrolden çıktı. Deren’in bedenine önce bir sarsıntı, sonra keskin bir savrulma vurdu. Çığlıklar, ezilen metalin gıcırtısı, patlayan lastiklerin sesine karıştı. Araba takla attı. Bir, iki, üç…
Hava karardı. Zihin bulanıklaştı.
Deren’in gözleri açılmakla açılmamak arasında gidip gelirken, boğuk sesler duydu. Ama en çok hissettiği şey… sessizlikti.
Kıpırdamak istedi, ama yapamadı. Elini kaldırmaya çalıştı, ama hareket ettiremedi. Soğuk cam yüzüne bastırılmıştı, kırık parçalar tenini kesiyordu.
Zorlukla nefes aldı. Boğazı yanıyordu.
Annesinin sesi? Babasının sesi? Deniz’in sesi?
“Anne?”
“Baba?”
“Deniz?”
Boğuk, kısık sesi havada asılı kaldı. Ama hiçbir yanıt gelmedi.
Deren’in kalbine keskin bir bıçak saplanmış gibiydi. Son gördüğü şey annesinin gülümseyen yüzüydü. Son duyduğu şey babasının kahkahasıydı.
Ve şimdi… hiçbir şey yoktu.
“O Gece Ben de Öldüm”
Gözlerimi her kapattığımda aynı sahne… O kamyonun ışıkları üzerimize çığlık çığlığa gelirken babamın direksiyonu çaresizce kırışı, annemin koltuğa yapışmış elleri, Deniz’in korkuyla bana bakışı…
Ve sonra o ses.
Önce kulakları sağır eden bir fren gıcırtısı. Ardından metalin paramparça olurken çıkardığı korkunç bir çığlık. Araba dönmeye başladı, içimizdeki çığlıklarla birlikte. Bir, iki, üç… Kafam bir yere çarptı, ağzım kanla doldu. Cam kırıkları yüzümü bıçak gibi keserken sıcak bir yanma hissettim.
Sonunda her şey durdu.
Gözlerimi açmaya çalıştım ama sadece karanlık vardı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey hissetmedim. Sonra acı, yakıcı, paramparça eden bir acı, her zerreme yayıldı.
Hareket edemedim. Sadece nefes almaya çalıştım. Ciğerlerim yanıyordu. Bir şey boğazımı sıkıyor gibiydi. Sıcak bir ıslaklık yanağımdan süzüldü. Elimi kaldırmaya çalıştım ama yapamadım.
Gözlerimi araladığımda yanımda Deniz vardı. Bedeni hareketsizdi. Üzerine eğildim, adı dudaklarımdan kanlı bir fısıltı gibi döküldü.
“Deniz?”
Hiçbir şey.
Gözlerim babama kaydı. Direksiyonun üstüne kapanmıştı, saçları kana bulanmıştı. Bir şeyler söylemek istedim ama nefes almak bile canımı yakıyordu.
Annemi görebiliyordum. Koltuğunda, başı yana düşmüş, gözleri kapalı…
Yok, hayır. Bu gerçek olamazdı. Bir rüya olmalıydı. Uyanmalıydım!
Siren sesleri yaklaştı. Kırmızı ve mavi ışıklar gözlerimi kamaştırdı. Birileri bana dokundu. Soğuk, yabancı eller…
“Hayatta kalacak mı?”
“Çok fazla kan kaybetmiş. Acele edin!”
Beni çıkardılar, vücudum her temasla alev alev yanıyordu. Sedye. Oksijen maskesi. Ambulans.
O an anladım.
Ben yaşıyordum.
Ama ailem… onların bedeni soğuyordu.
Ve ben o gece, o kaza anında… sadece ailemi değil, kendimi de kaybettim.
“Nefes Aldığıma Bakma”
Nasıl mı yaşıyorum?
Aslında pek yaşadığım söylenemez.
Sayısız ameliyat… Her biri bedenimde yeni bir iz, her biri ruhumda kapanmayan bir yara. Her seferinde gözlerimi açmak istemedim, her seferinde karanlığın beni içine çekmesine izin vermek istedim. Ama olmadı.
Aylarca hastane odasında hapsolmuş bir bedenle, parçalara ayrılmış bir ruhla yaşadım.
İlk gözümü açtığımda, karşımda Tuğçe vardı. Gözleri kıpkırmızı, elleri titreyerek elimi tutuyordu. Yanında annesi Ayla teyze, biraz geride babası Kaptan Tufan amca…
Konuşmaya çalıştım ama ağzımdan çıkan tek şey acı dolu bir nefesti.
O an anladım.
Ne kadar yaşarsam yaşayayım hep eksik kalacaktım.
Kalbimde hep kanayan bir yara olacaktı.
Ve ben bunu ömrümün sonuna kadar taşıyacaktım.
“Kayıp Zamanın Gölgesinde”
İlk altı ay evime adım atamadım.
Kapının önünde durup anahtarı çevirmeye cesaret edemediğim her an, içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Çünkü o kapının ardında artık bir yuva değil, hayaletler vardı.
Her odada onların sesi yankılanıyordu. Annemin mutfakta şarkı söyleyen sesi, babamın televizyon karşısında mırıldandıkları, Deniz’in kahkahaları… Yoktular ama varlardı.
Kokularını hissediyordum. Babamın parfümü, annemin sevdiği sabun kokusu, Deniz’in odasındaki kitap kokusu… Gözlerimi kapattığımda onları görebiliyordum. Ama her defasında o sahne gelip çöküyordu zihnime. O kamyon, çığlıklarımız, kan, kırık camlar, sessizlik…
İlham perilerim de onlarla birlikte ölmüştü.
Kalbim ağır yaralıydı, ruhum boştu.
Ve ben artık gerçekten yaşamıyordum, sadece nefes alıyordum.