✔️YOKLUĞUN YILDÖNÜMÜ

2215 Words
Bölüm 2: “Zaman Acıyı Silmez” Ben, Deren Tiryaki. İki yıl oldu. İki lanet yıl. İnsan iki yılda kaç kere ölür, biliyor musunuz? Kaç kere kendini yerin dibine gömer, kaç kere aynaya bakıp yabancılaşır, kaç kere gecenin sessizliğinde boğulur? Ben hâlâ buradayım. Annem ve babamdan kalan evde, onların anılarıyla yaşamaya çalışıyorum. Ama yaşamak denir mi bilmiyorum. Evin her köşesi onlarla dolu. Babamın çayı bardağında yarım kalmış gibi, annemin sesi mutfakta yankılanıyor gibi, Deniz'in kahkahaları duvarlardan yansıyor gibi… Ama hepsi birer yanılsama. O geceyi unutamıyorum. Kırık camların üzerinde yatan bedenlerini, kanın kokusunu, çığlıklarımı, sessizliği… O ölüm kokan sessizliği. Ve ben yazıyorum. Çünkü yazmazsam delireceğim. Yazmazsam, nefes almayı unutacağım. Ama sahi… Bu kadar acıyla nasıl başa çıkacaktım? … Telefonu elime aldığımda saat öğlen 1’e geliyordu. 12 cevapsız arama. 20 mesaj. Tuğçe. Kahretsin! Tuğçe’yi unuttum! Hemen hazırlanıp çıkmam gerekiyordu. Nasıl unuturum? Yine bana ulaşamayınca kapıya çilingirle gelmez umarım… Geçen sefer olduğu gibi. Tam Tuğçe’ye geri dönüp mesaj yazacaktım ki telefon çaldı. Ekranda beliren isim içimi ürpertti. Arayan Tuğçe’ydi. Telefonu titreyerek elime aldım ve hızla açtım. Daha ben bir şey diyemeden Tuğçe’nin öfkeli sesi kulaklarımı doldurdu. — Deren! Dalga mı geçiyorsun benimle? — Tuğçe, ben… — Sakın "unuttum" deme! Yeter artık, Deren! Kaç kere aynı şeyi yaşadık? Kaç kere bekledim seni? Kaç kere söz verip unuttun? Gözlerimi kapattım, içimdeki suçluluk mideme oturdu. Tuğçe haklıydı. Onu yine bekletmiştim, yine hayal kırıklığına uğratmıştım. — Özür dilerim, Tuğçe… Gerçekten… — Özür dileme, gel buraya! Evden çıkıyorsun, hemen! Beş dakika içinde aramazsan, yemin ederim yine çilingir çağırırım, Deren! Derin bir nefes aldım. Tuğçe böyleydi işte. Öfkesi de sevgisi de ölçüsüzdü. Ama biliyordum, bana kızgın olduğu kadar endişeliydi de. — Tamam, hazırlanıyorum. Beş dakika sonra çıkıyorum, söz. — İyi. Ve Deren… — Efendim? — Seni seviyorum, ama bir daha böyle yaparsan seni ellerimle boğarım. Gülümseyerek telefonu kapattım. Beni benden iyi tanıyan, pes etmeyen tek insan Tuğçe’ydi. Şimdi ona gitmek zorundaydım. Tuğçelerin evi iki sokak aşağıdaydı, ancak gideceğim kafe mahalleden uzak olduğu için dolmuşa binmem gerekiyordu. Neyse ki son anda yetişip bindim. Yol boyunca pencereden dışarıyı izlerken içimde garip bir huzursuzluk vardı ama sebebini bilmiyordum. 15 dakika sonra kafeye vardığımda, Tuğçe’yi sinirli bir şekilde telefonda konuşurken buldum. Yüzü asılmış, gözleri öfkeyle parlıyordu. Önce kiminle konuştuğunu anlamadım ama birkaç kelime duyunca beynimde şimşekler çaktı. Taner… O şerefsiz… Beni bir türlü rahat bırakmayan, defalarca reddetmeme rağmen anlamayan, şimdi de Tuğçe’yi rahatsız ederek beni köşeye sıkıştırmaya çalışan adam. Tuğçe’nin sesi yükseldi: — "Sen nasıl bir psikopatsın?! Deren seninle ilgilenmiyor, bunu kaç kez söylemem gerekiyor?!" Elimi yumruk yaptığımı fark etmeden izliyordum. İçim kaynıyordu. Bu adamın sınırlarını ne zaman durdurabileceğimizi bilmiyordum. Tuğçe dişlerini sıkarak son sözlerini söyledi: — "Bir daha beni de Deren’i de rahatsız etme! Defol hayatımızdan!" Sonra öfkeli bir şekilde telefonu kapattı. Göz göze geldiğimizde, ikimiz de sinirden titriyorduk. — "Deren, bu adam gerçekten saplantılı. Onun peşini bırakacağını sanmıyorum." Derin bir nefes aldım, tırnaklarım avucuma batıyordu. — "Biliyorum, Tuğçe. Ama eğer onun aklındaki şeyi gerçekleştirmesine izin verirsek, bundan sonra biz hiçbir zaman rahat olamayacağız." Tuğçe, gözlerimin içine bakarak elimi tuttu ve her zamanki sıcaklığıyla gülümsedi: — "Sıkma canını, boncuk gözlüm. O pislik bir daha aynı şeyi yapmaya kalkarsa, direk polise şikayet ederiz." Gözlerimi devirdim ama içten içe Tuğçe’nin bu kadar yanımda olmasından güç alıyordum. Onun her zaman bana kalkan olduğunu biliyordum. Kafedeki köşemize oturduğumda, sandalyeye yaslanıp derin bir nefes aldım. Burası… burası her zaman kaçış noktamız olmuştu. Düşündüğümüz, dertleştiğimiz, kahkahalarımızı bıraktığımız yerdi. O sırada Ufuk, her zamanki gibi kahvelerimizi çoktan hazırlamış, elinde iki fincanla masamıza doğru geliyordu. Hafif tebessümle fincanları önümüze bıraktı. — "Bugün de sert içiyorsunuz hanımlar. Kahveyle mi çözüyorsunuz dertleri?" dedi kaşlarını kaldırarak. Tuğçe homurdanarak arkasına yaslandı. — "Keşke sadece kahve yetse, Ufuk. Ama bazı insanlar var ki… Neyse boş ver, daha fazla sinirlenmek istemiyorum." Ufuk kaşlarını çattı, merakla bana baktı. — "Kim kızdırdı seni yine ?" Başımı iki yana sallayarak iç çektim. — "Boş ver Ufuk, gerçekten konuşmak istemiyorum." Ufuk bir an sessiz kaldı ama konunun büyüklüğünü anlamış gibiydi. Gözleriyle Tuğçe’ye bir şeyler sormak ister gibi baktı ama Tuğçe sadece başını salladı. Ufuk, derin bir nefes aldıktan sonra bize gülümseyerek döndü: — "Tamam, peki. Ama bir şeye ihtiyacınız olursa buradayım, biliyorsunuz." Başımı hafifçe salladım, gülümsedim ama içimdeki huzursuzluk bir türlü dinmek bilmiyordu. Ufuk başka bir masaya sipariş almaya gittiğinde. Tuğçe kahvesinden bir yudum alıp kaşlarını çattı. — "Ya Deren, bu Ufuk ne tuhaf biri. Kafe kendisinin olduğu halde burada garsonluk yapıyor, anlamış değilim." Gözlerimi devirdim, fincanımı elime alıp salladım. — "Aman Tuğçe, ne bileyim? Şunun şurasında bir yıldır tanıyoruz Ufuk’u. Kendi kafesi, istediğini yapar. Öyle değil mi?" Tuğçe omuz silkti ama bakışları hâlâ Ufuk’un üzerindeydi. — "Bilmiyorum, ama bana biraz garip geliyor. Sanki burada sadece kafe işletmek için değil de başka bir sebep için varmış gibi." Kaşlarımı kaldırıp ona döndüm. — "Ne yani? Gizli ajan falan mı sanıyorsun?" dedim, alaycı bir gülümsemeyle. Tuğçe gözlerini devirdi. — "Hayır saçmalama! Sadece... ne bileyim, bazen birini gerçekten tanıdığını sanırsın ama aslında bilmediğin çok şey vardır ya? Ufuk da öyle biri gibi geliyor bana." İç çekip kahvemden bir yudum aldım. — "Tuğçe, bugün zaten yeterince saçma şey yaşadık. Lütfen bana yeni teoriler üretme." Tuğçe gülerek ellerini havaya kaldırdı. — "Tamam, tamam, pes ediyorum. Ama bir gün haklı çıkarsam bana borçlusun." Gülümseyip başımı iki yana salladım. Ama içten içe, Tuğçe’nin sözleri kafama takılmıştı. Ufuk gerçekten de sandığımız kadar sıradan biri miydi? … —“Sahi Tuğçe ben Tufan amcayı arayıp rahatsız etmek istemedim. Biliyorsun son zamanlarda hiç durmadan çalışıyor. Acaba onu hiç bu iş konusunda zorlamasamıydım?” Tuğçe kahvesinden bir yudum daha aldı, sonra gözlerini bana dikti. — "Deren, Babamı arayıp aramamak konusunda neden hâlâ tereddüt ediyorsun? Babam seni kızı gibi görüyor, bunu bilmiyor musun?" Başımı öne eğdim, parmaklarımı kahve fincanının etrafında gezdirdim. "Biliyorum ama son zamanlarda çok yoruluyor. Biliyorum çünkü babam da gece gündüz çalışırken gözlerinin nasıl çöktüğünü, nasıl yorgun düştüğünü gördüm. Tufan Amca'ya yük olmak istemiyorum." Tuğçe derin bir nefes aldı, her zaman olduğu gibi beni mantıklı düşünmeye zorlayan ses tonuyla konuştu. "Saçmalama boncuk gözlüm, babam emekli olmayı hiç istemedi. Sen de biliyorsun, çalışmak onun için bir yük değil, aksine nefes almak gibi bir şey. Üstelik o gemi senin babandan kalan en büyük hatıra. Babanın sözlerini unutmadın değil mi?" Gözlerimi kapattım, içimde bir yer sızladı. Babamın o tok ve güven dolu sesi kulaklarımda çınladı. "Olur da bir gün bana bir şey olursa, Nesrin... O gemi babamdan yadigâr. Satmayın. Tufan’a güveniyorum, o yürütür gemiyi..." Yutkunup gözlerimi açtım. "Evet, haklısın. O gemiyi satmayı asla düşünmedim. Babamın hayalini yaşatmak benim görevim." Tuğçe gülümsedi, kahvesini masaya bıraktı. "Peki, gelirleri hâlâ bağışlıyor musun?" Başımı salladım. "Evet. Kimsesiz çocuklara... Orada bir sürü küçük Deren var, Tuğçe. Onların gözlerindeki ışığı gördüğümde içimde bir şeyler hafifliyor. Haftaya yine gideceğim. Beni bekliyorlar." Tuğçe elimi tuttu, sıkıca sıktı. "Sen o çocuklara sadece yardım etmiyorsun Deren, sen kendine de yardım ediyorsun. Kalbin hâlâ atıyor ve bu, yaşadığının kanıtı." Boğazım düğümlendi. O haklıydı. Ama bazen yaşamak, nefes almaktan çok daha ağır bir yüktü. Saate baktığımda akşam altıya geliyordu. Camın dışına göz gezdirdim, hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları birer birer yanıyor, şehrin gri gökyüzüne turuncu bir sıcaklık katıyordu. Derin bir nefes aldım, içimdeki ağırlıkla boğuşurken yanımdaki tek insana döndüm. "Tuğçe, bugün bende kalır mısın?" Sesim, içimde büyüyen boşluğu belli etmemeye çalışıyordu ama Tuğçe gözlerime baktığında ne kadar yorgun olduğumu anladı. "Güzel gözlü arkadaşım, tabii ki kalırım." dedi gülümseyerek. “Birlikte eve gidelim, yemek yapalım, sonra da bir film falan izleriz." dedim, sesim olabildiğince neşeli çıkmaya çalışıyordu. Tuğçe başını hafifçe yana eğip gözlerini kıstı. "Deren, anlaşılan senin uyumak için bir dize ihtiyacın var." dedi usulca. Haklıydı. Ne zaman içim sıkılsa, ne zaman boğazıma yumruk gibi oturan sessizlik içimi kemirse, Tuğçe'yi çağırırdım. Ve o, her defasında gelirdi. Çünkü başka kimsem yoktu. Bir sürü okurum vardı ama ben, kendimden ve Tuğçe’den başka kimseye ait değildim. Eskiden, canım sıkıldığında annemin dizlerine yatardım. O, saçlarımı okşarken her şeyi unuturdum. Şimdi ise hiçbir şeyi unutamıyorum. Zihnimde, geçmişin yankıları durmaksızın çarpıp duruyor. Bir zamanlar huzur bulduğum o dizler artık yok. O sıcak eller artık saçlarımı taramayacak. O koku, evin duvarlarında solmuş bir anıdan ibaret. İçimdeki boşluk hiç dolmayacak, biliyorum. Ama Tuğçe’nin yanımda olması, en azından bu gecelik, beni biraz olsun ayakta tutmaya yetiyor. … Eve girdiklerinde Deren derin bir nefes aldı. Evin içi hâlâ annesinin pişirdiği yemeklerin hayali kokusunu taşıyor gibiydi. Birkaç saniye duraksadı, sonra montunu askıya asarak Tuğçe’ye döndü. "Ne yemek yapalım?" diye sordu, sesi biraz yorgundu ama içinde Tuğçe’nin varlığıyla gelen bir sıcaklık da vardı. Tuğçe mutfağa doğru yürürken "Senin mutfağa girdiğin nadir anlardan biri olacak, o yüzden tarihi bir yemek yapmalıyız!" diye şaka yaptı. Deren hafifçe gülümsedi. "Abartma Tuğçe, eskiden mutfaktan çıkmazdım." Tam bu sözleri söylerken gözleri tezgâhın üzerindeki eski, sararmış bir tarif defterine takıldı. Annesinin el yazısıyla dolu sayfalar, bir zamanlar mutfağı neşeyle dolduran sesleri ve kahkahaları hatırlatıyordu. Elini uzattı, defteri parmaklarının ucuyla okşadı. İçinde bir an derin bir hüzünle karışık bir özlem yükseldi. Tuğçe, Deren’in dalıp gittiğini fark edince yumuşak bir sesle "Hadi, annenin en sevdiğin yemeğini yapalım. Böylece yanında olacakmış gibi hissedersin." dedi. Deren, Tuğçe’ye baktı. Gözlerinde minnet ve hüzün vardı. Başını hafifçe salladı. "Tamam, annem en çok zeytinyağlı sarma yapmayı severdi." "O zaman başlayalım boncuk gözlüm! Ama uyarıyorum, eğer sarma yapmayı beceremezsen, tüm işi ben yapmak zorunda kalırım." Deren hafifçe güldü. "İddialıyım, bu akşam mutfakta harikalar yaratacağım." İkili mutfağa koyulurken Deren, bir an için bile olsa, geçmişin ağır gölgesinden sıyrılmış gibi hissetti. Tuğçe, Deren’in dolma sarmalarını görünce kahkahalarla gülmeye başladı. "Bunlar sarma mı yoksa sanat eseri mi? Şu şekilsiz olanlara bir bak!" Deren kaşlarını çattı, ama dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı. "Sanat eseri olduğunu kabul edebilirim, ama hangisi modern sanat hangisi felaket bilemedim!" Tuğçe elindeki mutfak bezini Deren’in omzuna hafifçe fırlattı. "Boncuk gözlüm, sen mutfakta tam bir felaketsin ama en azından eğlenmeyi biliyorsun." O an mutfakta çalan eski bir şarkıya denk geldiler. Tuğçe hemen sesi açtı ve Deren’i dansa kaldırdı. "Yemek yapmak sadece karnımızı doyurmak için değil, ruhumuzu da beslemek içindir!" diyerek kahkahalar attı. Deren gülerek elini uzattı. "Bari şarkı söyleyerek beceriksizliğimi örtbas edeyim!" İkisi de müzikle birlikte mutfağın ortasında dönmeye başladılar. Birlikte gülüp şarkılar söyleyerek, yemek yapmanın karmaşasını unutup anın keyfini çıkardılar. Sarmalar sonunda pişip sofraya geldiğinde, Tuğçe masayı hazırlamaya koyuldu. Deren de iki tabak, çatal bıçakları alıp ona katıldı. "Belki mutfakta harikalar yaratamıyorum ama en azından güzel bir masa hazırlayabilirim." dedi gülümseyerek. Tuğçe sandalyesine otururken kaşlarını kaldırdı. "Şimdi göreceğiz. Bakalım sanat eseri gibi görünen bu sarmalar, gerçekten yenilebilir mi?" Deren kahkahalarla tabağındaki sarmayı ağzına atarken, içindeki burukluğu biraz olsun hafiflemiş hissetti. Bir anlığına da olsa, Tuğçe’nin neşesi ona iyi gelmişti. … İki gün sonra... Ailem, her şeyim, bu dünyada en çok sevdiğim insanlar toprağın altına gömüleli tam iki yıl olacak. Koca iki yıl… Ama benim için zaman hâlâ o lanetli geceye sıkışıp kalmış gibiydi. Saatler ilerliyor, takvim yaprakları düşüyordu ama ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkadığımızda saat 9’a geliyordu. Zaman hızla akıp geçmişti. Tuğçe kendini koltuğa attığında derin bir rahatlamayla, “Ohh, sonunda!” diye iç çekti. Hafifçe gülümsedim. Önceden ben de Tuğçe gibi neşeli, enerjik biriydim. Gözleri ışıl ışıl gülen, kahkahaları odaları dolduran biriydim. Ama artık... artık sadece hayatta kalıyordum. Tuğçe koltuğa iyice yerleşip dizlerine eliyle hafifçe vurdu. “Gel bakalım boncuğum,” dedi. Annem ve babam da bana böyle seslenirdi… İçim burkuldu. O an ne diyeceğini biliyordum. Bunu her sene konuşuyorduk. Sessizce yanıma kıvrılıp başını omzuma yasladı. “Senin aklının nerede olduğunu biliyorum. İki gün sonra, seninle gelmemi ister misin?” Ne zaman mezarlığa gitsem, Tuğçe’yi götürmezdim. İçimi döküp anlatamıyordum, ağlayamıyordum bile. Kelimeler boğazımda düğümleniyor, acım gözyaşlarımla birlikte sessizce toprağa karışıyordu. En kötüsü de Tuğçe'nin bana baktığında gözlerimin içine kadar hissettiği acının aynısını yaşamasını görmekti. Ben ağladığımda, o da ağlıyordu. O yüzden hep yalnız gitmeyi seçtim. Başımı iki yana sallayarak fısıldadım. “Hayır, Tuğçe. Bu konuyu konuştuk. Yalnız gitmek istiyorum.” Tuğçe’nin gözleri doldu ama hemen toparlandı. Bakışlarını kaçırarak, sessizce başını salladı. “Peki boncuğum, sen nasıl istersen…” Ama biliyordum. O da üzgündü. O da yalnız hissediyordu. Sadece benim için güçlü duruyordu. Dizlerine kapanıp ağlayamıyordum. Çünkü eskisi gibi dizlerini bana yastık yapacak annem yoktu. Babamın o güven veren sesi yoktu. Kardeşim Deniz’in neşeli kahkahaları yoktu. Onlardan geriye kalan tek şey soğuk mezar taşlarıydı. Ve ben hâlâ o taşların başında bekleyerek, her yıl biraz daha onlara benziyordum. … İki gün geçmişti. Ve bugün, o gündü. Evden çıktığımda hava yeni aydınlanıyordu. Güneş doğmuş ama içime hiç ışık düşmemişti. Dün aldığım menekşeleri torbaya koyup ağır adımlarla yola koyuldum. Yol boyunca içimde tanıdık bir ağırlık vardı. Her yıl, bu günü atlatmanın biraz daha kolay olacağını sanıyordum ama yanılıyordum. Mezarlığın kapısına geldiğimde başımı kaldırıp yine o yazıyı okudum: “Her canlı ölümü tadacaktır.” Dudaklarımı ısırdım. Ölüm, ne garip bir şeydi. Bir gün, nefes alıp gülerken, ertesi gün adın yalnızca bir taşın üzerine kazınıyordu. Annem, babam ve kardeşim Deniz’in mezarları yan yanaydı. Siyah mermer taşları, sabahın solgun ışığında donuk duruyordu. Son zamanlarda biraz olsun kabulleniyor gibiydim ama içimdeki boşluk hâlâ ilk günkü kadar derindi. Benim sınavım buydu; ailemin yokluğuyla sınanıyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağa dokundum. Soğuk, sert… Ama hâlâ onlardan bir şeyler taşıyor gibiydi. Mezarın üzerindeki toprağı ellerimle usulca eşelemeye başladım. Çocukken annemle bahçeye çiçek ekerken de böyle yapardım. Annemin en sevdiği çiçekler menekşelerdi. O yüzden yanımda rengârenk menekşeler getirmiştim. Tek tek toprağa yerleştirdim, köklerini hafifçe bastırarak… Tıpkı bir zamanlar annemin neşesiyle evimizi süslediği gibi, ben de onların mezarını süsledim. Sonra, derin bir nefes aldım ve dua etmeye başladım. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Sessizce, içimde yankılanan tek bir soruyla… “Ben hâlâ burada ne yapıyorum?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD