Bölüm 3: “Bir Adım Ötesi Kaos: Kural Yok,Merhamet Yok”
“2 YIL ÖNCE”
İki yıl önceydi… Hanoğlu ismini taşıyan bir gemi, yüküyle birlikte havaya uçurulmuştu. Dedemin gözlerinde alev, sesinde ise koca bir yangın vardı. "Bunu yapanlar mezarlarını kazdı, Cengizhan!" diye gürledi. Babam, her zaman olduğu gibi sevkiyatı karşılamak için İtalya limanında bekliyordu. Ama elimize geçen haber, her şeyi değiştirdi.
Kim yapardı bunu? Kim, Hanoğlu adını taşıyan bir gemiyi hedef alacak kadar gözü dönmüştü? Bunu yapanın yürek yemiş olması gerekiyordu. Bizim ismimizi duyduklarında yeraltı dünyasının en derininde bile dizleri titreyenler vardı. Ama bu cesareti bulan biri çıkmıştı.
Geminin kaptanı hayatta kalmıştı. Sadece o. Mürettebatı vahşice katletmişlerdi. Mesaj netti: "Size dokunabiliyoruz."
Öfkemi zapt etmek zorundaydım. Ama içimdeki ateş, tüm İtalya’yı yakabilecek kadar büyüktü. Bir adım ötesi kaostu… Ve o kaosu bizzat ben yaratacaktım.
…
Liman, geceye meydan okuyan sarı ışıklarla aydınlanıyordu. Hafif tuzlu rüzgâr geminin güvertesinde dolanırken, Ayhan Kaptan her zamanki gibi yükleme işlemlerini kontrol etmek için adımlarını hızlandırdı. O, denizi hayatı bilmiş, onuruyla yaşayan, namuslu bir adamdı. Ama bu gece bir şeyler farklıydı.
Üç konteyner, normalden daha ağır görünüyordu. Listelenen yük kumaş ve boyaydı, fakat içini açıp kontrol etmek içinden gelmişti. Ayhan, konteyner kapaklarından birini açtığında, gözleri dehşetle büyüdü.
**Silah
…Aralarında en dikkat çekeni, ağır adımlarla gemiye çıkan adamdı. Keskin hatlı yüzü, buz gibi gözleri ve bastığı yeri titreten özgüveniyle, bu adamın kim olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek yoktu.
Cengizhan Hanoğlu.
Yeraltı dünyasında adını duyduğun anda ya kaçarsın ya da ölümü kabul edersin. Adamları sessizce etrafı sararken, Cengizhan ağır ağır Ayhan’a yaklaştı.
Ayhan dişlerini sıkarak konteyneri işaret etti. “Bu da ne demek oluyor?”
Cengizhan, göz ucuyla konteynerin içine baktı. Hiç şaşırmamıştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Ne olduğunu görmüyor musun kaptan?” dedi umursamaz bir tavırla. “Bu bir kargo.”
Ayhan öfkeyle başını iki yana salladı. “Benim gemimde böyle bir şey taşınmaz! Ben tüccarım, kaçakçı değil!”
Cengizhan başını yana eğdi, sanki Ayhan’ın saflığına gülüyormuş gibi. “Tüccarsın, öyle mi? Peki, neyin tüccarısın Ayhan Kaptan? Denizlerin mi? Rüzgârın mı? Sana verilen işin mi? Hangi tüccar, kendisine para kazandıran bir yükü sırt çevirecek kadar aptaldır?”
Ayhan’ın damarları şişmişti. “Bu pisliğe bulaşmam. Yükünüzü alın ve defolun gemimden.”
Bu sözleri duyan Cengizhan’ın ifadesi bir an için soğudu. Gözleri, gece denizi gibi karanlık ve dipsizdi. Adamlarından biri elini beline götürdü ama Cengizhan, hafif bir el hareketiyle durdurdu. “Bak sen... Bize emir veriyorsun?”
Ayhan geri adım atmadı. “Ben bir deniz adamıyım. Şerefimle yaşarım. Bu yük benim gemimde gitmeyecek.”
Cengizhan başını hafifçe öne eğdi, derin bir nefes aldı. Sonra tekrar Ayhan’a döndü. “Şeref mi?” diye mırıldandı. “Bu dünyada şerefle yaşamak isteyenin, önce hayatta kalmayı öğrenmesi gerekir.”
Sessizlik çöktü. Cengizhan bir adım daha yaklaşıp Ayhan’ın omzuna hafifçe vurdu. “Sana bir teklif yapayım kaptan,” dedi, sesi ölümcül bir sakinlikle. “Ya bu yükü götürürsün… ya da denizin dibini boylarsın.”
Ayhan’ın boğazı kurumuştu ama gözlerinde korkuya yer yoktu. “Ben gemimi onurumla yüzdürdüm. Onurumla da batırırım.”
Cengizhan bir an duraksadı. Sonra gözlerini kısarak hafifçe güldü. “Ne asil bir adam…” Başını sağa sola sallayarak adamlarına döndü. “Bunu sevdim.”
Cengizhan, Ayhan’ı göz hapsine almıştı. Adamın duruşu, sözleri, hatta nefes alışverişi bile yalan söylemediğini gösteriyordu. Ayhan gerçekten hiçbir şeyden habersizdi.
Cengizhan başını hafifçe yana eğdi, derin bir nefes alıp etrafına göz gezdirdi. Bu iş burada uzarsa gereksiz yere vakit kaybedeceğini biliyordu. Göz ucuyla en sadık adamı Korkmaz’a baktı. "İndirin yükleri," dedi soğuk bir sesle. "Burada işimiz kalmadı."
Korkmaz başını hafifçe salladı ve elini kaldırarak adamlara işareti verdi. Konteynerler hızla gemiden indirilmeye başlandı. Ayhan hâlâ öfkeyle nefes alıp veriyordu ama içten içe bir şeylerin döndüğünü hissediyordu. Cengizhan’ın böyle kolayca vazgeçmesi mantıklı değildi.
Ayhan dişlerini sıkarak, "Tufan Kaptan biliyor mu bunları?" diye sordu.
Cengizhan, Ayhan’ın gözlerinin içine baktı. Hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme içinde alay ve tehdit barındırıyordu. "Herkes ne bilmesi gerekiyorsa onu bilir, kaptan." dedi. "Sen de bilmen gerekeni öğrendin."
Korkmaz, konteynerlerin sonuncusunun da indirildiğini görünce Cengizhan’a yanaştı. "Tamamdır patron, mallar indirildi."
Cengizhan, Korkmaz’ın omzuna hafifçe vurdu. "Gidiyoruz." dedi ve geri dönüp yürümeye başladı. Ayhan’ın dürüst bir adam olduğu belliydi ve Cengizhan, dürüst insanlarla uğraşmazdı. Onlar kendi dünyasında gereksizdi.
Ayhan geminin güvertesinden Cengizhan ve adamlarının uzaklaşmasını izlerken içindeki huzursuzluk büyüyordu. Bir şeyler ters gidiyordu ama ne olduğunu henüz bilmiyordu.
Ve işin en kötüsü, bunu öğrendiğinde artık çok geç olacaktı.
…
Ertesi gün, sabaha karşı…
Telefonum çaldığında gökyüzü hâlâ karanlıktı. Arayanın kim olduğunu görmek için ekrana bile bakmama gerek yoktu. Tufan.
Telefonu açtım, sesimde en ufak bir uykulu ton bile yoktu. "Tufan demek duydun olanları."
Tufan’ın sesi her zamanki gibi tedirgindi. "Evet, Cengizhan Bey… Ayhan’ın iki günlüğüne işi çıktı. Konteynerleri gönderirseniz İtalya’ya gidiyorum."
Bunu duyunca hafifçe gülümsedim. Beklediğim gibi… "Tamam." dedim ve telefonu kapattım.
İtalya'ya gideceği belliydi. Ama mesele bu değildi. Tufan’ın benden sakladığı şeyler vardı ve ben bu sabah onlardan birkaçını öğrenecektim.
Telefonu elimde çevirirken düşünceler zihnimde birer birer şekilleniyordu. Tufan, Ayhan’ı devre dışı bırakıp gemiyi kendi başına götürmek istiyordu. Bu, onun daha önce de yaptığı bir şeydi ama bu kez işler değişmişti. Ayhan dürüsttü. Tufan’ın neler çevirdiğini bilmiyordu. Bu yüzden, onun etrafta fazla dolanması işime gelmezdi.
Kafamı kaldırıp Korkmaz’ı aradım. O benim için sadece sadık bir adam değil, başlayan savaşları bitiren isimdi.
Telefonu açar açmaz sert bir sesle konuşmaya başladım. "Korkmaz."
Korkmaz anında cevap verdi. "Emredin patron."
"Araçları hazırla. Tufan’la birkaç konu konuşmamız gerekiyor."
Korkmaz gülümsediğini belli eden bir nefes aldı. "Ne zaman çıkıyoruz?"
Saatime baktım. "Hemen."
Bugün, bazı defterler kapanacaktı. Tufan’ın beni ne kadar aptal sandığını görecektik.
Üç araç dolusu adamla yola çıktık.
Şehrin uykulu sokaklarını geçerken camdan dışarı baktım. Gökyüzü hâlâ griydi. Sabahın bu saatinde ortalık sakindi ama ben sakin değildim. Bugün hesap günüydü.
Limana vardığımızda Tufan bizi görünce yerinden hızla kalktı. Adamlarımdan biri kapıyı açtı, ağır adımlarla içeri girdim. Tufan’ın yüzündeki şaşkınlık ifadesi gözümden kaçmadı. Genelde onun yanına adamlarımı yollar, kendim gitmezdim. Ama bu sefer farklıydı.
Tufan, gergin bir şekilde gülümsedi. "Hoş geldiniz, Cengizhan Bey."
Karşısına oturdum, gözlerimi ondan ayırmadan. Arkada konteynerlerin gemiye yüklendiğini görebiliyordum. Yine de gözlerimi Tufan’dan ayırmadım. Bugün o bana bazı gerçekleri anlatacaktı.
"Otur bakalım, Tufan Kaptan." dedim, sesim sertti.
Tufan yavaşça yerine oturdu. Ellerini dizlerine koydu, ayaklarını yere sabitledi. Gerilmişti. Neden burada olduğumu bilmese de, bunun iyi bir şey olmadığını biliyordu.
Ona yaslandım, gözlerimi kısıp hafif bir gülümsemeyle "Bana anlatacakların olduğunu söyledi kuşlar." dedim.
Tufan yutkundu. Gözlerini kaçırmaya çalıştı ama kaçamayacağını biliyordu. Beni aptal yerine koyanların sonu hiçbir zaman iyi olmamıştı.
Tufan hâlâ anlamamazlıktan gelmeye çalışsa da gözleri onu ele veriyordu. Sandalyeye iyice yaslandım, bacak bacak üstüne attım ve gözlerimi kısmadan doğrudan yüzüne baktım.
"Dün gemiye geldiğimde Ayhan Kaptan'la karşılaştım." dedim, sesim tehditkâr bir sakinlik taşıyordu. "Sanırım bu kadarı anlatman için yeterli, değil mi Tufan?"
Tufan’ın yüzü bir an için soldu, gözleri hızla sağa sola kaydı. Birkaç saniye boyunca düşündü, sonra derin bir nefes aldı. Anlatmaktan başka çaresi kalmamıştı.
"Cengiz Bey..." diye başladı, sesi titrekti. "Bakın, Ayhan’ın hiçbir şeyden haberi yok. Tüm ara sevkiyatları ondan habersiz yaptım. Yıllardır dostuz, onun tek derdi işini temiz yapmak. O yüzden şüphelenmez, hiçbir şey sormaz."
Kollarımı göğsümde kavuşturup başımı hafif yana eğdim. "Bunu bana mı anlatıyorsun Tufan, yoksa kendini mi ikna etmeye çalışıyorsun?"
Tufan yutkundu, elini saçlarına götürdü. "Eğer Ayhan’ın haberi olursa kesinlikle böyle bir işe müsaade etmez. Beni bir daha asla görmek istemez. Hatta polise bile gidebilir..." dedi, sonra bana daha yaklaşıp sesi alçaldı. "Biz bu işi yine onun haberi olmadan yapalım. Mürettebat benim adamlarım, kimse ağzını açmaz. Sana söz veriyorum."
İçimden soğuk bir kahkaha attım. Kaç yıllık dostum dediği adamın arkasından iş çeviriyordu, hem de bu kadar pişkin bir şekilde. Tufan tam bir şerefsizdi. Ama asıl soru şuydu: Bunu onun yanına bırakacak mıydım?
Benim için önemli olan tek şey sevkiyattı. Ayhan dürüst adamdı, belki biraz fazla bile dürüst… Ama bu işler dürüstlükle yürümüyor, kuralsız olan kazanıyordu. Ben kazanıyordum.
Tufan’ın Ayhan’ı arkasından bıçaklaması bile umurumda değildi. Bana karşı yanlış yapmadığı sürece kimin dostuna ihanet ettiğiyle ilgilenmezdim. Önemli olan malların sağlam gitmesi ve işlerimin yürümesiydi.
Tufan’a son bir bakış attım. "Beni bir daha böyle saçma sapan şeylerle meşgul etme. İşine bak." dedim, sonra kapıya yöneldim.
Ama o an… Gözüm karşıdan gelen kişiye takıldı.
Omuzlarım hafifçe gerildi, nefesimi tuttum. Taner Yıldıray.
Düşmanımın oğlu. Babası gibi kendini bir bok sanan, ama aslında hiç kimse olmayan bir piç.
Geldi, hiç utanmadan önümde durdu. Gözlerinde o alaycı bakış vardı. Aynı babası gibi.
Ben sadece gözlerimi kıstım. Taner’le konuşacak bir kelimem bile yoktu.
O ise sırıtarak, kendince caka satmaya çalışıyordu. "Cengizhan Bey, ne tesadüf değil mi?" dedi.
Yüzüm ifadesizdi. "Ne işin var burada?" dedim, gereksiz bir laf uzatmaya girmeden.
Taner ellerini cebine soktu, sanki bu liman onunmuş gibi umursamaz bir tavırla gemiyi süzdü. "Duyduğuma göre son sevkiyatın pek iyi gitmemiş. Yazık."
Tufan yerinde gerildi. Benim ise gözlerim anlık bir parıltıyla keskinleşti.
Bir adım attım. Taner o an neyin içinde olduğunu anlamış olmalı.
"Sana burayı kim unutturdu?" dedim soğuk bir sesle.
Taner hafifçe güldü. "Sakin ol, Cengizhan. Sadece bir selam vermeye geldim."
Benim cevabım kısa oldu. "Selamını almadım."
Gözlerini kırptı, dudaklarını sıkıp kafasını salladı. Ardından yanımdan geçip yürümeye başladı. Ben de bir saniye bile arkasından bakmadım.
"Çıkıyoruz." dedim Korkmaz’a.
Şimdi önceliğim Taner değil, sevkiyatın sağlam gitmesini sağlamak ve bu işin arkasında kimin olduğunu bulmaktı. Taner... O zaten sırasını bekliyordu.
Tam gemiden uzaklaşırken Taner’in sesi arkamdan yükseldi.
"Ayhan Kaptan’a söylersin, temiz iş çıkarmış!"
Bir an olduğum yerde donakaldım.
Tufan’ın yüzü sapsarı kesildi. Korkmaz bile şaşkınca bana baktı.
Taner hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitmişti.
Öfkem göğsüme oturdu. Bu ne demek oluyordu? Taner, Ayhan’ın adını neden ağzına alıyordu? Ne biliyordu?
Hiç düşünmeden, koşar adım Tufan’ın yanına gittim, yakasından sertçe kavradım.
"Bana bak lan!" diye tısladım dişlerimin arasından. "Bu ne demek oluyor?!"
Tufan’ın gözleri panikle sağa sola kaçtı. “Cengizhan Bey, yemin ederim benim bir alakam yok…”
Daha fazla dinlemeyecektim. Parmaklarımı yakasından çektim ama öfkem geçmemişti.
Taner’in bu sözleri rastgele edilmiş bir laf değildi. Bir mesajdı.
Ve ben, bu mesajın ne anlama geldiğini öğrenmek için kan akıtmaktan çekinmezdim.
Tufan’a indirdiğim birkaç yumruk yüzünü kan içinde bırakmıştı. Gözleri korkuyla açılmış, nefes nefese titriyordu.
“Alın bunu depoya,” diye emrettim adamlara. “Ben gelene kadar konuşturun. Yoksa ben gelince her parçasını zevkle köpeklere yem ederim.”
Tufan korkudan yutkundu ama ağzını açtı. Can havliyle konuşmaya başladı.
“Cengizhan Bey, sizin sevkiyatın olduğu gün gemide Ayhan Kaptan vardı! O gemiyi patlatanlarla iş birliği yapmış olabilir. Hem sizinle iş yapmak istememesinden de belliydi!”
Bir an düşündüm. Ayhan… Gerçekten de böyle bir şey yapabilir miydi? Canına mı susamıştı?
“Yok, yok… Bu işte bir bit yeniği var,” diye geçirdim içimden. Tufan’ın sözleri pek inandırıcı gelmemişti.
Ama Taner şerefsizi ne demek istemişti?
Bunu anlamanın tek yolu vardı. Tufan’a inanmış gibi yapıp, bizi kendi ayaklarıyla işin aslına götürmesini beklemek.
Eğer burada Tufan’ı öldürürsem, asıl gerçeği öğrenmem zor olabilirdi.
Mekandan çıkarken içimde tuhaf bir his vardı. Tufan’a inanıyormuş gibi yapmıştım, ama gerçekte ona güvenmiyordum. O şerefsiz bir şeyler saklıyordu ve zamanı geldiğinde her şeyi öğrenecektim.
Arabaya biner binmez Korkmaz’a döndüm.
“Tufan’ı göz hapsine alın. Kıpırdasa haberim olsun. Fazla konuşursa da ağzını susturun.”
Korkmaz başını salladı. “Merak etme reis, gölgemiz gibi peşinde olacağız.”
Gözlerimi kıstım. Bu işin içinde kim varsa, dostum da olsa affetmeyeceğim. Adımız lekelenirse, ölülerim bile huzur bulmazdı.
Ama içimde bir şeyler kıpırdanıyordu. Tufan’ın söylediklerine inanmadığım gibi, bu işin sadece dışarıdan bir saldırı olduğunu da sanmıyordum.
Bu işin içinde biri vardı.
Tüm bu düşünceler kafamı kurcalarken telefonum çaldı arayan dedem di.
—“Buyur dede.”
—“Sen buyur evlat şirketteyim sen bekliyorum.”
Korkmaz’la şirkete doğru yol aldık.
Şirkete girerken insanların gözlerindeki tedirginliği fark ettim. Osman Hanoğlu yıllar sonra buraya adım atıyordu ve herkes diken üstündeydi. Dedemin gölgesi bile insanları titretecek kadar ağırdı.
Korkmaz sessizce etrafı süzüyordu. O da buradaki havayı sezmişti. “Reis, burada bir şeyler dönüyor,” diye fısıldadı.
Başımı salladım, ama bunu zaten biliyordum. Dedem kolay kolay şirkete gelmezdi. Beni buraya çağırdıysa ya çok büyük bir karar vermişti ya da bana bir mesaj vermek istiyordu.
13.Kattaki odama çıktım. Kapıda Selvi beni görünce hızlı adımlar la yanıma geldi. “Cengizhan bey dedeniz…” diyebildi. “Biliyorum Selvi aramaları aktarma, içeri kimseyi alma, öğleden sonraki toplantılarıma Demir amcam katılsın .” Dedim ve odama girdim.
Dedem her zaman olduğu gibi sessiz ama baskın duruyordu. Odaya adım attığım an, içimi bir huzursuzluk kapladı. Osman Hanoğlu'nun suskunluğu, fırtına öncesi sessizlik gibiydi.
Kapıyı kapattım ve karşısına geçtim. “Buyur bakalım dede ,” dedim.
Gözlerini tavandan bana çevirdi. O derin, delici bakışlarını üzerimde hissettim. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra kurt başlı bastonunu yere vurarak konuşmaya başladı.
“Evlat bunca zamandır sana evlenmen konusunda baskı yapıyorum . Ne zaman sözümü dinleyip gelinimle geleceksin karşıma?”
İçimden derin bir iç çektim. Konunun yine buraya geleceğini biliyordum. Dedemin derdi patlatılan gemi falan değildi.
Bastonunu yere sertçe vurdu ve gözlerini bana dikti. "Ben ölmeden evlen Cengizhan. Senin çocuklarını görmeden ölürsem gözüm arkada kalır!" dedi gür sesiyle.
Gülümsedim, ama yüzümdeki ifade ciddiyetsizdi. "Dede, sen ölmeden bir ülke daha fethedersin. Acele etme, daha gençsin." dedim alaycı bir şekilde.
Dedem kaşlarını çattı. "Benimle dalga geçme evlat! Senin yaşında baban, hatta deden bile evlenmişti. Biz soyumuzu devam ettirmek için yaşarız, bunu unutma!"
Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim. "Soy devam ettirmek için değil, yaşamak için yaşıyorum dede." dedim ve odanın içindeki gerilimi hissettim. Dedem kızardı, sinirlenmeye başlamıştı.
"Kadınlar senin için bir eğlence değil Cengizhan. Bir gün biri çıkar karşına ve seni dizlerinin üstüne çöktürür. İşte o zaman anlayacaksın!"
Gözlerimi kıstım. "Bunu göreceğiz dede." dedim ve pencereden dışarı baktım.
Dedem bir süre sustu, sonra daha yumuşak bir sesle devam etti: "Beni dinle evlat. Senin gibi adamların güçlü bir kadına ihtiyacı vardır. Sadece soy için değil, yanında gerçekten durabilecek biri için. Sen yalnızsın. Benim gibi."
Bu cümle beni düşündürdü. Yalnız mıydım gerçekten? Aradan geçen saatlerin ardından dedem çoktan son sözünü söyleyip gitmişti.
Dedemin sözleri kafamın içinde yankılanırken bir sigara yaktım. Evlenmek… Benim dünyamda buna yer var mıydı?
Aradan 2 hafta geçmişti.
Korkmaz yanıma gelip” Bizim gemilerden biri arıza yapmış ustalar gece gündüz çalışsak bile üç güne anca hallolur diyorlar 3 konteyner mal var acil yola çıkması lazım ne yapalım ?”
“Konteynerleri Tufan’ın gemiye çekin Tufan’ı da arayın o mallar bugün yola çıkacak.”
Tufanın tuhaf halleri vardı . Peşine taktığımız adam takipteyken bir kaç defa canımızı sıkan işler yapmaya kalkışmıştı. Ama hemen yakalamayacaktım onu daha derinine inmek için sabırlı olmalıydım. Mallar gemiye yüklenirken bende orada olmalıydım. Korkmaz’la birlikte bizde yola çıktık. Tufan’ın oraya geldiğimizde mallar çoktan gemiye yüklenmişti. Tufan bizden iki, üç metre ötede telefonla konuluyordu. Geri döndüğünde ,“ Hayırdır Tufan kaptan gizli saklımız mı var ?”
Şaşkın bir şekilde bana bakıyordu “ Olur mu öyle şey Cengizhan bey Ayhan la konuşuyordum. Sonuçta sizinle ittifak yapmayan bir adamın gemisinde sizin mallarınızı taşıyacağız şüphe duymasını istemeyiz.”
Kafamı olumlu bir şekilde salladım. Bu şerefsiz yine neyin peşindeydi.
…
Akşam vakti yemekten sonra odama çıkıp biraz kafa dinlemek istedim. Saat 7 yi geçiyordu. Kapı tıklandı, içeri Korkmaz girdi. “Cengizhan, adamlar Ayhan’ı takip etti. Adamın hiçbir şeyden haberi yok gibi. İşinden evine, evinden işine gidip geliyor. Ailesiyle vakit geçiriyor, en büyük derdi oğlunun üniversite sınavı. Bize bir zararı yok gibi görünüyor. Bugün ailesiyle tatile gidiyormuş saat 9 da uçakları varmış.”
Başımı kaldırıp Korkmaz’a baktım. “Zarar vermesi için bir şey bilmesi gerekmez. Bazen sadece yanlış yerde, yanlış zamanda olmak yeterlidir.”
Korkmaz gözlerini kısmış, ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. "Ne yapıyoruz?"
Ayağa kalkıp pencerenin önüne yürüdüm. İstanbul'un gece ışıkları gözlerimin önündeydi. Derin bir nefes alıp cevap verdim: “Bugünden sonra Ayhan’ı takip etmeyi bıraksınlar.”
…
Telefon çaldığında içimde garip bir his vardı. Korkmaz’la göz göze geldik, o da aynı şeyi hissediyor gibiydi. Telefonu açtım. “Söyle.”
Hattın diğer ucundaki adamın sesi ciddiydi. “Cengizhan Bey, Ayhan ve ailesi büyük bir kaza geçirdi. Kamyon arkadan kasıtlı bir şekilde çarptı, arabayı metrelerce sürükledi ve hiç bir şey olmamış gibi devam etti. O araçtan birinin bile sağ çıkması mucize olur araba hurdaya döndü.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Beklediğim haberdi ama içimde bir ağırlık vardı. Sessizlik kısa sürdü. “Emin misin? Geride kalan kimse yok mu?”
“Eminim. Araba paramparça oldu.”
Telefonu kapattığımda Korkmaz bana bakıyordu. "Ne yapıyoruz?" diye sordu.
Pencereye döndüm, şehrin ışıklarını izledim. "Devam ediyoruz Korkmaz, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz."
Aşağıdan gelen Umay halamın sesiyle Korkmaz’la odadan fırlamamız bir oldu.
Dedemi o halde görmek mideme yumruk yemişim gibi hissettirdi. Umay halam panikle dedemin elini tutmuş, gözyaşlarını tutamıyordu. “Baba, ne olur dayan!” diye yalvarırken sesi titriyordu.
Ben dizlerimin üzerine çöktüm, dedemin elini tuttum. Gözleri yarı açık, nefesi düzensizdi. "Dayan dede, sakın gözlerini kapatma!" dedim dişlerimi sıkarak.
Umay halamın titreyen sesi yankılandı: “Cengizhan, babamı kaybedemeyiz!”
Ben de kaybedemezdim. Bu kadar güçlüyken, bu kadar yol almışken, onsuz olmazdı. "Hiçbir şey olmayacak, dedem bizimle kalacak!" diye fısıldadım. Ama içimde, ilk kez kontrol edemediğim bir korku büyüyordu.
Korkmaz direksiyonu kırarken arkada dedemin nefes alışları iyice düzensizleşmişti. Umay halamın titreyen sesi arabanın içinde yankılanıyordu.
“Cengizhan, babamı hızlı götür! Ne olur hızlı ol!”
Dedem göğsünü sıkarak zorla konuşmaya çalışıyordu ama tek yapabildiği şey inilti çıkarmaktı. Telefonum cebimde titredi, açtığımda diğer adamımın sesi gergindi.
“Cengizhan Bey, Demir Bey vuruldu! Aracı taramışlar, hastaneye kaldırıldı ama durumu kritik.”
O an kan beynime sıçradı. Dedemin neden yere yığıldığını şimdi anlıyordum. Bunu duyar duymaz kalbi dayanamamıştı. Dişlerimi sıkarak "Kim yaptı?" diye sordum ama adamın verecek net bir cevabı yoktu.
“Bilmiyoruz, kimse üstlenmedi. Ama bu bir mesaj gibi…”
Bu bir savaş ilanıydı. Amaç sadece öldürmek değil, bizi darmadağın etmekti. Korkmaz’la göz göze geldik. Dedem nefes almakta zorlanırken, ben sadece intikamı düşünüyordum.
“Hastaneye vardığımızda kim varsa kapıya yığılın. Bunu yapanı bulana kadar durmayacağız.” dedim ve telefonu kapattım.
Arkada Umay halam hıçkırarak dua ediyordu, bizse bu işin arkasındaki pisliği kazımaya hazırlanıyorduk.
Hastaneye varır varmaz sedyeyle koşuşturan doktorları gördüm, gözlerim dedemin morarmış yüzüne kilitlenmişti. Umay halam feryat figan peşlerinden giderken, içimde büyüyen öfke göğsüme sığmaz olmuştu. Nefesim daraldı, yumruklarımı sıkmaktan tırnaklarım avuçlarımı deliyordu.
Tam o sırada Korkmaz yanıma yaklaştı, sesi her zamanki gibi tok ama gergindi. "Cengizhan, Demir Bey ağır yaralı. Kan lazım, benim grubum tutuyor, hemen veriyorum." dedi ve gözlerimin içine baktı. O bakıştan ne demek istediğini anladım. İçimizdeki yangını kan durdurmazdı. Başımı hafifçe salladım, Korkmaz hızla uzaklaştı.
Doktorlardan biri titrek adımlarla yanıma yaklaştı, sesi ürkekti. "Cengizhan Bey… dedenizi ameliyata almak zorundayız. Kalbi çok zayıf, bu ameliyatı kaldırmayabilir."
Bir adım yaklaştım, doktor geriye sendeledi. "Bana bak, o ameliyathaneden sapasağlam çıkacak! Aksi takdirde bu hastanenin her tuğlasında senin kanın olacak! Anladın mı?" diye kükredim. Doktor irkildi, başını hızla salladı ve kaçıp gitti.
Öfkem damarlarımı yakıyordu. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürüdüm, her adımım hastanenin duvarlarını titretiyordu sanki. Derin bir nefes aldım, dişlerimi sıkarak Korkmaz’a döndüm. "Bunu yapan her kimse, dünyasını başına yıkacağım! Bu işin altından kim çıkarsa çıksın, nefes aldırmayacağım!"
Korkmaz başını salladı, gözlerinde aynı öfke parlıyordu. "Biliyorum Cengizhan. Ama önce dedeni hayatta tutmalıyız."
Başımı sertçe salladım. "Tutacağız. Ama sonra... sonra cehennemi onların ayağına getireceğim!"
Gece Çökerken Alevler Yükseliyordu
Hastanenin koridorlarında volta atarken içimdeki öfke kemiklerimi çatlatıyordu. Korkmaz yanı başımdaydı ama ikimiz de tek kelime etmiyorduk. Beklediğimiz ameliyathane kapısı açıldığında doktorları kan içinde görünce, ilk içgüdüm hepsini oracıkta boğmaktı.
“Konuş!” diye tükürdüm kelimeyi.
Doktorlar yutkundu. Biri öne çıktı, yüzü bembeyazdı. “Osman Bey’in kalbi birkaç kez durdu. Şimdilik stabil ama önümüzdeki saatler kritik.”
Başımı kaldırıp derin bir nefes aldım. İçimdeki ateş alev aldı. Dedem ölüme direniyordu.
Demir amcamın doktoru söze girdi. “Demir Bey ağır yaralı. İç organları ciddi zarar görmüş. Eğer yaşarsa bile, eskisi gibi olamayacak.”
Gözlerimi kıstım. Ellerim buz gibi oldu. “Ne demek eskisi gibi olamayacak?”
“Yürüyemeyebilir… Konuşması bozulabilir. Belki de tamamen yatağa bağımlı kalacak.”
Öfkemi dizginlemeye çalıştım ama olmuyordu. Gömleğimin kollarını sıvadım, doktorun yakasına yapıştım. “Eğer dedem ya da amcam burada ölürse, sen de burada ölürsün. Şimdi içeri gir ve onları yaşatmak için ne gerekiyorsa yap!”
Doktor ölüm korkusuyla gözlerimin içine bakıp başını salladı ve hızla ameliyathaneye geri döndü. Korkmaz omzuma dokundu. “Cengizhan, önce aileyi sağlama alalım. Sonra savaş açarız.”
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan annemdi. Açmadan önce gözlerimi kapattım, sonra ekrana bakmadan cevapladım.
“Anne.”
“Oğlum, ne oluyor orada? Baban hiç iyi değil olanları duyduk! İlk uçakla geliyoruz.”
“Gelmeniz iyi olur.” Sesim çelik gibiydi. “Havaalanında adamlarım sizi karşılayacak. “
…
Öfkem hala damarlarımda kaynıyordu ama en azından nefes alacak bir boşluk bulmuştum. Demir amcamın ve dedemin hayatta olması bir şanstı, ama bunu yapanların hala nefes alması kabul edilemezdi.
Hastanenin koridorlarında beklemek benim tarzım değildi. Dedem ve amcam yoğun bakımdaydı, ama burada oturup çaresizce sonucu beklemek bana yakışmazdı. Eğer bir saldırı olduysa, mutlaka bir iz bırakmışlardı. Öncelikle neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamam gerekiyordu.
"Korkmaz, çıkıyoruz." dedim kararlı bir sesle.
"Önce nereye?" diye sordu, motorun kontağını çevirirken.
"Demir amcamın arabasının kurşunlandığı yere. Önce tabloyu netleştirelim."
Olay yerine vardığımızda gece çökmüştü ama sokak lambalarının loş ışığında bile mermi izleri belirgindi. Polis işini bitirmiş, ama benim adamlarım alanı koruma altına almıştı. Gözüm arabaya takıldı. Ön camda düzgün yerleştirilmiş birkaç kurşun deliği, kapılar kevgire dönmüştü. Kendi kendime gülümsedim. Bu, göz korkutmak için yapılmış bir saldırı değildi.
"Amcamı öldürmek istemişler." dedim, dikkatle etrafı incelerken. "Ama becerememişler."
Korkmaz yanımda sessizce başını salladı. "İşi bilen adamlarmış."
"Evet. Ama bu saldırı amatör bir pusudan daha fazlası." diye devam ettim. "Mermilerin dağılımına bak. Ön camdaki delikler hedef alınarak sıkılmış. Arabanın yan tarafı da aynı şekilde. Ama fren izi yok, yani takip sonucu olmadı. Bu bir infaz girişimiydi. Demir amcamın nereye gideceğini biliyorlardı ve onu orada beklediler."
Gözlerimi daraltıp Korkmaz’a döndüm. "Demek ki birisi içeriden bilgi sızdırıyor."
"Kendi adamlarımızdan biri mi?" diye sordu.
Başımı yavaşça salladım. "Henüz bilmiyorum. Ama bu kadar temiz bir iş çıkarmak için düşmanlarımızın içeriden birine ihtiyacı vardı. Kendi adamlarımızdan biri olabilir ya da amcamın yakınındakilerden biri konuşmuş olabilir."
Bir adım geri çekilip son kez etrafı süzdüm. "Buradan alabileceğimiz kadar ipucu aldık. Şimdi sırada bu saldırının arkasındaki ismi bulmak var."
Gözlerimi kıstım. "Ve o ismi bulduğumda, yaptıklarına pişman olacak."
Sokak lambasının altında dikilirken gözüm, hemen karşıdaki direğe sabitlenmiş mobese kamerasına takıldı. Bu, saldırıyı yapanların gözünden kaçmış olmalıydı. Kendi adamlarımdan biri bu kadar amatörce bir hata yapmazdı.
Telefonu cebimden çıkarıp hızlıca Kadir’i aradım. İkinci çalmada açtı.
“Buyur Cengizhan abi.”
Sesindeki ciddiyet, işin farkında olduğunu gösteriyordu. Kadir, Hanoğlu ailesinin sokaktan alıp okutup savcı yaptığı adamdı. Bana borçlu değildi, o borcunu zaten sadakatiyle her gün ödüyordu. Ama şimdi daha fazlasına ihtiyacım vardı.
“Demir amcamın vurulduğu yerin tam karşısında bir mobese kamerası var. O kayıtları istiyorum, hem de hemen.”
Kadir bir an sustu, sonra sesini alçaltarak konuştu.
“Abi, o kayıtlara erişmek için resmi prosedür var, biliyorsun.”
Gülümsedim. “Bırak prosedürü, Kadir. O kayıtları benim elime geçireceksin. Ne kadar sürede halledersin?”
“Yarım saat.” dedi tereddütsüz.
“Yirmi dakikada hallet.” diye düzelttim. “Ve Kadir… Bu kayıtlar başka kimsenin eline geçmeyecek. Ne senin teşkilatın bilecek ne de benim dışımda biri görecek. Anladın mı?”
“Anladım abi.” dedi, sesi daha da ciddi çıkıyordu.
“İyi. Sonra bana konum at, gelip alacağım.”
Telefonu kapattım. Korkmaz yanıma yaklaşıp sordu.
“Ne diyorsun? İşe yarar bir şey çıkacak mı?”
Gözlerimi Demir amcamın arabasının paramparça olduğu noktaya diktim.
“Çıkacak.” dedim sertçe. “Ve o kayıtlar elime geçtiğinde, bu işi kimin yaptığını öğreneceğim.”
Cebimden bir sigara çıkarıp yaktım. Öfkem, duman gibi içimden yükseliyordu. Bu saldırıyı yapan kimse, kendi ölüm fermanını da imzalamıştı.
…
Kadir’in attığı konuma vardığımda Korkmaz arabayı park etti. Kapının önünde Kadir bizi bekliyordu, yüzü gergindi.
“Abi, sana kayıtları vereceğim ama...” diye başladı. Gözlerimin içine baktı. “Sakin olacağına söz ver.”
Söz vermedim. Cevap bile vermedim. Çünkü ne göreceğimi bilmiyordum ama hissettiğim tek şey, kanın damarlarımdaki akış hızının giderek arttığıydı. Kadir içeri buyur etti, ufak bir odada masanın üzerine bir dizüstü bilgisayar koydu.
“İzleyin.” dedi ve birkaç tuşa basarak görüntüleri oynattı.
Korkmaz’la birlikte ekrana odaklandık.
Görüntüleri izlerken kalbimin atışları hızlandı. Arabanın içindeki yüzü net bir şekilde gördüğümde kan beynime sıçradı.
“Harun…”
Korkmaz da donup kalmıştı. "Bu herif... Demir beye bunu yapan Harun mu?” diye sordu, sesi öfkeyle titriyordu.
Gözlerimi ekrandan ayırmadan konuşmaya devam ettim. “Harun, amcamın karısının kardeşi… Yıllardır ablasının ölümünden Demir amcamı suçluyor.”
Harun’un bunu yapması beni şaşırtmamıştı. O, yıllardır içten içe intikam ateşiyle yanıyordu. Demir amcamın düşmanları yıllar önce karısını kaçırıp öldürdüğünde Harun o günden beri Demir amcamdan nefret etmişti. Oysa amcamın hiçbir suçu yoktu. O gün karısını kaçıranları Babamla birlikte teker teker ortadan kaldırmıştı. Ama Harun için bu yeterli olmamıştı.
“Onca yıl bekledi ve şimdi harekete geçti...” dedim dişlerimi sıkarak.
Korkmaz bilgisayarı kapattı. “Ne yapıyoruz Cengo?”
Ayağa kalkıp ceketimi düzelttim. Öfkemi dizginlemem gerekiyordu. Demir amcam hayata tutunduğu tek şey olan kızı Bilge için yaşıyordu. Bilge, babasının başına gelenlerden habersizdi ve Harun’un bundan sonra ne yapacağını bilmiyorduk.
“Harun buraya kadar geldiyse, devamı da gelecektir.” diye düşündüm.
“Önce Demir amcamı koruma altına alacağız. Sonra Harun’un izini süreceğiz. Harun, öfkesine yenik düşen, plan yapmadan hareket eden biriydi. Onu bulmak zor olmayacaktı. Kamera görüntülerinde arabasının plakası net bir şekilde görünüyordu. Kadir’in ekibinden biriyle plakayı takip ettirip yerini öğrenmek işten bile değildi.
Kadir’e dönüp“Plaka takibi yap. Harun’un arabasını bulduğunda bana haber ver.”
Kadir hiçbir şey sormadan, sadece “Tamam abi.” dedi.O da olayın ciddiyetini anlamıştı.
Şimdi ne yapacağıma karar vermeliydim. Harun’un bana getirilmesini mi bekleyecektim, yoksa ben mi bizzat gidip alacaktım?
Korkmaz, yüzüme dikkatlice baktı. “Belli ki kafanda bir şeyler dönüyor. Ne yapacağız?”
Yüzümde hafif, soğuk bir gülümseme belirdi. “Onu bulduğumda ölümü hiç kolay olmayacak.”
Harun bana karşı bir hamle yapacağını sanıyorsa, hayatının hatasını yapıyordu.
Korkmaz kısık sesle güldü. “Harun’un yaşadığı son gün bugün olacak gibi. Onu elimize sağ mı alıyoruz?”
Derin bir nefes aldım. “İlk önce konuşacak. Sonra mı? Onu yaşatmaya değecek tek bir sebep bile göremiyorum.”
Harun’un hayatı benim ellerimdeydi artık. Ve onu hiç kolay bir son beklemiyordu.
…
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Kadir’den gelen haber yüzümü güldürmüştü. Harun’un izini bulmuşlardı. Bir tersanenin eski, harabe kulübesine kadar takip etmişlerdi onu. Artık nereye saklandığını biliyorduk.
Telefonu kapatıp Korkmaz’a döndüm. “Adamları hazırla. Harun’un saklandığı yere gidiyorsunuz. Kimseyi kaçırmayın. Ben denizden gidiyorum.”
Korkmaz başını salladı, hiçbir şey sormadı. O, planlarıma sorgusuz sualsiz uyan tek adamdı.
Deniz yolu daha kısaydı. Harun’un kaçacak vakti olmayacaktı. Tersanenin limanına yanaşıp içeriden dalacağım. “Orada buluşuruz Korkmaz.” dedim ve tekneye binmek için yola koyuldum.
Bu iş bugün bitecekti.