Devam ediyor…
Limana vardığımda sabrımın sonuna gelmiştim. Korkmaz’ın beş dakikaya burada olacağını biliyordum ama içimdeki öfke beklemek nedir unutmuştu. Barakanın etrafında dolanan adamları dikkatlice süzdüm. Dört kişilerdi, silahlılardı ama bu benim için bir engel sayılmazdı.
Silahımın susturucusunu takarken planımı kafamda oturtmaya çalışıyordum ki telefonum çaldı. Ekranda Korkmaz’ın adı belirdi. Derin bir nefes alıp açtım.
“Cengo, sakın tek başına dalma. Beni bekle. Ne yapacağını biliyorum ama bu adamlar çerez değil. Senin bir hataya düşmene izin veremem.”
Dişlerimi sıktım, gözlerim kararmıştı. Korkmaz beni benden iyi tanıyordu, bunu da biliyordu.
“Harun burada Korkmaz. Şu an ellerimin arasında. Bu fırsatı kaçırırsam bir daha denk getiremeyebiliriz.”
“Beni dinle, biz plan yaparak kazanırız. Senin tek başına içeri dalıp vurulmana değil, Harun’u elimize sağlam almaya ihtiyacımız var. Adamları arka kapıya yönlendirdim, etrafı sardık. Bekle.”
Gözlerimi kapatıp yumruklarımı sıktım. Sabır… Bu işin sırrı sabırdı. Korkmaz’ın dediği gibi hareket etmek zorundaydım.
“Tamam.” dedim, kelime ağzımdan zorla çıktı. “Ama Harun’u canlı yakalayacağız. Onu öldürmek bana düşer.”
Korkmaz’ın gülümseyen sesi telefondan yankılandı. “Aynen öyle. Şimdi gözlerini dört aç, ben geliyorum.”
Silahımı kavradım, nefesimi kontrol altına aldım ve limanın karanlık sularına bir göz attım. Bugün burada bir ceza kesilecekti ve bunu kesen ben olacaktım.
Korkmaz’ın arka taraftan içeri girmesiyle Harun’un adamları o tarafa yöneldi. Adamlarının gözündeki panik, hazırlıksız yakalandıklarını gösteriyordu. Tam da istediğimiz gibi…
Güneş yeni doğmuş, sabahın sessizliği yerini silah seslerine bırakmıştı. Harun barakadan fırladı, korku dolu gözlerle sağa sola bakındı ve koşmaya başladı.
Kaçıyordu. Şerefsiz, bunu yaparken yakalanacağını hiç mi düşünmemişti? Ama korku onu aptallaştırmıştı. Sürekli arkasına bakıyor, peşindekileri kontrol etmeye çalışıyordu. Beni fark etmemişti bile.
Tam da beklediğim gibi…
Soğukkanlılıkla silahımı kaldırdım, nişan aldım ve sağ bacağına tek el ateş ettim. Mermi kemiğe saplandığında çığlık attı. Ayağı yerinden kopmuş gibi sendeledi, boşluğa düşüp birkaç takla attıktan sonra yüzüstü yere kapaklandı. Kan, toprağa hızla yayılıyordu. Acıyla kıvranmaya başladı, ellerini yere vurarak küfürler savurdu.
Tam o sırada Korkmaz karşıdan yürüyerek geldi. Yüzünde zafer dolu bir gülümseme vardı. Silahını indirip Harun’a baktı.
“Kaçmaya devam etseydin belki birkaç saat daha yaşardın Harun.” dedi sakin bir sesle.
Harun’un gözleri büyüdü, öfkesi yerini korkuya bıraktı. Ben eğilip çenesinden yakaladım, yüzümü ona yaklaştırdım.
“Şimdi konuş. Kim vardı seninle? Kim yardım etti?”
Harun dişlerini sıkarak yüzüme tükürmeye kalktı ama ben daha hareketini tamamlamadan suratına sert bir yumruk indirdim. Kafası yana savruldu, dişlerinden biri kanla birlikte toprağa düştü.
“Sana bir şans verdim ama sen hep yanlış seçimler yapıyorsun Harun.” dedim soğuk bir sesle.
Korkmaz gözlerini bana çevirdi. “Ne yapıyoruz Cengo? Yaşayacak mı?”
Gözlerimi Harun’un kan içindeki yüzüne diktim. Sabah güneşi yüzüne vuruyordu, ama gözlerinde sadece ölüm korkusu vardı.
“Ölmek için dua edecek ama henüz değil.” dedim sert bir sesle. “Daha anlatacakları var.”
Korkmaz, Harun’u sürükleyerek teknenin güvertesine attığında, adam denizin kokusuyla karışan tuzlu havayı ciğerlerine çekti. Yüzü güverteye sertçe çarptığında acıyla inledi, ama bu sadece başlangıçtı. Biz çoktan denizin açıklarına ulaşmıştık. Göz alabildiğine su vardı artık, ne bir kara parçası ne de bir umut ışığı.
Teknenin motoru durduğunda ortalığı ürkütücü bir sessizlik kapladı. Korkmaz, halatları kontrol ederken ben yavaş adımlarla Harun’un yanına çömeldim. "Biliyor musun Harun," dedim alaycı bir gülümsemeyle. "Burada bağırmanın hiçbir faydası yok. Sesini duyan olmaz. Yardım çağıracak kimse yok. Sadece biz ve şu sonsuz deniz…"
Harun’un vücudu titredi, gözleri korkuyla açıldı. "Cengizhan… Bak… Bunu yapma. Anlaşabiliriz!"
Elimi çeneme götürüp düşündüğümü gösteren bir hareket yaptım, sonra başımı iki yana salladım. "Sence ben bu kadar şeyden sonra seninle pazarlık eder miyim, Harun?" dedim usulca.
Korkmaz, kalın halatı eline aldı ve ucundaki ağır demir bloğunu teknenin kenarına taşıdı. Ardından Harun’un ayak bileklerini sıkıca birbirine bağladı. Harun panik içinde çırpınmaya başladı, ama nafile. Korkmaz’ın elleri çelik kadar sertti, bir pençe gibi Harun’u sabit tutuyordu.
"Hayır, hayır yapmayın! Ne olur!" diye inledi Harun.
Elimi kaldırıp onu susturdum. "Harun," dedim usulca, başını saçlarından kavrayarak. "Ölüm, herkes için kaçınılmazdır. Ama ölümden önce insanın asıl korktuğu şey… acıdır."
Korkmaz, halatı hızla çözüp ağır demiri denize bıraktığında Harun, çığlık bile atamadan suya çekildi. Sadece kısa bir çırpınış… ardından köpüklerin yükselmesiyle birlikte gelen ölüm sessizliği.
Diz çöktüm, suyun yüzeyini izledim. Kabarcıklar bir süre suyun üstünde kaldı, sonra yok oldu.
"Sence ne kadar dayanır?" diye sordu Korkmaz.
Elimi halatın üzerinde gezdirdim. "Sanırım öğrenmek üzereyiz," dedim ve halatı hızla çekmeye başladım.
Harun suyun yüzüne vurduğunda gözleri kıpkırmızıydı. Ciğerlerine dolan suyu öksürerek tükürdü, nefes almak için boğuk boğuk hırlıyordu. Diz çöküp yüzüne yaklaştım. "Şimdi sana sorularımı soracağım Harun," dedim soğuk bir sesle. "Eğer cevabını beş saniye içinde vermezsen… seni tekrar suya göndereceğim."
Harun’un yüzü solmuştu, dişleri birbirine kenetlenmiş titriyordu. O an anladım… Harun, artık sadece hayatta kalmak istiyordu. Ama benim için mesele onu sadece konuşturmak değildi. Ona ölümün ne kadar korkutucu olabileceğini göstermeliydim.
Harun öksürerek suyu ciğerlerinden atmaya çalışırken gözlerini kocaman açtı, ama konuşmaya cesaret edemedi. Yüzü solgundu, vücudu hala titriyordu. Birkaç saniye boyunca ağzını açıp kapattı, ama kelimeler çıkmadı.
"Zamanın doldu Harun," dedim ve Korkmaz’a başımla işaret verdim.
Korkmaz, halatı hızla çekti ve Harun’u tekrar suya gönderdi. Deniz onu bir kez daha yuttuğunda, çırpınışları sadece birkaç saniye sürdü. Sonra kabarcıklar yüzeye çıkmaya başladı.
Tam 15 saniye bekledim. Sonra halatı çekip onu tekrar yukarı aldım. Bu sefer yüzü mosmordu, gözleri kan çanağına dönmüştü. Boğuk boğuk nefes alırken kafasını iki yana salladı.
"Lütfen… Lütfen… Konuşacağım!" diye hırıltıyla bağırdı.
Bir elimle çenesini tuttum, gözlerinin içine baktım. "Hadi o zaman, dinliyorum."
Harun titreyen dudaklarıyla konuşmaya çalıştı. "Bu… Bu işin arkasında biri daha var… Ama kim olduğunu ben de tam bilmiyorum! Yemin ederim Cengizhan, yemin ederim!"
Kaşlarımı çatıp başımı yana eğdim. "Harun, beni aptal yerine koymaya cüret etme. Senin gibi biri tek başına bu kadar büyük bir işe girişemez. Seni bu işe kim soktu?"
Harun’un gözleri korkuyla sağa sola kaydı. Konuşmak istemiyordu ama başka şansı olmadığını da biliyordu. Nefesini düzenlemeye çalışarak yutkundu.
"Biri benimle iletişime geçti. Bana para ve koruma teklif etti. Ben de kabul ettim…"
"Kim, Harun?!" diye bağırdım, sesim denizin sessizliğini yardı.
Harun başını salladı, korkudan dişleri birbirine vuruyordu. "O adam… O adamın adı…
Harun’un titreyen sesi denizin dalgaları arasında kayboluyordu. "Carlo Cali," dedi güçlükle.
O ismi duyunca içimdeki öfke dalga dalga yükseldi. Bu adamı amcam yıllar önce temizlemeliydi. Ama Carlo’nun babası, İtalya’nın en büyük mafya liderlerinden biriydi ve dedemle eski dostlardı. Bu yüzden o zamanlar Carlo’yu ortadan kaldırmak mümkün olmamıştı.
Ama bu adamın pisliği bitmiyordu. Yıllar önce İtalya'ya yaptığımız büyük silah sevkiyatında bize kazık atmıştı. O sevkiyatın başında Demir amcam vardı. Carlo’nun ucuz oyunlarını bozmuş, onu tüm camiaya rezil etmişti. O gün Carlo’nun gururu yerle bir olmuştu ama babasının gölgesine saklanarak hayatta kalmıştı.
Şimdi anlıyordum. Carlo’nun hedefi yalnızca para ya da güç değildi. O, yıllardır içinde tuttuğu kini kusmak istiyordu. Ama bu defa karşısında sadece Demir amcam değil, Hanoğlu ailesinin en tepesindeki adam olarak ben vardım.
Gözlerimi Harun’a diktim. "Sana son bir soru soruyorum Harun… Carlo sana ne vadetti?"
Harun dudaklarını ısırarak başını eğdi. Bir şey söylememek için kendini zorluyordu ama korkusu çok daha büyüktü.
"Konuş! Yoksa seni denizin dibine gömüp bir daha asla çıkarmam," diye tısladım.
Harun derin bir nefes aldı, yüzünden çaresizlik akıyordu. "Cengizhan, Carlo sizin sonunuzu getireceğini söyledi. Sadece Demir amcayı değil, seni, dedeni, hatta ailendeki herkesi tek tek bitireceğini söyledi."
Gözlerimi kapattım. Öfkem kanıma işliyordu. Carlo Cali… Eğer Hanoğlu ailesine savaş açtıysa, ona cehennemi yaşatacağıma yemin ettim.
Gökyüzüne bakarken Harun’un artık hiçbir işe yaramadığını anladım. Bu adamın yaşamasına gerek yoktu. Carlo’nun adamı olmuş, bizim kanımızı dökmek için kirli işlere girişmişti. Sonu da ona yakışır olmalıydı.
Yavaşça Korkmaz’a döndüm, göz göze geldik. "Burada işimiz bitti, Korkmaz," dedim soğuk bir sesle.
Korkmaz başını hafifçe salladı ve motoru çalıştırdı. Teknenin arkası dalgalarla birlikte hafifçe yükselirken, Harun’u sürükleyerek pervaneye en uygun noktaya getirdi. Harun’un gözleri korkudan büyüdü, çırpınmaya çalıştı ama nafileydi.
"Hayır! Yapmayın, lütfen! Cengizhan, bir şans ver! Beni dinle!" diye yalvardı.
Ama Harun, kendini çoktan ölüme mahkûm etmişti. Bunu Carlo’ya hizmet etmeye karar verdiği gün yapmıştı. "Cehennemde Carlo’na selam söyle," dedim buz gibi bir sesle. Carlo’yu da çok yakında Harun’la buluşturacaktım.
Korkmaz, bir hamlede Harun’u denize bıraktı. Adam panikle suya düştü ama asıl kabusu henüz başlamamıştı. Pervanenin dönmesiyle birlikte su bir anda kırmızıya boyandı. Harun’un çığlıkları kısa sürdü, vücudu anında parçalandı. Kıyma gibi dağılan etleri suya karışırken, denizin aç gözlü sakinleri kalanları hızla sahiplenmeye başladı.
Teknenin arkasında kalan kanlı izleri izlerken içimde hiçbir pişmanlık yoktu. Harun, tam da hak ettiği gibi ölmüştü. Ama asıl mesele şimdi başlıyordu. Carlo Cali bize savaş açmıştı. Ve ben, bu savaşın nasıl biteceğini herkesten daha iyi biliyordum…
…
Hastane koridorunda yürürken içimde tarifsiz bir ağırlık vardı. Demir amcam içeride yaşam savaşı verirken ben burada nefes alıyordum. Oysa içimde bir şeyler çoktan ölmek üzereydi. Korkmaz sessizce yanımda ilerliyordu, ikimiz de aynı öfkeyi paylaşıyorduk ama şu an hesap sorma zamanı değildi.
Yoğun bakımın önüne geldiğimde ilk olarak Bilge’yi gördüm. Üzerinde hastane önlüğü vardı. Omzuna düşen uzun saçları darmadağınıktı. Bilge, tıp fakültesinin son sınıfındaydı ve burada herkes onun hocasıydı. Babasının durumunu benden daha iyi biliyordu ama bu, yaşadığı acıyı hafifletmiyordu. Köşede oturmuş, kollarını karnına sarmıştı. O güçlü, ne yaptığını bilen Bilge gitmiş, yerine gözleri korku dolu, çaresiz bir kız gelmişti.
Beni fark ettiğinde hızla yerinden kalktı. Bir şey söylemedi. Sadece geldi, kollarını boynuma doladı ve yüzünü omzuma gömdü. Sessizce titriyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Bu hayatta her zaman bir cevap bulmuştum ama şimdi sessizlik en doğrusu gibiydi. Saçlarından öptüm ve "Buradayım Bilge." diye fısıldadım.
Bir süre sonra kollarını benden çekti, gözlerini sildi ve hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yerine oturdu. İşte buydu, Bilge’nin her zamanki hali. Duygularını gösterip bir saniye sonra tekrar güçlü durmaya çalışan bir kız. Ama gözlerindeki acıyı görebiliyordum.
Başımı kaldırıp bekleme koltuklarına baktım. Annem ve Umay halam yan yana oturuyordu. Annem elindeki tespihi sımsıkı tutmuş, başı öne eğikti. Umay halam ise her zamanki dik duruşunu koruyordu ama gözleri acı doluydu. İkisinin yanına gidip durdum.
Annem gözlerini kaldırıp bana baktı. “Oğlum, doktorlar ne diyor?”
Sesi yorgundu, korkulu. Bir yanıt beklediğini biliyordum ama verecek gerçek bir cevabım yoktu. “Amcam savaşçı bir adam.” dedim. “Bu savaşı da kazanacak.”
Annem başını salladı ama gözlerindeki endişe olduğu yerdeydi.
Umay halam gözlerini bana dikti. “Kim yaptı bunu Cengizhan?” diye sordu, sesi buz gibiydi. “Bunu yapanın hâlâ nefes alıyor olması beni rahatsız ediyor.”
“Gereken yapıldı.” dedim soğukkanlı bir şekilde.
Annem hâlâ gözlerini benden ayırmamıştı. “Baban aşağıda kantinde.” dedi. “Onunla konuşsan iyi olur.”
Derin bir nefes aldım. Babam... Karan Hanoğlu, her zaman suskun ama her şeyi bilen adam. Onunla konuşmak kolay olmayacaktı ama gerekiyordu.
“Tamam anne.” dedim ve arkamı dönüp merdivenlere doğru ilerledim. Bu iş burada bitmeyecekti, biliyordum. Daha yeni başlıyorduk.
Merdivenlerden aşağı inerken zihnim, yapmam gerekenlerle doluydu. Hastanenin kantinine adım attığımda, babamın oturduğunu gördüm. Önündeki kahveye dokunmamıştı, derin düşüncelere dalmıştı. Çocukluğumdan beri her halini okumasını öğrenmiştim. Suskunluğu, düşündüğünden değil, sadece zamanı geldiğinde konuşmayı tercih ettiğindendi.
Sessizce karşısına oturdum. Gözlerini benden ayırmadan, tek kelime etmeden bekledi. O her zaman önce dinlerdi.
"İtalya'ya gitmem gerekiyor." dedim kararlılıkla.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı ama şaşırmadı.
"Bunu neden düşündüğünü anlat." dedi sakince.
Derin bir nefes aldım. "Carlo Cali bu işin arkasında. Onunla burada savaşamayız, oyunu onun sahasında oynamalıyız. Ama ben gitmeden önce dedemle amcamın uyandığını görmeliyim. Onları böyle bırakıp gidemem. İyi olduklarını bilmeden yola çıkmam beni yavaşlatır."
Babam fincanını aldı, bir yudum içti ve fincanı yavaşça masaya bıraktı. "Bu, düşündüğümden de olgun bir karar." dedi. "Her zaman arkandayım. Ama orada karşına çıkacak her şeyin farkında ol. Carlo Cali seni kendi sahasında bekliyor olacak. Onun oynadığı oyunu, ondan daha iyi oynamalısın."
Gözlerimi ondan ayırmadan başımı salladım. "Ne gerekiyorsa yapacağım."
Babam bir an sustu, sonra yavaşça ayağa kalktı. Tam arkasını dönüp gidecekken elini omzuma koydu ve hafifçe sıktı.
"Sakın unutma Cengizhan," dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama derindi. "Sen benim en büyük mirasımsın. Ne yaparsan yap, aklını kılıcından önce kullan."
İlk kez, gözlerinde tam anlamıyla gizleyemediği bir gurur gördüm. Ama o, bunu söylemek yerine sadece omzuma bir kez daha vurup uzaklaştı.
Ben ise arkamı dönmeden önce tek bir şey düşündüm: Bu, dönüşü olmayan bir yoldu. Ama ben bu yolu seçmiştim.
…
Aradan geçen bir ayın sonunda nihayet beklediğimiz gün gelmişti. Dedem ve amcam hastaneden taburcu oluyordu. Bu bir ay boyunca her gün hastane koridorlarında umutla beklemiş, odalarına girdiğimizde nefeslerini kontrol etmekten kendimizi alamamıştık. Ama şimdi, onları yanımızda ve sağlıklı bir şekilde eve götürüyorduk.
Amcamın tam anlamıyla toparlanması için fizik tedavi görmesi gerekiyordu. Ama bu, onun hâlâ bizimle olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Dedem ise yılların verdiği iradeyle her zamanki gibi güçlü duruyordu. O, bu ailenin kökleri gibiydi, devrilse de yeniden ayağa kalkmasını bilirdi. Hastane çıkışında herkesin gözlerinde sevinç vardı ama aynı zamanda yaşananların ağırlığı da hepimizin üzerine çökmüştü.
Arabaya bindiğimizde annem sessizce babamın elini tuttu. Umay halam, dedemin yanına oturup koluna hafifçe dokundu, onun varlığını hissetmek istiyordu sanki. Bilge, amcamın elini sımsıkı tutmuştu, sanki bırakırsa onu tekrar kaybedecekmiş gibi… Bu aile, ne yaşarsa yaşasın birbirine sımsıkı bağlıydı. En zor anlarda bile birbirimize tutunarak ayakta kalmayı başarmıştık.
Eve vardığımızda herkesin yüzünde bir nebze huzur vardı. Dedem, yıllardır alışkın olduğu o büyük yemek masasına oturduğunda derin bir nefes aldı. "Biz buradayız ve hep burada olacağız," dedi kısık ama güçlü bir sesle. Bu cümle, hepimize güven veren bir yankı gibi odanın içinde dolandı.
Ama benim içimde hâlâ kapanmamış bir defter vardı. Carlo Cali meselesi burada kapanamazdı. Hanoğlu ailesine yapılanların karşılığı verilmeliydi ve bunu yapacak kişi bendim. Bu aileyi korumak benim en büyük görevimdi ve bunun için savaşmam gerekiyordu.
O gece sofrada herkes birbirine sarılıyordu. Konuşmadan, sadece varlıklarımızı hissederek… Annem yemeğimi tabağıma koydu, babam başımı okşadı, halam gözlerimin içine bakarak hafifçe gülümsedi. Dedem ve amcam, sessiz ama güçlü duruyordu.
Bu masa, bu an, benim için bir süreliğine sondu. Ama döndüğümde, her şey eskisinden çok daha güçlü olacaktı. Çünkü biz, ne olursa olsun birbirimize bağlı bir aileydik.