Bölüm 4: “İtalyan Usulü İnfaz”
…
Gecenin ayazı terasa vurmuş, şehir sessizliğe gömülmüştü. Masada iki bardak duruyordu, biri dolu, diğeri neredeyse boş. Korkmaz, karşısında dimdik oturan Cengizhan’a gözlerini dikmişti. Yüzünde, uzun yıllardır dostuna duyduğu sadakat ve inatçılıkla harmanlanmış bir öfke vardı.
“İzin vermiyorum,” dedi Korkmaz, bardağı masaya koyarken. “Beni geride bırakıp gitmene izin vermiyorum.”
Cengizhan gözlerini kısarak ona baktı. Gözleri Korkmaz’ın gözlerine mıh gibi saplandı. “Bu bir izin meselesi değil Korkmaz. Bu bir zorunluluk.”
Korkmaz sandalyesini geri itti, sinirle ayağa kalktı. “Ben senin sağ kolunum! Çocukluğumuzdan beri yanındayım! Birlikte bu yola çıktık, birlikte de devam edeceğiz! Şimdi kalkmış bana ‘zorunluluk’ diyorsun? Benim hayatım sensiz bir bok ifade etmez!”
Cengizhan sandalyesine yaslandı, sessizce sigarasını yaktı. Duman, karanlık gökyüzüne karışırken gözlerini dostuna dikti. “Tam da bu yüzden gidemezsin.”
Korkmaz’ın kaşları çatıldı. Cengizhan devam etti:
“Ben oraya bir savaşa gidiyorum, Korkmaz. Dönüp dönmeyeceğimi bilmiyorum. Carlo Cali’nin sahnesini İtalya’da kapatacağım, ama bu sahnede benim için bir perde kapanır mı, bilmiyorum. Sen benimle gelirsen ve işler kötü giderse, seni de kaybederim. Sana bir şey olursa, bununla yaşayamam.”
Korkmaz, yumruğunu masaya vurdu. “Beni düşünme, benim için savaşmayı bırak, Cengizhan! Sen benim ailemsin! Sen benim kardeşimsin lan! Ben sensiz bir hiçim!”
Cengizhan başını yana eğdi, derin bir nefes aldı. “Hayır, değilsin. Sen benim dostumsun. Ama aynı zamanda kendine ait bir hayatın, hayallerin var. Benimle gelmek yerine, git ve o hayatı yaşa. Kendi yolunu çiz. Bu iş bittiğinde geri dönersem, seni hayallerini yaşarken görmek istiyorum. Eğer dönemezsem de, benimle toprağa girmeyeceksin.”
Sessizlik çöktü. Korkmaz’ın gözleri doldu, ama asla ağlamadı. O an, Cengizhan’ın kararından dönmeyeceğini anladı.
Bir adım attı, Cengizhan’ın omzuna sıkıca dokundu. “Dön lan. Yoksa ben o İtalya’yı başınıza yıkarım.”
Cengizhan hafifçe gülümsedi. “Sen de kendine iyi bak, Korkmaz.”
Korkmaz, dişlerini sıkarak arkasını döndü ve gözden kayboldu. Cengizhan, oturduğu yerde kaldı. Sigarasından bir nefes çekti. Yıldızsız gökyüzüne baktı.
Ve yalnızlığın, kaderi olduğunu bir kez daha hatırladı.
…
KORKMAZ
Korkmaz, sahildeki tahta iskeleye oturdu. Gece serindi ama umursamıyordu. Elindeki bira şişesini yavaşça sallayıp denize bakarken derin bir nefes aldı. Dalgaların kıyıya vuran sesi, içinde kopan fırtınayı dindirmeye yetmiyordu.
“Benim için planların var ha?” diye mırıldandı kendi kendine. Cengizhan'ın sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. “Hayallerimi yaşayacakmışım… Bunların hiçbiri bana göre değil Cengo.”
Bir yudum aldı, soğuk sıvı boğazından akarken gözlerini kapattı. Hafızasının derinliklerine inmeye cesaret etti.
Sokaklar… Çocukken kaç gece o karanlık köşelerde uyuduğunu hatırlamıyordu. Açlığı, susuzluğu, çaresizliği… Hayat ona hiçbir şey vermemişti. Tek başınaydı. Ta ki bir gün, siyah takım elbiseli, sert bakışlı bir adam karşısına çıkana kadar.
Karan Hanoğlu.
O gece sokağın köşesinde büzülmüş, çaldığı bayat ekmeği yerken adamın ayakkabıları belirdi gözünün önünde. Yavaşça başını kaldırdığında karşısında otoritenin, gücün ve kudretin vücut bulmuş hâlini gördü. Karan Hanoğlu, ona elini uzattığında ne düşüneceğini bilememişti.
“Aç mısın?”
İlk defa birinin onu fark ettiğini hissetmişti. İlk defa birisi, onun hayatta olup olmadığını umursuyordu.
Sonrası… Sonrası çabuk gelişti. Hanoğlu ailesi onu aldı, yetiştirdi. Ama öylesine bir evlat gibi değil. Bir asker gibi. Küçük yaşta ellerine silah verdiler, dövüşmeyi öğrettiler, sadakatin ne demek olduğunu beynine kazıdılar. O da öğrendi. Öğrenmek zorundaydı.
Ama en çok Cengizhan’la öğrendi. O ve Cengo, iki farklı uçurumdan gelen ama aynı yolda yürüyen adamlardı. Biri doğuştan lider, diğeri ise onun gölgesi. Ve gölgeler hiçbir zaman kendi yolunu çizemezdi, değil mi?
Cengizhan şimdi ona yeni bir hayat sunuyordu. Özgürlük müydü bu? Yoksa bir sürgün mü?
Bira şişesini yavaşça yere bıraktı. Başını gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes aldı. Yıldızsız gökyüzüne baktı, deniz sakindi. Ama içinde bir fırtına kopuyordu.
“Cengo, sen beni nereye koyarsan koy, ben yine senin yanındayım.” diye mırıldandı.
Son bir yudum aldı, sonra ayağa kalktı. Çünkü biliyordu… Onun kaderi, Cengizhan’dan ayrı yazılmamıştı.
…
CENGİZHAN
Sabah erkenden evden çıkıp İtalya’ya gitmek için hazırlattığım uçağa binecektim. Ama önce biraz dinlenmem gerekiyordu. Odamın kapısını kapattım, üzerimdeki gömleği çıkarıp banyoya yöneldim. Soğuk suyun vücuduma çarpmasıyla biraz kendime geldim. Son birkaç haftadır her şey üst üste gelmişti, zihnim hiç bu kadar yorgun hissetmemişti.
Duştan çıkıp yatağa uzandım. Tavana bakarken düşüncelerim birbirine karışıyordu. Dedem ve amcam hayattaydı ama ailem hâlâ eksikti. Bilge’nin gözyaşları, babamın sessizce sıktığı yumrukları, Korkmaz’ın arkasına bakmadan gidişi… Her şey bir düğüm gibi boğazıma dolanıyordu.
Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı, bedenim uykuya teslim oldu.
Ve sonra…
Boğazıma yapışan güçlü ellerin baskısıyla nefessiz kaldım. Hareket edemiyordum, çırpınmaya çalıştıkça baskı daha da artıyordu. Bir çift göz önümde belirdi. Karanlıkta, silüetinin detayları belirsizdi ama öfke saçan gözleri tanıyordum. Arkada biri daha vardı.
Bir kadın. Yüzü görünmüyordu ama gözleri…
Sadece gözleri belliydi. Kan ağlayan, derin, içimi delen gözler. Korkunç bir hıçkırık sesi duyuldu, gözlerinden süzülen koyu kırmızı damlalar birer birer yere düşüyordu.
O an hissettim. Sıcak bir ıslaklık boynumdan aşağı süzülüyordu. Ellerimle boğazıma dokunduğumda yapışkan bir sıvıyı hissettim. Kan. Kendi kanım. Kırmızı dalgalar gibi göğsüme, kollarıma yayılıyordu.
Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Bedenim donmuştu.
Ve sonra her şey karardı.
Nefessiz, kan ter içinde fırladığımda kalbim sanki göğüs kafesimden çıkacak gibi atıyordu. Ellerimi boğazıma götürdüm, hâlâ o baskıyı hisseder gibiydim. Derin derin nefes aldım, odayı taradım. Kimse yoktu.
Sadece bir rüya. Ama öyle gerçekti ki…
Titreyen ellerimle telefonu aldım. Saat 05:50. Az sonra sabah 6 olacaktı.
Birkaç saat sonra uçağa binip İtalya’ya gidecektim.
Ama asıl kabus orada başlayacaktı.
…
Uçaktan indiğimde Roma'nın sıcak havası yüzüme çarptı. Her şey tanıdıktı ama içimdeki fırtına, bu şehrin sakinliğine uyum sağlayamayacak kadar büyüktü. Burası bir zamanlar babamın hâkimiyetindeydi. Şimdi benim savaş alanım olacaktı.
Havaalanından ayrılıp şoförün sürdüğü arabayla, babamın yıllardır sahip olduğu eve doğru yola koyuldum. İçeri girdiğimde, tanıdık bir koku karşıladı beni. Mutfağın kapısından içeri baktığımda Medine teyzenin ocağın başında telaşla yemek hazırladığını gördüm. Beni fark edince gözleri sevgiyle parladı.
"Oğlum, nihayet geldin. Yolun uzun sürdü, açsındır. Gel, sofraya otur önce."
Gülümseyip başımı salladım. Onun samimiyeti, içimdeki fırtınayı biraz olsun dindirebilecek tek şeydi. Masaya oturdum, Medine teyze önümde tabakları dizerken iç çekerek konuştu:
"Babanın bu şehirde neler yaptığını bilirim Cengizhan. Ama senin buraya neden geldiğini sormayacağım. Sadece dikkatli ol. Sen buraya yemek yemeye değil, can almaya geldin. Ve bu, mideni değil, ruhunu ağırlaştırır."
Gözlerimi yemeğe diktim. Haklıydı. Bu sofrada sıcak bir yemek vardı ama ben buraya kan davası için gelmiştim. Carlo Cali’nin Roma’da son yemeği, benim başlangıcım olacaktı.
…
Gözlerimi açtığımda odanın karanlığına alışmam birkaç saniyemi aldı. Yine aynı rüya… Boğazıma yapışan eller, hareket edemediğim o anlar, kan ağlayan kadın… Sanki içimde bir şey, bana sürekli bir mesaj vermeye çalışıyordu ama anlamıyordum. Ya da anlamak istemiyordum.
Bir haftadır burada olmama rağmen tek bir saniyemi boşa geçirmemiştim. Babamın adamları, Carlo Cali'nin izini sürerken ben de işlerin başında duruyordum. Babamın burada kurduğu sistem hâlâ sağlamdı ama Carlo da boş durmuyordu. Sinsi bir yılan gibi saklandığı delikten çıkmasını bekliyordum.
Bu şehir bana yabancı değildi ama içinde sakladıkları artık farklıydı. Roma'nın taş sokakları, tarihi yapıları ve gün batımında altın gibi parlayan manzarası… Eskiden huzur verirdi, şimdi sadece yaklaşan fırtınanın sessizliği gibi geliyordu.
Yatağımdan kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Şehrin ışıkları gecenin karanlığını delip geçiyordu. Dışarıdan bakınca her şey normal görünüyordu ama ben biliyordum… Bu şehirde bir ölüm yankılanacaktı ve o yankıyı benden başkası yaratamayacaktı.
…
6 Ay Sonra …
Carlo’nun babası, dedemin eski dostuydu. Bize yapılan yanlışın bedelinin ölüm olduğunu herkesten iyi bilirdi. O yüzden yapacaklarıma sessiz kalacağını biliyordum. Belki de çoktan onaylamıştı bile. Ama içimdeki bir ses, Carlo’nun hâlâ onun kanatları altında olduğunu fısıldıyordu.
Bunca zaman hiçbir iz bırakmadan saklanması imkânsızdı. Roma, ne kadar büyük olursa olsun, bir adamı bu kadar uzun süre yutamazdı. Hele ki babası İtalya'nın en güçlü mafya liderlerinden biriyken. Carlo kaybolmamıştı… Sadece doğru zamanda ortaya çıkmak için babasının arkasına saklanmıştı.
Ama kaçtığı yer ne olursa olsun, ne kadar korunursa korunsun... Onu bulduğumda babası bile onu kurtaramayacaktı.
…
Aradan geçen onca zaman boyunca ben hiç durmadan planlar yaparken, Carlo’nun izini sürerken ve her taşın altına bakarken, iş yaptığımız büyük adamlardan biri, gemisinde bir davet veriyordu. Bana da bir davetiye gelmişti.
Gitmek istemiyordum. Bu tür ortamlarda kaybedecek vaktim yoktu. Ama babamın ısrarı işleri değiştirdi. Beni çağıran adam, sadece bir iş ortağı değil, aynı zamanda İtalya’daki güç dengelerinde önemli biriydi. Babam, bu davetin benim için bir fırsat olabileceğini düşünüyordu. Belki de haklıydı.
Carlo saklanıyordu… Ama onun gibi adamlar, güç oyunlarının oynandığı yerlerde her zaman bir iz bırakırdı. Belki de bu davet, onu bulmam için kaçırılmayacak bir fırsattı. Sonunda babama dönüp tek bir kelime söyledim:
"Tamam."
Gemiye adım attığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Babamın ısrarıyla katıldığım bu davet, zihnimi dağıtmaya yetmeyecekti, bunu biliyordum. Babamın adamlarına tetikte olmalarını söyleyerek içeri girdim. Kalabalık bir ortam vardı, tanıdık yüzler yanıma gelip hal hatır sordular. Herkes babamı tanıyordu, bu yüzden bana da saygılıydılar. Ama burada olmamın tek nedeni, Carlo'yu bulmaktı.
Elimde viski kadehimle geminin güvertesine doğru ilerledim. Karanlık denizi izlerken içimdeki fırtına da kabarmaya başladı. Tam o sırada, omuzumda bir el hissettim. Döndüğümde, uzun boylu, sıska, orta yaşlarında bir kadın bana bakıyordu. Yüzündeki gerginlik, tedirgin bakışlarından okunuyordu.
"Sen Cengizhan'sın, değil mi?" diye fısıldadı.
Kaşlarımı çattım. "Kimsin sen?"
Kadın etrafına hızlıca göz gezdirerek bana iyice yaklaştı. "Senin Carlo’yu aradığını biliyorum," dedi. "Onun nerede saklandığını söyleyebilirim."
Bu sözler, damarlarımdaki kanı kaynattı. "Nerede?" diye sordum, sesimi soğukkanlı ama sert bir tona bürüyerek.
Kadın ellerini sımsıkı birbirine kenetledi, nefesini düzenlemeye çalışıyordu. "Roma’da," dedi titreyen sesiyle. "Babasının eski villasına taşındı. Şehrin dışında, sessiz ve korunaklı bir yerde. Ama yalnız değil. Babasının ona sadık kalan birkaç adamı hâlâ yanında."
Öyleyse tahmin ettiğim doğruydu. Carlo’nun babası, dedemin eski dostu, oğlunu bunca zamandır koruyordu. Bize yapılan yanlışın bedelinin ölüm olduğunu çok iyi biliyordu ama yine de oğlunu saklamıştı. Şimdi Carlo’nun kaçacak hiçbir yeri kalmayacaktı.
Kadına yaklaştım, gözlerinin içine baktım. "Bunu bana neden söylüyorsun?"
Kadın derin bir nefes aldı, sesi daha da kısık çıktı. "Çünkü Carlo beni de öldürecek," dedi. "Ondan kaçıyorum. Onun yanında olan herkes, sonunda onun kurbanı oluyor. Ama sen... Sen onu durdurabilirsin."
Carlo, babasının gölgesinde kalmak istemeyen, kendi hükmünü sürmek için herkesi harcamaya hazır biriydi. Ama ben ondan daha tehlikeliydim.
Viski kadehimi bir kenara bıraktım, sırtımı dikleştirdim. İçimdeki öfkeyi artık daha fazla bastırmayacaktım. "Beni durduracak hiçbir şey yok," dedim. "Roma'da ölüm senfonisi başlayacak."
ROMA’DA ÖLÜM SENFONİSİ
Bestekar: Cengizhan Hanoğlu
Gece gökyüzünü gri bir örtü gibi kaplayan bulutlar, ay ışığını kesmiş, Roma’nın taş sokaklarını zifiri bir karanlığa gömmüştü. Denizden gelen nemli rüzgar, geminin güvertesinde soğuk bir bıçak gibi tenime değiyordu. O kadının söyledikleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu. Carlo Cali'nin saklandığı yer artık bir sır değildi. Bu gece, Roma’da ölümün senfonisini yazacaktım.
Güverteden inerken, içimdeki öfke damarlarıma dolup kaslarıma yayılıyor, kalbim ritmik bir savaş davulu gibi atıyordu. Vücudumun her hücresi, kanımdaki adrenalinle alev almış gibiydi. Midemi saran o tanıdık his—katil içgüdüsü—beni daha önce sayısız kez hayatta tutmuştu. Geminin çıkışına vardığımda, adamlarım çoktan beni bekliyordu.
"Bu gece bu işi bitiriyoruz," dedim sert bir sesle. Sözlerim havada asılı kaldı. Adamlarım gözlerini gözlerime kilitleyip başlarını onaylarcasına salladı. Artık geri dönüş yoktu.
Rıhtıma adım attığımda, gece ayazı yüzüme çarptı. Gökyüzüne kısa bir bakış attım. Doğa bile bu geceye tanıklık etmek istemiyormuş gibi, yıldızlar bile saklanmıştı. Soğuk, bedenime değil, zihnime işliyordu.
"Mühimmat deposuna gidiyoruz," diye emrettim. "Silahlarımızı kuşanıp Carlo’yu almaya gidiyoruz. Onu korumak için önüme çıkan her kim varsa, kendi cehennemine benim elimden inecek."
Arabalarımıza atladık ve şehrin arka sokaklarından geçerek mühimmat depomuza ulaştık. Roma’nın tarihi taş duvarları arasında kaybolmuş, kimsenin varlığını bilmediği, sadece bize ait bir yerdi burası. Eski ama etkili bir cephanelik…
Kapıyı açıp içeri adım attığımda, karanlık deponun içinde raflar boyunca dizilmiş silahları gözden geçirdim. Mekanizmaları yağlanmış, namluları temizlenmişti. Her biri, ölümün titizlikle işlenmiş bir sanat eseri gibiydi.
Gözüm, uzun namlulu keskin nişancı tüfeğine kaydı. Onun yanında bir tabanca aldım, şarjörünü çıkarıp mermileri kontrol ettim. Her silah bir nota, her mermi bir ritimdi. Bu gece Roma’da ölüm senfonisi çalacaktı ve ben onun bestecisiydim.
Adamlarıma döndüm. "Beni dikkatle dinleyin. Sessiz olacağız. Carlo’nun mekanına vardığımızda kapıyı açan kim olursa olsun ilk kurşun onun olacak. O pisliği korumak için ölmek isteyen varsa, mezarlarını biz kazacağız."
Silahlar kuşanıldı, susturucular takıldı. Derin bir nefes aldım. Bu gece ya Carlo Cali ya da Cengizhan Hanoğlu tarihten silinecekti.
…
Uzun bir yolun ardından arabalardan inip hazırlanmaya başladık tam karşımdaki ağaçların arasından görünen bir bina vardı.
Burası, Carlo Cali'nin saklandığı iniydi. Şehirden uzak, duvarları yosun tutmuş eski bir taş yapı… Ama en büyük koruma duvarları beton değil, adamlarıydı. Binanın etrafında sessizce devriye gezen silahlı adamları, gözleri tetikte ve parmakları tetiğe hazırdı.
Adamlarım hızla yanıma gelip rapor verdiler. "Burası sıkı korunuyor, her köşe başında en az iki adam var. Çatıda da bir keskin nişancı tespit ettik." Başımı salladım. Beklediğimden daha hazırlıklıydılar. Ama Carlo’nun babasının bu işe karışıp karışmadığını bilmiyordum. Eğer bu işin içinde o da varsa, bir gecede Cali ailesini tarihe gömecek kadar ileri gitmekten çekinmeyecektim.
Karanlıkta bir gölge gibi süzülerek duvarın kenarına yaslandım. Olayın kokusunu alabiliyordum. Havadaki barut, nemli taş, hafifçe duyulan ayak sesleri… Tüm bunlar bana bir şey anlatıyordu: Ortada bir tuzak vardı.
Kulak kesildim. Rüzgar bile fazladan bir fısıltı taşıyordu bu gece. Carlo’nun adamlarının pusuya yatmış olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bizi bekliyorlardı. Ama onların bilmediği bir şey vardı: Biz de onları bekliyorduk.
Adamlarıma döndüm. "Plana sadık kalıyoruz," diye fısıldadım. "Hızlı, sessiz ve ölümcül olacağız. Eğer Carlo’nun babası da içerideyse, onu bile gözümüzü kırpmadan indireceğiz."
Tetiğe dokunan parmaklar, adrenalinle gerilen kaslar, geceye karışan nefes sesleri… Roma’da ölüm senfonisi başlamaya hazırdı.
Kulağımdaki kulaklıktan karşı tepedeki keskin nişancımıza komut verdim. “Hedefi sessizce indir. Tek atış, tek ölüm.” Cümlemi bitirdiğim anda, geceyi delen kısık bir silah sesi duyuldu. Bir insanın hayattan kopuşunun, yalnızca hafif bir fısıltıya dönüşmesi... Çatıda devriye gezen adamın bedeni, ağır çekimde yere serildi. Planın ilk adımı başarıyla tamamlanmıştı.
Şimdi biraz daha hızlı hareket edebilirdik. Ancak bu bir bodoslama dalma operasyonu olmayacaktı. Carlo’yu ve onun pisliğe bulaşmış ekibini yok etmek için ince düşünülmüş bir stratejiye ihtiyacımız vardı. Benim planım şuydu:
1. Gözlerini kör etmek: Çevredeki elektrik panellerini devre dışı bırakacak, bölgeyi karanlığa boğacaktık. Panik her zaman düşmanı zayıf kılar.
2. Sessiz avcılar: Adamlarım, geceye karışan gölgeler gibi hareket edecek, duvarlardaki nöbetçileri sessizce indirerek içeriye sızacaktı. Her düşman, bir sonraki düşmanın habersiz ölmesini sağlayacaktı.
3. İçeri sızma: Ana kapıdan girmek intihar olurdu. Planım, arka tarafta bulunan servis girişinden içeri sızmaktı. Burada genellikle daha az adam olurdu ve bir sürpriz unsuru yakalayabilirdik.
4. Carlo’yu izole etmek: Adamlarıyla birlikteyken onu almak zor olurdu. Kaos yaratıp dikkatlerini dağıtarak onu yalnız bırakacaktık. Hedefim netti: Carlo’yu tek başına yakalayıp kanlı bir hesaplaşma yaşamak.
5. Kaçış rotası: Çıkış planı olmadan savaş olmazdı. İşimizi bitirdiğimizde hızlıca bölgeden sıyrılmak için kaçış noktalarımızı belirledik. Bu gece yalnızca Carlo değil, bu pisliğin tüm geçmişi tarihe gömülecekti.
Son bir kez silahımı kontrol ettim. Her mermi, geçmişin intikamını kusmaya hazırdı. Kulaklığa tekrar fısıldadım. "Başlıyoruz."
Gecenin uğultusunu, patlayan silahlar ve çığlıklar yırtıyordu. Havadaki barut kokusu ciğerlerime dolarken, gölgelerin içinde ilerlemeye devam ettim. Ölüm, buraya çoktan çöreklenmişti.
Adamlarım binanın çevresini temizlerken, ben de adımlarımı hızlandırdım. Burada fazladan geçen her saniye, Carlo’ya kaçması için bir fırsat tanıyordu.
Kapının önüne vardığımda, derin bir nefes aldım. Ellerim silahın soğuk metalinde sıkı sıkıya kenetlenmişti. Bedenim nefretle, zihnim soğukkanlı hesaplarla doluydu.
Kapıyı çalmayacaktım.
Tek bir hamleyle kapıyı tekmeleyerek açtım. Beni karşılayan şey, kaosun minyatür bir versiyonuydu.
Bir adam hızla silahını kaldırdı, ama o kadar yavaştı ki… Mermim alnını delip geçtiğinde gözlerinde hâlâ şaşkınlık vardı. Arkasındaki, kaçmaya çalışırken bacağına sıktım. Yere düştüğünde kafasını havaya kaldırdı, gözleriyle af diledi. Affetmek, benim lügatımda yoktu. Tetiğe basmam bir nefes alışverişi kadar kısa sürdü.
Koridorun sonunda büyük bir kapı vardı. Ağır, karanlık, tehditkâr…
Bütün yollar oraya çıkıyordu.
Carlo içerideydi.
Ve artık, onun için yazılmış son cümlenin noktasını koymanın vakti gelmişti.
Kapıya yaklaştım, tam açacakken…
Aniden içerden açıldı. Carlo'nun yüzü solgundu, gözleri deli gibi sağa sola kayıyordu. Kaçmaya çalışıyordu.
Beni gördüğü an dondu, ama sadece bir anlığına. Sonra panikle geriye çekildi, kapıyı kapatmaya çalıştı.
Ama artık çok geçti.
Ayağımla kapıyı ittim, kapanmasını engelledim. Omzumla birkaç sert darbe indirdiğimde menteşeler inilti gibi gıcırdadı. Son hamlemde kapı hızla açıldı, Carlo odanın ortasına sırtüstü serildi.
Şimdi baş başaydık.
O yerde sürünüyordu, parmakları umutsuzca halının liflerine takılıyor, tutunacak bir şey arıyordu. Odanın loş ışığında alnındaki ter boncuk boncuk parlıyordu.
Ben ağır adımlarla ona yaklaştım. Bu sahnenin son perdesi başlıyordu.
Carlo (acı bir gülümsemeyle): "Beni öldüreceksin, değil mi? Tam da senden beklediğim gibi. Babasının gölgesinde büyüyen, dedesinin mirasıyla övünen çocuk… Kendi yolunu çizemeyen, sadece önüne konulanı yiyen aç bir sokak köpeği!"
Cengizhan (kaşlarını çatıp bir adım daha yaklaşarak): "Benim kim olduğumu çok iyi biliyorsun Carlo. Senin gibi fareler de gücün nereden geldiğini çok iyi bilir. Ama asıl soru şu… Bunu söylemeye cesaret edecek kadar aptal mısın, yoksa ölmeden önce son bir oyun mu oynamaya çalışıyorsun?"
Carlo (nefes nefese, alaycı bir şekilde gülerek): "Ölmeden önce mi? Ha! Beni öldürmek bu kadar kolay mı sanıyorsun? Beni yok etmek, bana olan nefretini bitirecek mi? Ben gidince ne yapacaksın, Cengizhan? Dedenden ve babandan ayrı kendi hikâyeni yazabilecek misin, yoksa hâlâ onların kuklası olarak mı kalacaksın?"
Cengizhan (gözlerini kısıp Carlo’nun karşısına dikilerek): "Sana bir sır vereyim mi, Carlo? Ben kukla olmayı seçseydim, senin gibi bir serseriyle burada vakit kaybetmezdim. Ama benim yolum belli… Ve o yolun sonunda senin gibi pisliklere yer yok!"
Carlo (dişlerini sıkarak, son bir koz oynarcasına): "Sen de bir katilsin, Cengizhan. Benim gibisin. Benim yaptıklarımdan farkın ne? Kendini kandırma, bu dünyada temiz kimse yoktur!"
Cengizhan (eğilip yüzüne yaklaşıp fısıldayarak): "Belki öyle… Ama aramızdaki fark şu Carlo; ben seni öldürdüğümde, arkamda bıraktığım dünya daha temiz olacak."
Carlo’nun gözlerindeki alaycı bakış, yerini saf korkuya bıraktı. Kaçacak yeri kalmamıştı…
Kapının önünde silahımı Carlo’nun kafasına doğrultmuşken, onun pis sırıtmasını gördüm. Gözlerim hafifçe kısıldı, bakışlarını takip ettiğimde gözleri arkama doğru bakıyordu. Aynadan gelen yansımayla arkamda duran adamı net bir şekilde görebiliyordum.
Carlo kıkırdayarak konuştu: "Şimdi senin sonun geldi Cengizhan Hanoğlu. Ne sandın? Gerçekten buraya kadar gelip beni öldürebileceğini mi?"
Sesinde alay vardı. Kendine güveniyordu. Onun hemen arkasında, elinde silahla dikilen adam, Carlo'nun babasından başkası değildi.
Carlo’nun Babası (sert bir sesle): "Babanın oğlunun ölmesini istemeyeceğini biliyordum. Ama sen haddini aştın evlat. Şimdi diz çök ve işimi kolaylaştır."
Cengizhan, hafifçe gülümseyerek başını yana eğdi. "Siz İtalyanlar çok konuşuyorsunuz."
O an, Carlo’nun babası tetiğe basmak için elini sıkarken Cengizhan hızla yana sıyrıldı. Silah sesi yankılandı, mermi omzuna saplandı ama bu onu durdurmadı. Bir refleksle Carlo’yu yakalayıp kalkan gibi önüne aldı. Carlo’nun babası, oğluna zarar vermemek için ikinci kez ateş edemedi.
Carlo (panikle): "Baba! Sakın ateş et!"
Cengizhan kan sızan omzunu umursamadan Carlo’yu bir kenara savurdu. Ancak tam o sırada Carlo, belindeki bıçağı çekip Cengizhan’ın karnına sapladı.
Acı aniden vücuduna yayılırken Cengizhan dişlerini sıktı, geri adım attı ama yine de pes etmedi. Carlo'ya sert bir yumruk indirerek onu yere serdi.
Bu sırada Carlo’nun babası, silahını doğrultarak tam tetiğe basacakken Cengizhan hızla elini uzatıp namluyu havaya kaldırdı. Silah patladı, kurşun tavana saplandı. İkili boğuşurken Cengizhan, acısını bastırarak babasının bileğini kavradı ve hızla silahı kendi eline geçirdi.
Şimdi, namlu Carlo'nun babasına dönmüştü.
Cengizhan (nefes nefese, yaralı ama dimdik durarak): "Senin gibiler, sözleriyle adam öldürmeye çalışır. Ama benim dünyamda, silahı kimin tuttuğu önemlidir."
Tetiğe bastı. Carlo’nun babası sendeleyerek geriye doğru yığıldı.
Carlo gözleri büyümüş şekilde babasının cansız bedenine baktı, ardından Cengizhan’a saldırmak için atıldı. Ama Cengizhan daha hızlıydı. Kendi kanıyla kaplanmış elleriyle silahı kaldırdı ve Carlo'ya son kez baktı.
Cengizhan (soğukkanlı bir sesle): "Bu, ailenin bize yaptığı ihanetin bedeli."
Bir el silah sesi duyuldu. Carlo’nun bedeni yere düştü.
Cengizhan, elindeki silahı yavaşça bıraktı. Metal, zemine çarpıp yankılandı. O anda gücü tükenmişti. Yaralarından sızan kan, vücudunu daha da ağırlaştırıyordu. Gözleri kararıyor, nefesi düzensizleşiyordu.
Tam yere yığılmak üzereyken kapıdan içeri dalan adamları onu yakaladı.
Adamlarından biri (panikle): "Ağabey! Dayan! Hastaneye yetiştireceğiz!"
Cengizhan, göz kapakları ağırlaşırken hafifçe gülümsedi. "Bunu… hallettik."
Adamları onu hızla dışarı çıkarıp arabaya bindirirken, geride sadece kan ve intikamın soğuk sessizliği kalmıştı.