✔️UYANIŞ

3957 Words
Bölüm5: Karanlıktan Kabuslara Nefesi zayıftı, gözleri yavaşça kapanıyordu. Zaman daralıyordu. "Çabuk! Onu hastaneye yetiştirmeliyiz!" diye bağırdı adamlardan biri. Motorun gürültüsü, gecenin sessizliğini yırtarken, İtalya'nın sokaklarında hızla ilerlemeye başladılar. Araç içinde kimse tek kelime etmiyordu; hepsinin gözleri Cengizhan'ın solgun yüzüne kilitlenmişti. Hastaneye vardıklarında adamları onu acil servise taşıdı. Doktorlar hızla müdahaleye başladı, ancak durum kritikti. Cengizhan'ın babasına haber verildiğinde, adam hiç olmadığı kadar yıkılmıştı. Annesi ve babası haberi alır almaz yola çıktılar ; annesinin gözleri yaşlarla doluydu, oğlunun başına gelenleri kabullenmekte zorlanıyordu. Ancak dedesi ve amcasının hiçbir şeyden haberi yoktu. Onlar zaten zor zamanlar atlatmıştı ve babası, bu yükü omuzlarına eklemek istememişti. Cengizhan ameliyata alındığında zaman durmuş gibiydi. Saatler geçiyor, doktorlar hala içerideydi. Herkesin içini kemiren o tek soru vardı: Cengizhan hayatta kalacak mı? … Annesi ve babası hastaneye vardığında Cengizhan beş saattir ameliyattaydı. Babası kapının önünde sıkıntılı adımlarla volta atarken annesi sessizce dua ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yüzü solgundu ve elleri titriyordu. Ameliyathanenin kapısı açıldığında babası hızla doktora doğru yürüdü. “Come sta mio figlio?” (Oğlum nasıl?) diye sordu sesi titreyerek. Doktor derin bir nefes aldı, gözleri yorgundu. “L’intervento è stato difficile, ma è vivo. Ha perso molto sangue, ma ora è stabile. Le prossime 24 ore sono critiche.” (Ameliyat zordu ama hayatta. Çok kan kaybetti ama şu an durumu stabil. Önümüzdeki 24 saat kritik.) Cengizhan’ın babası gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ama yüzündeki gerginlik azalmadı. Annesi ise olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü, sessizce ağlamaya başladı. Oğlunun yaşadığını duymak bir nebze içini rahatlatmıştı ama hâlâ onu kaybetme korkusuyla yanıyordu. Doktor devam etti, “Per ora, possiamo solo aspettare. Se reagisce bene, potrà riprendersi, ma il suo corpo è molto provato.” (Şu an sadece bekleyebiliriz. Eğer iyi tepki verirse, toparlanabilir ama bedeni çok yorgun.) Babası başını salladı. Doktor uzaklaşırken derin bir nefes aldı ve gözlerini ameliyathanenin kapısına dikti. Oğlu hayatta kalmalıydı. Bunun başka bir ihtimali olamazdı. … Cengizhan’ı yoğun bakıma aldıklarında annesi ve babası camın arkasından onu izliyordu. Annesinin gözyaşları dinmiyordu, dudakları sessiz dualar mırıldanırken omuzları hafifçe titriyordu. Ellerini göğsünde birleştirmiş, güçsüzce cama yaslanmıştı. Onu hayata getirdiği anı hatırlıyordu, ilk adımlarını, çocukken dizlerini kanattığında onu nasıl kucağına alıp teselli ettiğini… Ama şimdi, oğlu ölümle yaşam arasında ince bir çizgideydi ve onun için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Cengizhan’ın babası ise donuk bir ifadeyle, sessizce camın diğer tarafında yatan oğlunu izliyordu. Gözleri, bilinçsizce solunum cihazına bağlı oğlunun yüzüne takılı kalmıştı. Zihni ise çok daha eskiye, Cengizhan’ın çocukluk yıllarına gitmişti. Küçükken nasıl kollarında uyuduğunu, ilk kez bisiklete bindiğinde nasıl düşüp ağladığını, ama sonra dişini sıkıp tekrar denediğini… O güçlü, dik başlı çocuk şimdi ölümün kıyısında yatıyordu. Hastane koridorunda sadece cihazların monoton sesi duyuluyordu. Cengizhan’ın babası yumruklarını sıktı. Oğlunun böyle zayıf, böyle çaresiz bir halde olmasına tahammül edemiyordu. Onu hep güçlü görmüştü, ne olursa olsun düşse de kalkmasını bilmişti. Ama şimdi… Şimdi bu savaşta ona kimse yardım edemezdi, bu savaşı sadece kendisi kazanabilirdi. Derin bir nefes aldı ve gözlerini oğlundan ayırmadan mırıldandı: “Kalk oğlum… Kalk ve bana tekrar dik dik bak. Sen yenilmezsin, sakın pes etme.” Cengizhan’ın annesi, gözyaşlarını silmeye çalışarak kocasına baktı. Onun da gözlerinin dolduğunu fark etti ama asla ağlamıyordu. Çünkü oğlu gibi o da güçlü olmak zorundaydı. Ama ikisi de biliyordu… Buradaki en büyük savaş, Cengizhan’ın içinde verdiği savaştı. … Aradan geçen iki günün ardından nihayet annesi ve babası yoğun bakımdaki oğullarının yanına girebilecekti. Doktor, yalnızca beşer dakika izinleri olduğunu söylemişti. Hemşireler gelip onları steril kıyafetlere büründürdü. Kalpleri yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Günlerdir camın ardından izledikleri, her nefes alışını dua ederek dinledikleri oğullarının yanına sonunda adım atabileceklerdi. Yoğun bakımın kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldığında, içerideki ilaç kokusu burunlarına doldu. Odaya girdiklerinde makinelerin mekanik sesleri dışında her şey susmuş gibiydi. Cengizhan, solgun yüzüyle, solunum cihazına bağlı halde yatıyordu. Annesinin ayakları bir an için yere mıhlanmış gibi oldu, kocasının koluna tutunarak ilerledi. Titreyen ellerini uzattı ve oğlunun yüzünü okşadı. Yavaşça eğilip yanaklarına gözyaşlarıyla birlikte sıcak bir öpücük kondurdu. Derin bir nefes aldı ve yıllardır alışık olduğu kokuyu içine çekti. O, ne olursa olsun kokusunu değiştirmemişti. "Oğlum..." diye fısıldadı, sesi titrek ve çaresizdi. Babası ise dimdik durmaya çalışarak başını sevdi. Parmaklarını oğlunun saçları arasında gezdirdi, sessizce... O güçlü, kararlı adam, şimdi en büyük savaşını veren oğlunun başında, bir an için tüm duygularını içinde hapsetmeye çalışıyordu. Tam o sırada odada ince bir ses yankılandı. Zayıf ama tanıdık bir ses… Bu, Cengizhan’ın sesiydi. Annesi ve babası aynı anda gözlerini açıp oğullarına baktı. Cengizhan’ın dudakları hafifçe kıpırdamıştı, sesi o kadar zayıftı ki neredeyse bir fısıltı gibiydi. Ama o an, dünyadaki en güzel şeydi. Babası eğilip gözlerinin içine baktı, annesi elini tutup sıkmaya başladı. “Oğlum… Buradayız, biz buradayız.” Cengizhan göz kapaklarını aralamaya çalıştı, ama ağırlık çökmüş gibiydi. Gözleri bulanık görüyordu, etrafındaki sesler dalgaların arasında kayboluyordu sanki. Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsündeki ağrı yüzünden yüzü hafifçe buruştu. Yine de kendine hâkim olup, belli belirsiz gülümsedi. Annesinin sıcak eli elinde, babasının güçlü bakışları gözlerinde yankılanırken, odadaki kasveti dağıtmak için zorla da olsa kısık bir sesle mırıldandı: "Beni böyle görünce fazla sevinmeyin… Henüz mirasınızı bırakmaya niyetim yok." Annesi gözyaşları arasında hıçkırarak güldü, babası derin bir nefes alarak başını iki yana salladı. "Ah be oğlum…" diye mırıldandı babası, gözlerinde o alışılmadık nemle. Annesi ise hala elini sıkıyor, başını yana yatırıp ona sevgiyle bakıyordu. "Allah’ım sana şükürler olsun." diye fısıldadı gözleri kapalı. Cengizhan bir an için gözlerini tavana dikti, zihninde geçen son haftaların ağırlığını bir kenara bırakıp, anın içinde kayboldu. Yaşıyordu. Ve daha bitmemişti… … CENGİZHAN Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Gözlerimi her açışımda keskin bir beyazlık karşılıyor beni. Karanlığa gömüldüğüm andan itibaren her zaman gördüğüm kabusun içinde hapsolmuştum ama bu sefer beni boğan ellerin kime ait olduğunu biliyordum. Bedenim ağır, zihnim bulanık… Ama hayattayım. Demek ki, arkamda hiç kimseyi bırakmamış, yarım kalan işimi tamamlamışım. Carlo ve onun babası artık birer isimden ibaret. Geçmişin karanlık sayfalarına gömüldüler. Ama ben? Ben hâlâ buradayım. Boğazım kurumuş, konuşmak istiyorum ama dilim dönmüyor. Gözlerim tavana sabitlenmiş, beynimde yankılanan tek şey o son anlar. Kan kokusu, barutun keskin tadı, sıktığım her kurşunun ağırlığı... İnsan öldürmek kolaydır derler, ama gerçek şu ki öldürdüğün her insan, ruhunda bir yer edinir. Carlo ölmeden önce yüzümdeki ifadeyi gördü mü? Babasının kanlar içinde yığılışını izledi mi? Bilmiyorum. Belki de artık umurumda değil. Ama bir şey biliyorum… O kabus bitmedi. Beni her gece içine çekmeye devam edecek. Ve bu sefer, beni boğan ellerin sahibini tanıyorum. Kendi vicdanım. Aradan geçen üç hafta hiç de kolay geçmemişti. Hastaneden çıkacağım gün annem sabah erkenden yanıma geldi. Odaya girerken yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözleri hâlâ endişeyle parlıyordu. “Artık eve dönüyoruz,” dedi usulca. Babam da kapıda durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bana bakıyordu. Onun yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu ama gözlerinin içindeki yorgunluğu görebiliyordum. Hemşireler son kontrolleri yaparken annem saçımı düzeltti, “Artık kendine dikkat edeceksin, değil mi?” diye sordu. Başımı hafifçe salladım. Cevap vermedim. Babam sustuğumu görünce söze girdi, “Hadi oğlum, eve gidelim.” Arabaya bindiğimizde annem ellerimi tuttu. Gözlerimi kaçırdım. Onu üzmek istemiyordum ama buraya alıştığımı, burada kalmak istediğimi söylemek de içimden gelmiyordu. Babam hiç konuşmuyordu, sadece yoldan gözlerini ayırmadan direksiyonu sıkıca kavramıştı. Onun bu kadar sessiz olması, bana annemin gözyaşlarından daha ağır geliyordu. Eve vardığımızda Medine teyze kapıda bizi bekliyordu. Annem gibi sevdiğim bir kadındı, gözleri dolu dolu baktı bana. “Hoş geldin oğlum,” dedi sıcacık bir sesle. Başımla onayladım. İçeri girdiğimde evin o tanıdık kokusu içime çekildi. Ama ben burada ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Odaya geçip pencerenin önüne oturdum. Şehir sessizdi, gökyüzü kararıyordu. Annem ve babam yan odada fısıldaşıyordu. Beni konuşturmamak için fazla çaba sarf ediyorlardı ama içlerindeki korkuyu biliyordum. Uzun bir süre buradaydım. Onların düşündüğü gibi dönmeyecektim. İtalya’daki hesaplaşmam bitmişti ama benim içimdeki hesaplaşma yeni başlıyordu. Akşam yemeğinde annem, babam ve ben masada otururken konuşmam gerektiğini biliyordum. Beni izliyor, soruyu sormak için doğru anı bekliyorlardı. Onları bu belirsizlik içinde bırakmak istemedim ve doğrudan konuya girdim. “Bir süre daha burada kalacağım. Buradaki işleri takip edeceğim, her şey yoluna girdiğinde Türkiye’ye döneceğim.” Babam kaşlarını çattı, çatalını yavaşça tabağın kenarına bıraktı. Annem ise derin bir nefes aldı, yüzünde kaygılı bir ifade vardı. Sessizlik, masaya oturduğumuzdan beri peşimizi bırakmıyordu. Babam sonunda sessizliği bozdu. “Ne kadar zaman?” diye sordu, sesi her zamanki gibi tok ama içinde gizli bir öfke saklıydı. Omuz silktim. “Bilmiyorum. İşler yoluna girene kadar.” Annemin gözleri buğulandı, kaşığını tabağına bırakıp ellerini birleştirdi. “Oğlum, neler yaşadığını biliyoruz. Ama artık toparlanmalısın. Yuvana dönmelisin.” Gözlerimi ona çevirdim. “Anne, benim yuvam burası da… Ben dönmeden önce burada yapmam gerekenler var.” Babam sandalyeye yaslandı, yüzü gölgelenmişti. “Burada kalman için bir sebep yok. İtalya’daki mesele kapandı.” Gözlerimi tabağımdan kaldırdım. “Bana göre kapanmadı baba.” Odadaki hava ağırlaştı. Annem başını eğdi, gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Babam derin bir nefes aldı, sonra başını yavaşça salladı. “Ne yapacağını bilmiyorum ama dikkatli ol. Daha yeni ölümden döndün.” Bıçak gibi keskin bir sessizlik masaya çöktü. Annemin yüreği burkulmuştu, babam ise bir şey dememek için kendini zor tutuyordu. Ama bu kararımdan dönmeyeceğimi ikisi de biliyordu. Zamanı geldiğinde dönecektim… Ama ne zaman, işte onu ben bile bilmiyordum. … Hızlıca toparlanmaya başlamıştım, bedenim eski gücüne kavuşuyordu ama zihnim hâlâ savaş meydanındaydı. Geceleri uyumak benim için en zor şeydi. Kâbuslar peşimi bırakmıyor, her gece karanlığın içinde geçmişin yankılarıyla uyanıyordum. Uyumak için ilaç kullanıyordum ama bundan kimsenin haberi yoktu. İçimdeki savaş sadece bana aitti. Bir süre sonra annem ve babam Türkiye’ye döndü. Onları uğurlarken içimde derin bir boşluk hissetsem de, burada kalmam gerektiğini biliyordum. Artık tamamen ayaklanmıştım. Buradaki işleri büyütmek için büyük bir İtalyan şirketiyle anlaşma imzalamaya hazırlanıyordum. Masada güçlü bir kart olmak için en ufak bir zayıflık göstermemem gerekiyordu. İtalya'ya geleli neredeyse iki sene olacaktı. Şehir artık bana yabancı gelmiyordu, hatta buradaki düzenin bir parçası olmuştum. Ama her şey yoluna girse de, içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Kaybettiklerim, aldıklarım ve verdiğim savaşlar… Hepsi birer iz bırakmıştı. Ve ben o izlerin içinde, yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyordum. … İtalya'da adımı duyurmuştum. Buralı olmasam bile ismim, en sağlam kanalların içinde dolaşıyordu. İtalyanlar beni “Babası’nın Oğlu” olarak çağırıyordu. Bu lakap, hem saygı hem de korku barındırıyordu. Büyük bir İtalyan şirketiyle imzaladığım sözleşme, aile içinde yankı uyandırmıştı. Dedem ve amcam, bu hamlemden fazlasıyla memnundu. Şirketin kârını %40 artırarak onlara büyük bir kazanç sağlamıştım. Babam içinse işler eskisinden daha zorluydu. Türkiye’deki yük büyük ölçüde onun omuzlarındaydı. Ama biliyordum, o her zaman her şeyin üstesinden gelirdi. Demir amcam ise nihayet eski sağlığına kavuşmuştu. Onun toparlanması aile içinde büyük bir moral kaynağı olmuştu. Dedem ise her zamanki gibi beni rahat bırakmıyordu. İki günde bir mutlaka arayıp aynı soruyu soruyordu: “Ne zaman evleneceksin?” Onu her seferinde geçiştiriyordum ama içten içe bu sorudan kaçışımın olmadığını biliyordum. Adım kadar emindim, günü geldiğinde karşıma dikilip bizzat hesap soracaktı. … O gün de her zamanki gibi işlerim yoğundu. Zaman nasıl geçti anlamadan akşam olmuş, eve vardığımda saat onu çoktan geçmişti. Medine teyze uyumuştu, evin içi sessizdi. Mutfakta bir şeyler yemek istedim ama tezgâhta duran yemek hiç de bana hitap etmiyordu. Açtığım tencerenin içindeki yemeğe göz gezdirdikten sonra kapağını kapattım. Her yemeği yerim ama bugün canım sağlam bir pirzola ve iyi bir şarap istiyordu. Çocukluğumdan beri silah tutmayı babam öğretirken, mutfakta nasıl ustalaşacağımı annem öğretmişti. Babamın yanındayken nasıl hayatta kalacağımı, annemin yanındayken nasıl yaşamdan keyif alacağımı öğrenmiştim. Annem, babamla evlenmeden önce lüks bir restoranda baş aşçıydı. Elimin lezzeti de büyük ihtimalle ondan geliyordu. Mutfakta et ağır ağır pişerken mahzene indim. Rafları tek tek süzdükten sonra özel bir şişeyi seçtim. Mükemmel bir kırmızı şarap… Tam da bugünün ağırlığını omuzlarımdan alacak türden. Şarabı açıp bir kadeh doldurduğumda, evin sessizliği iyice üzerime çöktü. Tabağımla birlikte terasa çıktım. Gece karanlığında şehrin ışıklarını izlerken, yorgunluğumu atmaya çalışıyordum. Ama zihnim, bugünü değil, geçmişi tartıyordu. Yemeğimi yedikten sonra tabakları bulaşık makinesine koyup odama çıktım. Uyumak istiyordum ama nafileydi. Çekmecemde sakladığım uyku ilacından bir tane alıp suyla yuttum. Etkisini gösterene kadar biraz zaman geçecekti, bu yüzden duş alıp rahatlamaya karar verdim. Sıcak suyun vücudumdan akışıyla birlikte tüm günün yorgunluğu biraz olsun hafifledi. Duştan sonra üzerime rahat bir şeyler geçirip yatağa uzandım. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bilincim yavaşça derinlere çekiliyordu. Ve yine… O karanlık eller. Boğazıma dolan, nefesimi kesen o parmakları artık tanıyordum. Bu kabusun içinde o kadar uzun zamandır hapsolmuştum ki neredeyse onunla dost olmuştum. Ama bu sefer bir şey farklıydı. Eller oradaydı ama sıkmıyordu. Arkasında, hep ağlayan gözleriyle gördüğüm kadın bu kez sessizce karşı tarafı işaret ediyordu. Gözlerimi o tarafa çevirdiğimde bir mezarlığın başında oturan siluet dikkatimi çekti. Uzun saçları omzundan dökülüyor, ince omuzları titriyordu. Karanlıkta yüzünü göremiyordum ama önümde duran mezar taşındaki ismi net bir şekilde okuyabiliyordum: Ayhan Tiryaki Kalbim deli gibi atmaya başladı. Bu ismi tanıyordum ama içimde garip bir ağırlık hissettim. Tam yaklaşmak için adım attığımda bir uğultu yükseldi. Rüzgârın içinde boğuk bir fısıltı vardı, kelimeler kulağımda yankılanıyordu. Birden gözlerimi açtım. Odadaydım. Tavanı izlerken nefes nefese kalmıştım, alnım ter içindeydi. Elimi boğazıma götürdüm, parmaklarımın titrediğini fark ettim. Artık şunu biliyordum… Bu sadece bir kabus değildi. Bu bir işaretti. O sabah, ardından gelen günler ve geceler boyunca o rüyanın gölgesi peşimi bırakmadı. Ayhan ölmüştü. Hem de ailesiyle birlikte. Ama neden? Ve neden şimdi? Kafamın içinde yankılanan fısıltılar her geçen an daha da güçleniyordu. Kazayı hatırlıyordum; kamyonun fren yapmadan, sanki görünmez bir emir almış gibi Ayhan’ın arabasına yönelişini… Bu bir kaza değildi. Ama benim bununla ne ilgim olabilirdi? Zihnimde yankılanan sorular bir ilmek gibi düşüncelerime dolanıyordu. Gözlerimi kapattığımda Ayhan’ı değil, o rüyadaki kadını görüyordum. Gözleri kan ağlayan, bana bir şey anlatmaya çalışan o silüeti… Ve işaret ettiği yön. Mezarlık. Belki de tek çıkış yolu buydu. Oraya gitmeliydim. Cevaplar, toprağın altında mıydı? Yoksa içimde mi? Rüyanın etkisinden hâlâ çıkamamıştım. Günlerdir uykusuz, huzursuzdum. Ayhan’ın mezar taşındaki ismi aklımdan çıkmıyordu. O kazada ailesiyle birlikte ölmüştü, ama neden rüyalarımda beni çağırıyordu? Oturduğum koltukta başımı geriye yaslayıp tavanı izlerken aklıma biri geldi—halam. Çocukluğumdan beri rüyaların anlamlarını çözmekte ustaydı. Ona anlattığım her rüyada, bilinçaltımın bana ne demek istediğini açıklardı. Ne zaman kafam karışsa, ne zaman bir çıkış yolu arasam, hep ona danışırdım. Telefonu elime aldım, derin bir nefes alarak numarasını çevirdim. Halam, her zamanki gibi sakin bir sesle açtı. Önce hâl hatır sordum, sonra da asıl konuya girdim. Gördüğüm rüyayı en ince detayına kadar anlattım. Beni sessizce dinledi, tek bir kelime bile etmeden. Sözlerim bittiğinde derin bir nefes aldı ve tek bir cümle kurdu: "Bu bir işaret, Cengizhan. Ayhan Tiryaki kimse, dön ve onu bul." Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ayhan ölmüştü, bunu biliyordum. O zaman kimi ya da neyi bulmam gerekiyordu? İçimdeki huzursuzluk, rüyalarımın peşimi bırakmayacağını söylüyordu. Halamın sözleri aklımdan çıkmıyordu: “Ayhan Tiryaki kimse, dön ve onu bul.” Babamı aradığımda telefonu açar açmaz sesimdeki ciddiyeti anlamıştı. "Baba, dönüyorum. Artık Türkiye’de olmam gerekiyor." Kısa bir sessizlik oldu. Ardından derin bir nefes aldı ve sakince konuştu: "Sonunda aklın başına geldi. Zaten burada olman gerekiyordu. Annenle birlikte sen geldikten sonra bizde İtalya’ya döneceğiz, işlerin başında sen olacaksın artık." Babamın sözlerinde sitem yoktu, sadece beklediği bir şeyin gerçekleşmesinin verdiği rahatlık vardı. Ben de biliyordum, artık burada daha fazla oyalanamazdım. Geri dönüş hazırlıklarımı hızla tamamladım. Son kez bazı insanlarla görüştüm, gerekli talimatları verdim ve toparlanmaya başladım. Uçağım kalkmaya hazırdı. Ama aklım hâlâ başka bir yerdeydi. Ayhan Tiryaki'nin mezarına gitmeden bu huzursuzluktan kurtulamayacaktım. Türkiye’ye döner dönmez ilk işim o mezarlığa gitmek olacaktı. … Uçağa binmeden hemen önce telefonumu çıkardım ve Nesrin Abla’yı aradım. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açtı, sesi her zamanki gibi sıcaktı. “Cengizhan, hayırdır oğlum?” Direkt konuya girdim. “Abla, residence’daki evimi temizler misin? Ama kimseye söyleme, özellikle de dedeme.” Kısa bir sessizlik oldu, sonra “Tabii oğlum, sen nasıl istersen. Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. “Şimdi uçağa biniyorum, üç dört saate oradayım,” dedim ve telefonu kapattım. Uçağa adımımı attığımda, kafamın içi çoktan doluydu. Koltuğa oturup başımı yasladım, derin bir nefes aldım. Uçak pistten ayrıldığında, düşüncelerim de kontrolden çıkmıştı. Dedemin evinde kalmak istemiyordum ama sebebi ona bir şeyleri kanıtlamak değildi. Zaten kendimi fazlasıyla kanıtlamıştım. Ama ne zaman bir araya gelsek, aynı soru geliyordu: “Ne zaman evleneceksin?” “Artık bir aile kurmalısın.” “Torunumu ne zaman göreceğim?” Her gün aynı muhabbeti dinlemek istemiyordum. Üzerimde hissettiğim baskıdan nefret ediyordum. Yalnızlığa fazla alışmıştım. Bir yere ait olma fikri bile artık beni yoruyordu. O yüzden Hanoğlu Residence’daki eve dönmek en iyisiydi. En azından Korkmaz hemen yan dairedeydi, ona yakın olmak biraz iyi gelebilirdi. Ama acaba benim döneceğimi biliyor muydu? Gelip karşılar mıydı? Hiçbir fikrim yoktu. Bildiklerim mi? Bu şehre geri döndüğümde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı. … Uçak piste yanaşırken İstanbul’un ışıkları altında eski ama tanıdık bir his içimi kapladı. Buraya aittim ama aynı zamanda bu şehirden kaçmak istemiştim. Uçak tamamen durduğunda kemerimi çözüp yerimden kalktım, valizimi alıp dışarı çıktım. Havaalanının kapısından çıktığımda beni karşılayan Demir amcam ve Bilge oldu. Bilge artık tam anlamıyla bir doktordu, ama ne zaman beni görse o eski çocuk heyecanıyla yaklaşırdı. Gözleri parladı, hızlı adımlarla yanıma gelip sıkıca sarıldı. “Cengizhan abi!” Sarılırken gülerek omzunu sıvazladım. “Koskoca doktor oldun ama hâlâ böyle çocuk gibi sarılıyorsun.” Gözlerini devirip yanağını buruşturdu. “Sana mı soracağım?” Demir amcamın sesi ciddi ama sıcaktı. “Hoş geldin evlat.” Ona da sarıldım, sertçe sırtıma vurdu. “Dedeni görmeye gidiyoruz, değil mi?” Başımı salladım. “Önce ona uğrayacağım.” Arabaya bindik, yol boyunca Bilge durmadan konuşuyordu. “Abi İtalya nasıldı, neler yaptın, nasıl hissediyorsun?” Gülerek başımı iki yana salladım. “Sırayla sor, birini bitirmeden diğerine geçiyorsun.” O sırada amcam araya girdi. “Deden seni özledi ama biliyorsun, bu sefer çok kızgın.” Derin bir nefes aldım. “Ne zaman değil ki?” Amcam başını salladı. “Ama bu sefer mesele büyük. Evlilik konusu yüzünden seni rahat bırakmayacak.” Gözlerimi kapatıp iç çektim. “Biliyorum. Zaten her gün aynı konuyu konuşmaktan yoruldum. Bu yüzden de çok uzun süre yanında kalmayı düşünmüyorum.” Bilge kaşlarını çattı. “Bunu ona nasıl söyleyeceksin?” Göz ucuyla ona baktım. “Henüz karar vermedim.” Kendi içimde sessiz bir savaş vardı. İstanbul’a geri dönmek, bazı yüzleşmeleri de beraberinde getirecekti. … Dedemin evine geldiğimizde arabadan indim. Kapının önünde Umay halam, annem, babam ve dedem bizi bekliyordu. Daha kapıya yönelmeden arkamdaki adamlara dönüp, “Arabadan valizi alın, benim arabaya koyun.” dedim. Onayladıklarını belirten bir baş hareketi yaptıktan sonra kapıya doğru ilerledim. Dedemin kaşları çatılmıştı, bu bakışı iyi tanıyordum. İçeri adım attığımda annem hemen boynuma sarıldı, babam elimi sıkıca kavradı, halam başımı okşadı. Dedem ise öylece bana bakıyordu. İçeri geçtiğimizde annemin maharetli ellerinden çıkan en güzel yemekler çoktan sofraya dizilmişti. Kokular bile insana özlemini hatırlatıyordu. Herkes yerini aldı, masada hafif bir sohbet dönerken,elimdeki çatalı yavaşça tabağın kenarına bırakıp dedeme döndüm. “Dede, kendi evimde yaşamaya karar verdim.” dedim. Dedemin kaşları daha da çatıldı. Yüzü ifadesizdi ama sesinin tonu her şeyi anlatıyordu. “Seni bu evde görmek istiyorum. Aile böyle olur.” Ben tam ağzımı açacakken, dedem konuşmaya devam etti. “Ben bu yaşa kadar ailemi bir arada tutmak için her şeyi yaptım. Ama sen, sen yalnızlığa alışmışsın. Torunumun bir yuvası, bir eşi, bir ailesi olmalı.” Elimi yüzüme götürüp nefes aldım. Aynı konu, yine aynı konu… Dedem göğsünü hafifçe tutarken derin bir nefes aldı. Gözleri, yılların yükünü taşıyan bir bilgenin gözleri gibiydi. Yüzüme baktı, sesi her zamankinden daha yavaş ama bir o kadar da etkiliydi. “Cengizhan, insanın yalnızlığı bazen güçtür, bazen de en büyük zayıflığı. Sen güçlüsün, ama kalbinin derinlerinde bir yerlerde eksiksin. Evlat, her kazandığın savaş seni tamamlamaz, bazen kazandığını sanırken aslında kaybedersin. Gerçek zafer, savaş meydanlarında değil, sofranın başına oturduğunda yanında kimlerin olduğuyla belli olur.” Sustu. O an odadaki herkes derin bir sessizliğe büründü. Dedemin sözleri içime işliyordu. Bu sözleri unutamayacağımı biliyordum. "Peki dede," dedim, "Sen nasıl istersen… Evleneceğim. Ama kendi evimde kalmama razı olacaksın. Bugün bu evden giderken bana kırgın olmayacaksın." Bunu dediğim anda tüm gözler bana çevrildi. Kimse benden böyle bir şey beklemiyordu. Dedem bana uzun uzun baktı, yüzünde o her zamanki otoriter ama düşünceli ifade vardı. Bir şey söylemesini bekledim, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sonunda derin bir nefes aldı ve hafifçe başını salladı. "Madem öyle istiyorsun, tamam. Ama sözünü unutma Cengizhan, senin de vaktin gelecek. Ve o gün geldiğinde sözünden dönmeyeceksin." Dedem susunca annemin gözleri doldu, babam kaşlarını çatıp sessizce masaya baktı, Umay halam ise şaşkın bir ifadeyle beni süzüyordu. Onları atlattığımı düşünüyordum ama bu işin burada kapanmayacağını da biliyordum. Dedemi en azından bir süreliğine susturmuştum, ama bu sonsuza kadar sürecek bir zafer değildi. Yemekler yendi, çaylar içildi, kahveler ve tatlılar da bittikten sonra saat gece yarısını geçmişti. Yerimden kalktım, üzerimi düzelttim ve herkesle tek tek vedalaştım. Annem gözlerimin içine bakıp kalmamı istiyordu ama bu gece burada uyuyamazdım. Evden çıkarken tam kapıdan adımımı atıyordum ki dedemin sesi tekrar yükseldi. "Cengizhan..." Durup ona döndüm. Yorgun ama hala güçlü sesiyle ekledi: "Yalnız kalmaya fazla alışma evlat." Gülümser gibi yaptım, başımı salladım ve arabaya binip evimin yolunu tuttum. … Evimin önüne geldiğimde arabayı park edip derin bir nefes aldım. Nihayet kendi evimdeydim. Korkmaz’a uğrayıp biraz sohbet etmek, olan biteni anlatmak istedim ama bu saatte çoktan uyumuş olabilirdi. Dedeme ayaküstü bir söz de vermiştim, umarım yarın hemen birini bulup "Evlen artık!" demezdi. Onunla nasıl baş edeceğimi gerçekten bilmiyordum. Kapımın önüne gelip şifreyi girdim ve içeri adım attım. Eve girer girmez tanıdık, bana ait olan o havayı soludum. Evimin her detayını kendim tasarlamıştım. Girişte geniş bir salon vardı, loş ışıklarla modern bir atmosfer yaratmıştım. Sol tarafta mutfak, hemen yanında ise ayrı bir kapı daha vardı; burası spor salonum, yüzme havuzum ve saunamın bulunduğu bölümdü. Girişin solunda yukarı çıkan bir merdiven vardı. Üst katta iki yatak odası ve bir ortak tuvalet bulunuyordu. Benim yatak odamda ekstra olarak soyunma odası da mevcuttu. Diğer yatak odasını çalışma odasına çeviririm diye oraya bir soyunma odası yaptırmamıştım. Hatta o odada bir gardrop bile yoktu, sadece büyük bir çift kişilik yatak vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp montumu portmantoya astım. Eve dönmüştüm ama içimde bir huzur yoktu. Dedemin evlilik konusunu daha ne kadar uzatabileceğimi bilmiyordum ve bu işin sonu bana pek iyi görünmüyordu. Hızlı bir duş alıp üzerime rahat bir şeyler giydim ve yatağıma uzandım. Bugün mental olarak fazlasıyla yorgundum. Çekmecemin üzerinde duran bir bardak suyla ilacı alıp içindeki yuttum. Biraz zaman sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı ve beklediğim gibi kendimi yine o kabusun içinde buldum. Yine aynı mezarlık, yine aynı sahne… Mezartaşının başında oturan o kız… Ama bu sefer farklıydı. Kız bana dönüp gülümsedi. Soğuk bir gülümsemeydi bu; anlamını çözemediğim, içinde bir şeyler barındıran ama beni huzursuz eden bir gülümseme. Ani bir refleksle gözlerimi açtım. Kısa bir süre donmuş gibi tavana baktım. Nefesim düzensizdi, başımı yana çevirip saate göz gezdirdim. Çok erkendi, hava daha aydınlanmamıştı bile ama umurumda değildi. Yataktan doğrulup telefona uzandım ve Rıza’yı aradım. Telefon çaldıktan birkaç saniye sonra uykulu ama her zamanki dikkatli sesiyle açtı. "Buyur abi?" İçimi çekip direk konuya girdim. "İki yıl önce takip ettiğin Ayhan’ın mezarını bul. Hemen." Rıza bir anlık sessizlikten sonra, "Tamam abi," dedi ve telefon kapandı. Üzerime bir şeyler geçirip mutfağa geçtim, kahve makinesini çalıştırırken zihnimde düşünceler uçuşuyordu. Kızın gülümsemesi, mezar taşı, rüyanın anlamı… Hepsi birbirine karışmıştı. Çok geçmeden telefonum tekrar çaldı. Arayan yine Rıza’ydı. "Abi, buldum. Hemen gelebilir misin?" Hiç düşünmeden cevap verdim. "Geliyorum." … Hızlıca üzerimi giyip koşar adım evden çıktım. Sabahın bu kör saatinde mezarlığa gitmek kulağa delilik gibi geliyordu ama içimde tarif edemediğim bir his vardı. Sanki neyle karşılaşacağımı biliyor ama yine de inanmıyordum. Mezarlığa vardığımda Rıza çoktan oradaydı. Beni görünce selam verip başını hafifçe eğdi. "Abi, bir şey var," dedi sesi tedirgin. Kaşlarımı çattım. "Ne var Rıza?" "Abi, görmen lazım," dedi sessizce. Rıza önde ben arkada, mezar taşlarının arasından geçerek ilerledik. Sabahın erken saatleri olduğu için mezarlıkta bizden başka kimse yoktu. Ama tuhaf bir sessizlik vardı, huzur veren cinsten değil, insanın içine işleyen türden… Rıza bir noktada durdu ve başıyla ileriyi işaret etti. Gözlerimi kısıp baktım. Karşıdaki mezarın başında uzun, dalgalı, açık kahverengi saçlı bir kız oturuyordu. Eğilip yerden bir şey aldı ve o an mezar taşındaki yazıyı net bir şekilde gördüm. Ayhan Tiryaki. Nefesimi tuttum. Bu gördüğüm şey neydi? Kabusumun başka bir versiyonu mu? Yoksa… Gerçek mi? Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım. Yazı oradaydı. Mezar oradaydı. Ve o kız… Hâlâ mezarın başındaydı..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD