Serhat’an,
“Ne demek Berivan kocaya kaçmış, sen aklını mı kaybettin oğlum!”
Bağırış çağırışların arasında seçebildiğim iki kelime beynimde bir zonklamaya dönüştü.
-Berivan kaçmış, kocaya kaçmış..-
Halam ve kocaya kaçmak fiili yan yana öyle uyumsuz duruyordu ki pijamaları ile avluya dökülmüş ailemin bağırış çağırışlarına anlamsızca baktım.
Üniversite okumuş, bütün bir ailenin gözbebeği olarak büyütülmüşken böyle bir saçmalık yapacağına inanmak istemiyordum.
Beynim duyduklarını reddederken amcamın elinde eski model bir telefon gördüm, babama uzatıyordu.
Bütün bunların kötü bir şaka olması için dua ederek yanlarına doğru ilerledim.
Büyük babam, amcamı çocuk gibi azarlarken, babam onu sakinleştirip araya girmeye çalışıyordu. Babaannem çoktan dizini dövüp ağlamaya başlamıştı.
Düğün için gelen halalar ise “kız kısmısını bu kadar serbest bırakırsan namusunu iki paralık eder” gibi laf sokmalarda bulunuyorlardı.
Namusumuzu iki paralık eden yaşı benimkine denk halam bu yaptığının ölmekle eşdeğer olduğunu bilecek kadar çok olay görerek yetişmişti bu topraklarda.
Annem, babaannemin yanında oturmuş usul usul gözyaşı dökerken dudakları kıpır kıpır ediyordu. Her zaman olduğu gibi dua okuduğunu anladım.
Onun yanında da amcamın daha bu akşam evlendiği karısı oturuyordu. Halam kocaya kaçmak için öyle bir gün seçmişti ki tek kendi başını yakmakla kalmamış herkesin en mutlu gecesinin de içine etmişti.
Yaptığı cahillik miydi, düşüncesizlik miydi yoksa seçtiği zamanlamaya bakarak apaçık düşmanlık mıydı? Adını koymak kolay değildi.
Varlığımı nihayet fark ettiklerinde babaannem ismimi seslendi.
“Nerelerdeydin sen Serhat, halan ocağımızı ateşe vermiş de gitmiş, duymadın mı!”
Ben kendi derdime yanıyordum, dünyadan haberim yoktu yade demem lazımdı. Gözlerimi gözlerinden kaçırıp amcamın az evvel babama doğru tuttuğu telefonu elime aldım.
Herkes gürültüyü kesmiş beni izlerken açık ekrandaki mesajları okumaya başladım.
-Her şey sizin yüzünüzden.
-Babamın kapısından telli duvaklı gelin olup çıkacakken ölümü göze alıp kocaya kaçıyorum.
-Düğün gecende aileme bu haberi vermek de senin cezan olsun.
Kanım buz kesti. Bu gece düğün gecesi olan iki kişi vardı. Bakışlarımı önce amcama sonra da karısına çevirdim. Zaten eski püskü telefon olsa olsa onun olurdu.
Aileme daha bu gün soktuğumuz karı, halamın hayatını bitiren kişi nasıl olabilir, aklım almıyordu. Muhatabım o olmadığı için amcama bakarken elimdeki telefonu uzattım.
“Bu ne demek oluyor amca, halamın kendini ölüme mahkum etmesiyle senin karının ne alakası var?”
Alenen hesap sorarken amcam üzerime doğru yürüdü.
“Destur de LAN! Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu!”
Kulağım duyuyor, gözlerim de köşeye büzüşmüş suçlu suçlu oturan karısını görüyordu. Geri adım atmaya niyetim yoktu. Zaten benden bile önce öğrendiği gerçeği suratına haykırdım.
“Halam yok halam! Şerefimizi, namusumuzu çiğneyip gitmiş.”
Şimdi yaşanacakları hepimiz biliyorduk.
Düne kadar kıymetlimiz olan halamın, bir av hayvanı gibi izini sürecek sonra da bulup öldürecektik.
Yaşanacak şeylerin korkunçluğunu bilmiyor gibi amcam da hala karşımda durmuş bu işte parmağı olan karısını savunuyordu.
Ağzımın içinden bir küfür savururken babam amcamı kenara çekip karşıma geçti.
“Halanı bul, sabah olmadan gidip alalım. Konu ailenin dışına çıkmamalı.”
Kendince sağduyulu davranmaya çalışan babam halamı affetmeye hazır gözüktüğünde kaşlarım nasıl oluyorsa daha fazla çatıldı. Asıl ağzından çıkanı o duysun diye bilmiyor gibi sordum.
“Aile dışına çıkmayınca ne olacak baba? Arkasına bakmadan kaçan kardeşini af mı edeceksin? Kimse duymasa bile yaptığı namussuzluğu biz biliyoruz, yetmez mi?”
Haklıydım, ailemdeki herkes namusu için yaşayan insanlardı. Beni bu fikirlerle yetiştirmişlerdi. Sevdiğim dediğim kızı bir kalemde silmiştim zihnime işledikleri namusun kıymetine dair prensipler yüzünden.
Gerçi sonradan sevilecek bir kız olmadığını da öğrenmiştim ama en başta sırf namusu yok diye ayrılmıştım ben.
Şimdi karşıma geçmiş, namussuzluk eden kardeşi diye hoş görmemi bekleyemezdi. Madem halam bu yola çıkarken ölümü göze almıştı, yaptıklarının bedelini ödemek zorundaydı.
Ben babam bir cevap versin diye beklerken babaannem önüme dikildi.
“Kızıma namussuz deme. Kime uydu, neye kandı bilmiyoruz. Ölüme gideceğini bile bile yola çıkmış duymadın mı!”
Gözümün ucu ile amcamın karısına baktım. Bu işte halamın dediği gibi parmağı varsa kapımızda bir gün daha durmasına izin vermezdim.
“O bakışlarını düzelt Serhat!”
Amcamın adımı haykırmasıyla yönümü kendisine çevirdim.
“Açıklasın, neden halam böyle bir şey demiş hesap versin amca. Ben bakışımı düzeltirim, mesele değil.”
Tek eli ile iki yakamı birden kavradı.
“Sen kime hesap soruyorsun LAN! Halanın kocaya kaçmasıyla karımın ne ilgisi var?”
Yakamı pençesinden kurtarıp hala elimde tuttuğum telefonu görüş alanına soktum.
“Onu ben bilemem amca, halamın yalancısıyım. Göz göre göre ölüme gidiyorum, katilim de sensin demiş karına.”
Deminden beri sessiz sedasız oturan Delal hanım amcamdan yüz bularak ayaklanıp karşıma geçti.
Kendini nasıl savunacak merak ediyordum.
“Ben bu eve gelmeden önce her gün akşama kadar yevmiye için bahçelerdeydm. Senin konakta büyümüş halanı ilk kez amcan beni nikah kıymak için getirdiğinde gördüm. Ne arkadaşım, ne de muhatabıyım. Sen söyle kocaya kaçması için ben ne yapmış olabilirim?”
Büyüklerin yanında güya saygısını bozmadan konuşuyordu ama sesinin öfkeden titrediğini hepimiz duyduk. Amcam karısının arkasına geçip desteğini göstermeye çalışırken konuyu uzatmadan dümdüz sordum.
“Yani hiç bir şey bilmiyorsun öyle mi? Şimdi kuran getirsem bizim bildiğimizden fazlasını bilmediğine yemin eder misin?”
Birden soluk benzinin rengi daha bir attı. Ürkek bakışlarını onu kurtarması için amcama çevirdiğinde öfkeyle önümdeki sehpaya tekme attım.
Daha dünkü b.k hanemize girip halama sebep olmuştu.
Bağırıp çağırıp ağzıma gelen küfürü sıralamamak için dişlerimi sıkarken amcamın sesini duydum.
“Bildiğin bir şey varsa söyle Delalemin, korkma. Senin suçun olmadığını biliyoruz.”
Suçlu mu değil mi ben bilmiyordum ama amcamı ezip lafının üzerine laf söylemedim.
“Sadece onları gördüm.”
Kızın ağzının içinden gevelediği şeyle beynimden ateş çıktı.
“Halamı kaçarken gördün de sesini çıkarmadın mı?”
Elimde olsa bir kaşık suda boğacaktım kızı. Amcam karısının kolunu tutup arkasına saklarken önüme babam geçti.
“SERHAT!”
Üç yaşında bile böyle azarlanmamıştım. Babamın gözlerine kırgınlıkla baktım.
“Haddini bil. Büyüklerin varken hesap sormak sana düşmez, üstelik hesap sorduğun kişi yengen. Senin de büyüğün, bunu aklından çıkarma sakın.”
Şu hain karının önünde gururumu yere sermişti ya, onun da alacağı olsundu.
Başka bir şey demeden köşedeki sedire geçtim oturdum. Giden benim kadar onların da namusuydu.
Babam beni bırakıp amcamın arkasına saklanan fareye doğru yürüdü.
“Ne biliyorsan anlat kızım. Beni abin değil baban gibi gör, senden büyük çocuklarım var benim. Korkmana çekinmen gerek yok.”
Kız babamdan güven alınca usul usul önce başını sonra gövdesini çıkardı.
“Gelinlik alışverişine gittiğimiz gün mağazada adamın biri ile aynı kabinden çıktıklarını gördüm. Başka hiçbir şey bilmiyorum. İstediğiniz kitabı getirin el basayım. İsterseniz annemin mezarı üzerine yemin vereyim tek bildiğim bu.”
Amcam karısını kolunun altına alırken gözüme ters ters baktı.
“Senden öyle bir şey isteyen yok Delalemin. Şu an her bilgiye ihtiyacımız var. Adamı gördüm dedin ya hani, yine görsen tanır mısın?”
Bu bilgi iş görürdü gerçekten. Halama ulaştıktan sonra kimin ne suçu var ondan öğrenirdim.
“Adamı gördüm ben, Behram ağanın masasındaydı, yanında oturuyordu.”
Duyduklarımla ok gibi ayağa fırlarken annem bile ayaklanmıştı. Hepimiz ağzımızın içine kadar girmiş düşmanın kim olduğunu merak ediyorduk.
Bu işin altından da Behram ağa çıkarsa amcamla bir hesaplaşmamız olacaktı, yetmişti kapımıza getirdiği belalar.
“Kim vardı Behram’ın yanında?”
Babamın sorusuna amcam dişlerini sıkarak cevap verdi.
“Afran!”
Adamın adını duyunca amcamın karısı bir kıpırdandı ama sonra kendisin gören var mı diye kontrol edip geri çekildi. Ben görmüştüm ve sormaktan da çekinmeyecektim.
“Ne biliyorsun Afran hakkında yenge(!)”
Ben sorunca herkes kızın yüzüne döndüğünde utanarak kızardı. Vardı bir şey işte, sakladığı belliydi.
“Şey, bir şey değil. Yani doğru mu bilmiyorum, önemli bir şey de değil.”
Amcam yine karısını koltukladı.
“Söyle Delalemin, önemli mi değil mi biz karar verelim.”
Kız gözlerini amcamın gözlerine diktiğinde konuşmakta zorlandığı belliydi.
“Gelinlikçide Afra diye birine çamaşır fotoğrafı yolladı, sonra da adam çıktı ortaya işte. Aynı kişi mi bilmiyorum, sadece isimleri benzettim.”
İnsan sevdiği birinden ne hızda soğur? Ben istese canımı vereceğim halamdan bir göz açıp kapayıncaya kadar soğudum. Sevgim hürmetim gitti yerine lanet bir öfke kaldı.
“Okuldan arkadaşım diyordu, hep konuşuyorlardı. Resmini göster dediydim de bir türlü göstermemişti.”
Annem de bildiklerini döküldüğünde daha sabrım kalmadı. Kimse bu Afran gidip tepesine çökmek istiyordum.
“Amca, söyledikleri puşt kim sen biliyor musun? Behram’ın masasında olduğuna göre kesin yine onun aşiretinden biri olmalı.”
Amcamın yüzünde daha önce hiç görmediğim bir hayal kırıklığı vardı. Bunca yıllık amca yeğenden çok iki arkadaş gibi olduğumuzdan ne hissettiğini anlamakta zorlanmıyordum.
Sorduğum soruya gönülsüzce cevap verdi.
“Behzat ağanın oğlu, ikinci karısından.”
Daha lafını bitiremeden yakın zamanda bu kata taşıdığımız odama doğru koşturdum. Çekmecemdeki ruhsatı adıma kayıtlı silahımı belime takıp tekrar avluya fırladığımda gece uyumak için kendi evlerine dağılan amcalarım da avluya birikmişti.
Halamın kocaya kaçma haberine bir de koynumuzda beslediğimiz yılan haberi eklendiğinde can alıp kan akıtmak için Behzat ağanın konağına doğru yola çıktık.
-*-
Mihrinaz’dan
Babamın konağının en izbe odasında, tırnaklarımı yiye yiye bir ileri bir geri gezerken bir kez daha saate baktım, sabahın üçünü geçmişti çoktan.
Bir iki saate güneş doğacaktı ama gözüme uyku girmiyordu.
Böyle bir gecede nasıl uyuyabilirdim ki, her an kapımıza Bozo aşireti dayanabilir diye tetikte bekliyordum.
Benim görevim bu hayatta bana değer vermiş tek kişi için kıymetsiz canımı ortaya koyup onun ve sevdiğinin hayatta kalmasını sağlamaktı.
Şilan jinbav(üveyanne), kocasını dört gün önce kaybeden Asmin yengemi, küçük abim Afran ile evlendireceğini söylediğinde, üzerimize evden cenaze yeni çıkmış gibi ağır bir yas çöktü.
Asmin yengemin kocası, baba bir, anne ayrı abim Şervan’ı, törelerin hükmü ile katletmişlerdi.
Jinbav oğlunun suçu olmadığını, kaçırdığı kadının ona kuyruk salladığını söylüyordu.
Ben pek aile içinde vakit geçirmediğim için Şervan abinin huyunu, ahlakını da bilmiyordum. Abim de zaten oldum olası hep uzaklardaydı.
Sırf aşiretteki konumunu sağlamlaştırmak için tanışıp görüşmeden Asmin yenge ile evlendikten sonra memlekete dönmüştü ama evleri konaktan uzak olduğu için yine de hiç bir arada olmamıştık.
Zaten konakta bulunsa bile, ben yemeğimi hizmetçilerle yiyordum, avluya sadece hizmet etmek için çıkıyordum.
Tutup da beni kardeşten sayıyor gibi hal hatır soracak değildi ya. Birbirimize ancak iki yabancıydık biz.
Bu yüzden ölümüne abim ölmüş gibi üzüldüm desem yalan olur, sıradan birinin ölümü ne kadar üzerse o kadar üzdü beni ölümü.
Hem zaten insan daha kundakta bebekken annesini kaybedince duyguları da onunla beraber toprak altına gömülüyor sanırım.
Ölen kimseye fazla fazla üzülmeyi bilmiyorum ben.
Ölürse ne yaparım diyecek kadar çok sevdiğim hiç kimsem yok. Bir tek Afran abim var o da kendini sevdiği için ateşlere attı bu gece.
Beni hiç düşünmüyor musun bile diyemedim.
Babam aşiretin en güçlü adamlarından Behzat ağa ama sevip de kuma olarak aldığı karısı beni doğurduktan sonra ölünce tüm suçu bana yıkmış. Aslında ben de annesiz kalmak istemezdim ama bu konudaki fikrimi soran olmadı.
Yüzüm de rahmetli anneme benzediğinden babam ile bir kez göz göze geldiğimizi bilmem.
Bu evdeki varlığımı en çok o yok sayar.
Şilan jinbav bile benimle en azından bağırıp kızmak için muhatap oluyor ama Behzat ağanın adımı seslendiğini
bir kez bile duymadım.
Hoş gerçek adımı kimsenin andığı yok. Ölmeden önce özene bezene annem Mihrinaz koymuş ama o gidip ben geride kaldığım için evdeki herkes Jiyan diyor bana.
Her söylediklerinde yaşadığım için utanmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.
Ama yine de her şeye rağmen yaşamak güzel.
Sabahtan akşama iş yapmak, insan yerine koyulmamak, okula yollanmayıp okumayı kulaktan dolma bilmek bile hayatta olmayı gözüme çirkin göstermiyor.
Ayıpsa benim ayıbım, yaşamayı seviyorum.
Mutlu olmak için başka hiçbir şeye sahip değilsem de sırf nefes almak bile yetiyor bana.
Bu yüzden Afran abim ‘bilmediğin şeyler var’ deyip benden hayatımı istediğinde içim bir an için sızladı.
Tek sahip olduğum şey nefesimken belki onu da kaybedecektim ama bu güne kadar yaşadıysam zaten abimin sayesinde olduğu için isteğini canı gönülden kabul ettim.
İki metrelik odanın ortasında dönüp dururken artık ayaklarımın altının sızladığını hissettim.
Bu gece ölmezsem zaten bu yorgunlukla yarın iş tutamadığımda jinbav öldürecekti beni.
Odanın içinde sağa sola adım atmanın işe yaramadığını anladığımda yatağımın üzerine oturup ayaklarımı uzattım. Dolaşmayı bıraksam bile rahat nefes almam mümkün değildi, geçen her dakika aleyhimize işlediği için bir kez daha saate baktım.
İçimden bir his hem hala yakalanmadıklarına seviniyor hem de bir an önce ne olacaksa olsun diyordu.
Dileğim kabul olmuş gibi aralıklı bıraktığım camım gıcırdayarak açıldığında önce abimi görüp hızla ayağa fırladım. Arkasında da kaçırdığı Bozoların prensesi Berivan xanım ay gibi parlıyordu.
Abim benim şaşkın bakışlarım arasında sevdiği kızı kucaklayıp pencereden içeri soktu.
Civarın en büyük aşiretinin ağa kızının odamı beğenmediğini suratındaki hoşnutsuz ifadeden anlayınca içimden keşke biraz toparlasaydım dedim. Eski püskü eşyaların toparlanıp düzene gireceği yoktu ama zaten olan olmuştu artık.
En azından güler yüzle karşılamış olmak için kısık sesimle fısıldadım.
“Hoş geldiniz. Bir sıkıntı çıkmadı değil mi?”
Berivan yüzüme sen kimsin der gibi baktı. Daha önce hiç yüz yüze gelmemiştik zaten, ben onu uzaktan görmüştüm. Tanımadığına o yüzden üzülmedim.
İnceleyen bakışları altında biraz utanmış hissedince tek bacağını içeri almış abime döndüm.
“İyi misiniz?”
Abim nihayet sevdiği kızı evine almanın mutluluğuyla elini kafamın üzerine koyup saçlarımı dağıttı. Onu uzun zamandır böyle mutlu görmemiştim.
Beni bırakıp Berivan’ı kolunun altına aldıktan sonra soruma keyifle cevap verdi.
“İyiyiz tabi.”
Kız kendini gülümsemeye zorlarken abimin mutluluğu gözlerinden taşıyordu.
“Artık beraberiz ya, ölüm de gelse başım üstüne.”
Onun mutluluğu benimde ölü gibi duran kalbimi kıpırdattı.
“Gelmeyecek, çok mutlu olacaksınız abi.”
Abim hevesle amin derken Berivan’ı yatağıma doğru yönlendirdi.
“Oturalım Beriey, kaç dakikadır ayaktayız, yoruldun.”
Konağın arka tarafındaki çalılık araziden geçip geleceklerini biliyordum. Nereden baksan on beş yirmi dakikalık bir uzaklığı vardı.
Sadece bedenen değil ruhen de yorulduklarına adım gibi emindim çünkü konağa girmeden yakalansalar jinbav belki de Berivan’ı geri göndermeye çalışacaktı ama artık hanemizin malı olmuştu.
Beraber ölürlerdi ama kimse ayrılsınlar demezdi.
İkisi yan yana oturduğunda ben de yaslanma yerine kıyafetlerimi yığdığım tahta sandalyeme geçip oturdum.
Böyle de başlarını bekliyor gibi olmuştum ama onları yalnız bırakmam uygun değildi. Nikahları olmadığı için kendimi fazlalık hissetsem de burada kalmam en doğrusuydu.
Ben sandalyeye büzüşmüş otururken Berivan ayaklarını yatağa doğru uzatıp başını da abimin göğsüne yasladı.
Daha evlenmediği adama nasıl böyle rahat sokuluyor anlayamadığım için bakışlarımı kaçırdım.
Abim de kızın saçlarını sevmeye başlayıp boğazını temizleyerek konuştu.
“Sen bize mutfaktan bir su getir Jiyan.”
Kalk git demenin kibarcasıydı yani. Başımı sallayıp istemeye istemeye ayaklandım.
Mutfak zaten iki adım sonramdı. Su alıp dönmem bir dakika bile sürmezdi. Oturup biraz beklesem görene ne diyeceğimi bilmiyordum.
Aklıma gelen fikirle belki gerçekten susamışlardır deyip sürahi ve bardak alarak odaya döndüm.
Dönmez olaydım.